Gidişinle bu şehre
bir sürgün indi.
Sokaklar şimdi tanımsız,
adımlarım yankısız.
Yokluğun;
Sen girdin içeri, sustu bütün şarkılar…
Unuttu kelimeler bildiği tüm yolları.
Bir an durdu yelkovan, o en eski saatte
ve ben ilk defa gördüm gözlerindeki sonbaharı…
Akıyor zaman,
delinmiş bir su testisi gibi değil,
hayır.
Akıyor zaman
binlerce tohumu çatlatarak
ve binlerce filizi yeşerterek
I.
Gece, siyah bir pelerin gibi değil,
Ağır bir yorgan gibi örtüyor şehrin omuzlarını.
Sokak lambalarının titrek sarısında,
Uykusuz kedilerin gölgeleri uzuyor kaldırım taşlarında,
Ben, gecenin en sağır saatinde,
Kendi gölgesine takılıp düşen o yorgun adamım.
Sırtımda görünmez bir heybe,
içinde asırların tozu,
Biz, o büyük gürültüden arta kalan sessizliğiz şimdi,
Göğsümüzde, durmadan isleyen bir tren garı saati.
Hangi rayı söksem, altından kanayan bir coğrafya çıkar,
Hangi vagonu açsam, içinde tütün kokulu, nasırlı bir keder.
Gece, paslı bir menteşe gibi gıcırdıyor uykunun kapısında,
Sırtımda taşıdığım şu kambur,
Yılların değil, söylenmemiş sözlerin ağırlığıdır.
Gökyüzü; mülteci bir kuşun kanadında unuttuğu
Bir toz tanesinin güneşe anlattığıdır bu,
gözbebeğinde dönen galaksinin sessizliği,
tek bir kum tanesinde uğuldayan bütün sahillerin anısıdır.
Avucunu aç,
Ben,
bin yıllık zeytin ağacı,
Kaz Dağı'nın eteklerinde beklerim.
Dallarımda rüzgâr değil,
tarihin nefesidir uğuldayan.
Benim beldem Zeytinli beldesi
Bin pınarlı İda dağının eteğindedir sesi
Denizle birleşmiş bir belde abidesi
Bünyesinde vardır,
Hasan boğuldu ve sarıkız efsanesi.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!