Uzak değilim — sadece ara yerlerdeyim.
Toprak anlatır sessizliğimi çatlaklarından.
Gökyüzü, paslı bir ayna artık;
Yansıtmaz yüzümü, unuttum sesimi.
Yağmur düşer, ama ıslatmaz beni.
Dağların karnında bir yara saklı,
Her sabah kanar usulca, sessizce.
Güneş bile dokunmaz o yaraya,
Gölgeler üşüşür — gölgeler ağlar.
Bir kuş uçar, kanadında hürriyet;
Bir gün,
yeryüzü rengini unutmaya başladı:
toprak nemini,
rüzgâr yönünü,
ve insanlar birbirini.
Sokaklardan geçerken
Adını bilmediğim bir serçeye denk geliyorum
Hep aynı saatte, aynı direğin ucunda
Bilmiyorum neden
Ama bana benzediğini çok hissediyorum
Bir vakit,
ellerimin arasına sığdı dünyanın bütün sessizliği.
Bir çığlık bastım kendime,
duymasınlar diye seni.
O günden beri
Bu gece
Gökyüzü dumanla örtülü
Ve yıldızlar birer suskun tanık
Yanıyor çocukluğumun ormanı
Sanki biri
Elinde benzinle, kibritle
Çatlamış ceviz kabuklarını ezerek
toz tutmuş turna tüyleri topluyorsun.
Rüzgârı değil,
rüzgârın ardındaki sesi dinliyorsun.
Yaslı ovanın mor kıyılarında
tutuşmuş zamanların içinden geçiyorsun.
6 Eylül 1975,
öğle vakti 12.20’de
toprak sarsıldı.
23 saniyede
2.385 hayat söndü,
Bugün havalandırma sarıydı
Hep öyle olur ya
Bir gardiyanın dudağındaki sırıtış
Ranzaya düşen saç telini hatırlatır
Zaman, çay bardağında demlenmez artık
17 Ağustos 1999,
saat 03.02…
Marmara’nın kalbi sarsıldı.
Yer kabuğu çatladı,
Kocaeli uykusundan fırladı.
Şiirlerinizle tanıştığım gün, kelimelerin kıyısında yeniden doğdum. Her dizenizde Ahmet Arif’in o devrimci nefesini, halkın sesini ve aşkın en katıksız halini buldum. Toprağın derdini, göğün öfkesini, sevdanın ve direnişin şiirini bu kadar içten dokuyabilmek ancak büyük bir kalbe ve usta bir kaleme ...