Halenur Kor Şiirleri - Şair Halenur Kor

Halenur Kor

Gelip oturursun ya kumsala,
Hani gelir ya dalgalar...
Islatır serin sular, okşar...
İşte öyleydi sevgin...
Sarardı okşayan dalgalar,
Şarkılar fısıldardı yürekten.

Devamını Oku
Halenur Kor

Nazlı nazlı yürüyor
Peşimde ardım sıra,
Kınalı ellerinde
Su dolu iki kova.

Sırma gibi saçları

Devamını Oku
Halenur Kor

Duygularım şelâle, sevgim çağlıyor,
Düşüyorum melâle, hasret dağlıyor.
Dilimde dua oldun, gözümde serâp,
Şu uzun yıllar beni sana bağlıyor.

Bakınca gözlerine derin bir girdâp,

Devamını Oku
Halenur Kor

Ömrümü hüzünle bağlar geceler,
Bana sırdaş olup, ağlar geceler,
Bilir, ah, arada dağlar geceler,
Döker gözyaşını, çağlar geceler...

Vefâlı yâr olur, okşar başımı,

Devamını Oku
Halenur Kor

Unutamadım yâr,
Gözlerimde hüzün buğusu,
Bakışlarımda vurgun yemiş bahçeler
Dudaklarımda hasret şiirleri,
Mahsunum...

Devamını Oku
Halenur Kor

Rüzgâr ağlıyordu duydun mu?
Savurup saçlarını sahilde...
Çıplak ayaklarıyla dolaşırken kumlarda,
Uçuşuyordu etekleri,
Beyaz beyaz savrularak dört yana...
Kanatlarında eflâtun pırıltılar...

Devamını Oku
Halenur Kor

Yavaş yavaş ağarıyor tanyeri,
Topkapı kubbelerine yağıyor hüzün.
Sur boylarında duruyor Fâtih,
Taş kesilmiş atının nal sesleri...
Donmuş ceddinin türküsü dudaklarında mehterânın...
Seslenmiyor Münir Nurettin bir tepeden,

Devamını Oku
Halenur Kor

Şiir, acı dolu yüreği, elimizle kavrayıp,
Küt diye ortaya koyabilmektir.

Ellere, yüreğe sığmayan sevinçleri,
Ellerden, yüreklerden taşıra taşıra göklere fırlatmaktır...

Devamını Oku
Halenur Kor

Yalnızdılar,
Solgundu yüzleri.
Kadersizliğini
Neden diye, sorar gibiydi
Gözleri,
Ellerimize değil,

Devamını Oku
Halenur Kor

Benim cennet yurdum. Her karış toprağı şehit kanlarıyla sulanmış sevgili vatanım. Yurdumun en güzel köşelerinden Malatya ve yemyeşil bir bahçe...Kayısı ağaçları bütün ihtişamıyla bereketini sunmuş. Dallar gökyüzüne uzanmış kollara benziyor.Yapraklar, dua eden dudaklar gibi kıpır kıpır... Etrafta ulvî bir sessizlik...
Zöhre Ana, avludaki fırının başında dalgın dalgın oturuyor, bir dizini yukarı çekmiş, kucaklamış, çenesini dizine dayamıştı. Buruşuk yüzü sapsarı, gözleri dalgın ve hüzün doluydu. Dokunsalar ağlayacaktı. Başındaki örtüyü ikide bir çekiştiriyor, düzgünken yine düzeltiyor, şalvarını eliyle sıvazlıyordu. Bu kadar sessiz oturmasına rağmen, içinde fırtınalar kopuyordu. Kendi kendine konuşuyor, anlatıyordu. Arada elinle, ne yapayım, der gibi hareketler yapıyor, çâresizlikle boynunu büküyordu. En nihayet gözlerinden kırışık, solgun yanaklarına sel gibi gözyaşları dökülmeye başladı. Ağladı, ağladı...Yemenisinin ucuyla gözlerini kuruladı. Öyle çâresiz ve çocuksu görünüyordu ki...
İçerden kapı yavaşça açıldı. Mehmet Dayı bastonuna dayanarak dışarı çıkmaya çalışıyordu. Ayağını sürüyerek adımlar atıyordu. Zöhre Ana onu görünce hemen kendini toparladı. Bir şey olmamış gibi baktı. Mehmet Dayı sordu:
''Postacı ne getirdi? İzzet'den bir haber mi geldi? Bu çağa bu sefer niye böyle yaptı? bizi habersiz bırakmazdı. Zöhre Ana:
''Garip Hasan'ların evini sordu, bir haber var herhalde.'' dedi. Sesi çok değişik çıkmıştı. Öksürüp tabii görünmeye çalıştı.
Mehmet Dayı bahçeye çıktı. Sıkılınca her zaman böyle yapar, kendi elleriyle diktiği, evlât gibi büyüttüğü kayısı ağaçlarının yanına gider, onlarla konuşur, dertleşirdi. Ayağını sürüyerek yürüdü. Bugün hiç dermanı yoktu. Askerdeki torunu İzzet'i merak ediyordu. Mektubunu hiç aksatmazdı. Kayısı ağaçlarının birinin dibine oyurdu. Sırtını dayayıp bir an, gururla yetiştirdiği çocuklarına bakar gibi, onları seyretti. Nasıl da güzeldiler. Yeşil yeşil yaprakların arasından altın gibi parlıyorlardı. Ağacın pürtüklü gövdesine elini sürdü. Bastırdı.

Devamını Oku