Bir keramet gibi yürürdü
geceyle sabah arasında.
Hiçbir haritaya ait değildi,
ama her yönü bilir gibi bakardı.
Sesinde taş vardı,
gülüşünde yasak.
Bir gece değil bu
Zamanın kıyısında unutulmuş bir öğle
Gölgeler kısa, çay bayat
Ama gözlerinin ucunda
Bir başka iklimin daveti var
Bu gece
Gökyüzü dumanla örtülü
Ve yıldızlar birer suskun tanık
Yanıyor çocukluğumun ormanı
Düşünüyorum da
Göğün yarası kanarken
bir çocuk
külü avuçlayıp
gül diye saklıyor cebinde
kim öğretti ona
Çatlamış ceviz kabuklarını ezerek
toz tutmuş turna tüyleri topluyorsun.
Rüzgârı değil,
rüzgârın ardındaki sesi dinliyorsun.
Yaslı ovanın mor kıyılarında
tutuşmuş zamanların içinden geçiyorsun.
Sermaye artık tek tek devletlerin dar çuvalına sığmaz,
yerküreyi ağ gibi saran örgütlerde yaşar:
IMF’nin tabelasında,
Dünya Bankası’nın kasasında,
BM’nin diplomatik maskesinde.
“Ben demiştim” diyenler,
sisli havanın tüccarlarıdır;
açmazların pazarında
egosunu parlatan muhterisler.
Ama gerçek,
Tek başına bir işçi,
karanlıkta titreyen bir kandildir ilkin
rüzgâra açık,
yalnızlığa mahkûm,
avuçlarında nasır,
gözlerinde yarım kalmış uykular,
Bugün havalandırma sarıydı
Hep öyle olur ya
Bir gardiyanın dudağındaki sırıtış
Ranzaya düşen saç telini hatırlatır
Zaman, çay bardağında demlenmez artık
Bir düşman yarattılar
Hollywood’un senaryosunda,
önce büyüttüler, silah verdiler eline,
sonra “işte düşman” dediler.
Afgan dağlarında, CIA’nin sofrasında




-
Aydan Güner Özdemir
Tüm YorumlarŞiirlerinizle tanıştığım gün, kelimelerin kıyısında yeniden doğdum. Her dizenizde Ahmet Arif’in o devrimci nefesini, halkın sesini ve aşkın en katıksız halini buldum. Toprağın derdini, göğün öfkesini, sevdanın ve direnişin şiirini bu kadar içten dokuyabilmek ancak büyük bir kalbe ve usta bir kaleme ...