Dört duvar arası, demir parmaklık,
Güneş uğramıyor, zindan karanlık.
Hak yerini bulur sandım bir anlık,
"Mevlüt vurdu" deyip, hapse saldılar.
Hâkim bey kalemi kırıp da attı,
Akıp giden saatler
Uçuşan kuşlar,
Esen rüzgar...
Ve zaman durdu
Tomurcuksuz güllere döndü
ZAMANIN ÇATI KATI
Burada zaman işlemiyor.
Akrep yorgun, yelkovan firari.
Ben bu tavan arasını
çocukluğumdan kiraladım.
Sarkacın o ağır kalbi, havada asılı kaldı birden,
Güneş, altından bir yara gibi dondu camın kenarında.
Sıyrıldık etin ve kemiğin o paslı, fani zincirinden,
Bir sonsuzluk uykusu var şimdi eşyanın damarında.
Gülün dudağında bekleyen o titrek, ağır çiğ tanesi,
Göz açıp kapayana dek sönmüş fenerler,
Sanki bir rüyaymış o eski günler.
Avucumda kalan bir tutam hüzün,
Gölgesi düşmüş saça, o güzel yüzün.
Ne kuşlar aynı daldan havalanıyor,
Zamanın Külleri ve Sonsuzluk Aynası
I. Sükûtun Başlangıcı
Ben, yıldızların henüz isim almadığı o koyu boşlukta,
Zamanın paslı çarkları dönmeden evvelki o derin uykuyum.
Kâinatın ciğerine dolan ilk nefes,
Güzelliğin yitip giden o altın sularında,
Zaman, acımasız bir rüzgâr gibi eserken,
Gece bülbülü susar hüznün kuytularında,
Ölümsüz bir dize kalır ten toprağa düşerken.
Dökülür şarap kadehe, sırrın dehlizlerinden,
Musa olmak mı zor,
İsa olmak mı,
İnanmak mı zor,
İnançsız kalmak mı,
İnsan olmak mı zor,
İnsan görünmek mi,
Zümrüt bir uyanış bu, sırma saçlı sabahın avuçlarında,
Kâinatın kalbi bugün gümüş bir çıngırak gibi şen,
Güneş, altın iğnesiyle dikiyor yırtılan karanlığı,
Her zerrede bin bir renk, her nefeste taze bir gülşen.
Lâl rengi bir şevk aktı damarlarına sessizliğin,
Esaretin zinciri boynumuzu sıkarken,
Ötüken’in rüzgârı küllerimden üflerken.
Saraylar sizin olsun, bozkır bizimdir,
Bu gece Çin mülküne ecel hâkimdir.
Kırk nefes, tek bir yürek, ant içtik Gök’e,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!