Her şey gelebilir bir insanın başına.
Zira her şeydir insan…
Umuttur, kalabalık yalnızlıklarda,
çare kadar aranan…
Yalandır dudak kenarında,
bir cigaradan fiyakalı yanan.
Hiçbir şeye çarpıyorum...
Kalbin gibi.
Yalan rüzgarlardan geçerken
yüzünü görüyorum sahte pencerelerden.
Hayal gibi hiçbir şey...
Ah beni bir kevgir gibi delik deşik eden hayat...Ah üstüne titrediğim pişmanlıklarım. Akılsız başımı taşlara vurmalarım ve aklını almalarım betonarme taşların.
Çıplak ruhumun pavyon gözlü şehveti. Her zuladan çıkışında alt üst ediyorsun alt üstü. Yer , gök, kafa karışıyor birbirine dokunmadan...
Yağları eriyor yitirmişliğimin geride kalanlarıma. Geride kalan yitirmişikleri yavaş yavaş anlamaya başlayanlar, gelecekte yitireceklerinden müzdarip, sokuluyor zehri şefkatinde saklı bir yılanın koynuna...
Gidiyorum dedim gözyaşlarım ile sulayıp tüm geçmişin kurak bahçesini, bir daha o çiçeklerin açmayacağını bir daha yeşermeyeceğini bilerek yaprakların. Umrumda mı o çiçekler? Benim gidişim benden, tutmayın kanatlarımdan kalbim acır.
Aşk dergahında kurban bekler erenler. Yazık değil mi sevenlere?
Hayatın bize tecavüzü aşk, çırılçıplak kalplerimize..
Biz anlamsız bir türkünün nakarat bölümü olarak doğduk. Ne olacağımızı fısıldamadılar bile kulağımıza. Kulağımız hep kör kaldı. Büyümenin muhteşem olduğunu sandığımız onca yaş yandı kurunun yanında. Gözlerimiz yaş oldu, gönlümüz kuru.
Hiçbir şeyden bahsetmediler çok şey konuşurlarken. Dilimiz lal oldu barut kokan sevdalar üzerine.
İki yürek bir oldu, bir can doğdu ağlamaya alışacağına söz vererek. Siz hiç gülerek doğan bir bebek gördünüz mü?
Öyle kolay değil bir hayatın demini almak. Ne az ısıtacaksın ne de çok. Azında çiğ kalır, pişiremezsin çoğunda yakar, yanar geçersin. Acısından içilmez bu sefer ömür .
AŞK baharatlı bir yalnızlıktır. Demesi kolaydır gidene gitme demek, biraz da acımaktandır. Gerdanına oturur insanın bol kepçe bir hicran, bedavadır, tadından yenmez çünkü, ölümden acıdır...
Benden aykırı benden beladır bana ruhum. Teslim edemem hiç bir gözün ferine, teslim edemem içimde kanayan kahkahamı hiç kimsenin yerine... Teslim edemem kendimi kendi ellerime. Bana tutsak kalan beni Tanrı ne yapsın.
Sonra ayıp diyorlar yaşanmış her şeye, ayıpların pırlantalı tacını takınmış olanlar. Sevişmek kadar savaşmak da var. Birleşmek kadardır ayrılıklar. Kavuşmak kan kardeşi ayrılığın. Hiç bir zaman sarılmasaydı bir kerpeten gibi sımsıkı parmaklar, ayrılık vaktini bekler miydi bir köşede sinsice? Olur muydu kırılan gurura ağlamaklar. Sevmek ne zamandan beri onur?
Hiçbir şeyin dışarıdan göründüğü gibi olmamasının yanında, bazen hiçbir şeyin görünmemesi daha yürek felaketi...
Kör oluyor badem gözler, son buluyor anlaşmalar. Bir kaldırımın soğuk yüzüne uzanıyor yüzükoyun yürek. Taş oluyor baş yarıyor.
Çocukken bir sübyan kalp ile severken çizildi mutluluğun resmi Abidin... Biz o vakitler yalan ne bilmiyorduk ve paranın yazı kısmı da tura kısmı da paraydı bize, önemi kırtasiyeden aldığımız leblebi tozu kadardı.
Sonra toz kaldırdı hayat, elden ele dolaşa dolaşa kirlendi para. Elden çıktımı bir tur atıp dönüşünde ipe un serdi, serseri bir sokak piçi gibi kayıtsız. Kayıt dışı kaldı..
Yoruldu paranın Ata' lı kısmı. Oysa para çok kişiye göre Kurtuluş savaşıydı. Yazı kısmında kaderine puştlar yazıldı... Para puşta yakışırdı, bize öyle dedi puştlar...
Mekan değiştirdi kalp, üç kuruşa sattı kendini. Para nerede kalp orada atmaya başladı. Soldu insanlık, ezan çiçekleri gibi.
Sana hiç yakışmayan bir giysi idi gözlerinin altında salınan bu kara pelerin...
Gidiyordun işte, bir buzdan da soğuktu bizi terk edişin...
Hiç olmadığını aslında o gün anlamak,
o güne kadar ki anlamaların en acısıydı belki de.
Bir şeyi anlamıyor olmak ne kadar da güzelmiş bazen...
İçimi yardım ve bastığın her adımda bir kan izi bırakan ayaklarına doladım gözlerimi. Kurban olduğum gülüşünü de bırakmıyordun üstüne üstlük.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!