Yıllar geçti...
Yıllar geçti, hâlâ ismin dilimde,
Gönül çeker bu sevdanın hasını;
Her an siyah beyaz, resmin elimde;
Ruhum sensiz tutar kaderin yasını.
I.
Gece, sırtından o ağır kadife paltoyu attığında,
çıplak kalan şehrin kemik sesi duyulur.
Ben, göğsümde paslı bir pusula taşıyan o kaçak yolcu,
yönünü kaybetmiş kuşların kanadında ararım,
Devlet baba, açtık sana elimiz
Ayaz keser, duyulmaz ki sesimiz
Soğuk taştır bizim yatak yerimiz
Aşımı vuracak, ocağım yok ki.
YOKTUN...
Duman çöktü şu dağların başına
Yağmur vurdu kirpiğime, kaşıma
Zehir kattın ekmeğime, aşıma
Sofranda bir kaşık, tuz iken yoktun
Yol gidilir...
Dağların başında ateş yakarken,
Ruhların sırrına "Kam"lar bakarken,
Asırlar nehir olup akarken,
O eski kan şimdi bizde çağlıyor.
Bütün mahluk, seni anar,
Aşkın ile, kalbim yanar,
İnanan kul, nura kanar,
Yönüm döner, yalnız Sana.
Gözümde bir perde, elimde hep bir pusula,
Dururum, iki sonsuzluğun dar kapısında.
Bir yanda sisli, bilinmez sonsuz dipsiz evren,
Diğer yanda gün ışığı, somut, görkemli.
Ben, bu geçidin sessiz, o yorgun bekçisiyim.
Ben, gecenin en sağır atlasında kaybolmuş bir yıldız,
sen, yörüngemi çizen o görünmez, ebedî sızı.
Saçların, samanyoluna dökülen bir mazî şelâlesi,
bana her dokunduğunda, dağılır evrenin perdesi.
Bizim bir coğrafyamız yok.
Bizim bir fiziğimiz var.
Senin varlığının merkezkaç kuvvetiyle
benim hayatımın tüm gezegenlerini yörüngenden çıkardığı
Saatleri durdurdum bu gece,
mekan hükümsüz,
zaman, eski bir ceket gibi asılı kapıda.
Ne dünün ağırlığı omuzlarımda,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!