20.
Aniden olup biten şeylerle başa çıkmak sanıldığından daha kolay aslında. Hiç istemediğin, hazır olmadığın hatta asla kabul edemeyeceğini düşündüğün herhangi bir durumla birdenbire karşılaşınca dengen bozuluyor haliyle. Ama bir süre sonra direnç göstermeye başlıyorsun. Eğer ne olursa olsun kabul edemeyeceğin bir şeyse başına gelen ve direnecek gücün yoksa bile kabullenmemek, delirmek hatta kendini öldürmek gibi seçeneklerin her zaman var. Ve reddetmek, delirmek ya da ölüm kaybederken kazanmak anlamına bile gelebilir belki. Hiçbir durumda mağlup olmazsın. Ya üstesinden gelirsin başına gelen şeyin ya da çekip gider, reddeder, farklı bir bilinç durumuna bürünürsün (farklı bilinç durumu demek delilik demekten daha sevimli mi ne?) Ama o şey birdenbire ortaya çıkmadıysa, aniden üstüne atılmadıysa, yavaş yavaş sızdıysa hayatına hatta neredeyse tatlılıkla sokulduysa.. ‘sabırlı bir yılan gibi büyük bir dikkatle yaşamına, hareketlerine, saatlerine, odana işlediyse, uzun süre gizli tutulmuş bir hakikat, reddedilmiş bir gerçeklik gibi; dirençli ve sabırlı, incecik, ruhunun kuytularını, yalnızlığından aldığın keyfi, tavandaki çatlakları, kitaplığındaki son boşlukları, çatlak aynadaki yüzünün kırışıklarını ele geçirip lavabodaki musluktan damlayan suyun içine girdiyse’.. Farkettiğin an reddetmek ya da delirmek ya da ölmek için çok geçtir artık. Reddedemezsin; çünkü varoluşun dahil her şeyini onunla tanımlamışsındır farkında olmadan.. Deliremezsin; deliren bir deli aslında akıllanmış olur ve böyle biri iyiliği hakedecek kadar iyi şeyler yapmadığın kesin.. Ve ölemezsin, çünkü içine sızdığı her şeye bıraktığı korkaklık afyonu bütün hücrelerine işlemiştir. Çaresizce kabullenmekten başka seçeneğin kalmaz. Mağlup olmuşsundur. Başka türlü bir oyun başlar artık ve kendi hayatını tatsız bir film gibi izlersin..
200.
Umutsuzluğa kapılır gibi olduğumda orta boy bir harita alıp önüme sanal bir yolculuk yapıyorum kalemimin tersiyle. Buradan yola çıkıyorum dört saniye sonra yanına geliyorum. Çok özlediğim zamanlar daha küçük haritalar kullanıyorum. Hani şu ders kitaplarının arkasında olanlardan. O zaman aramızdaki mesafe iyice kısalıyor. Bazen de iki elimde iki kalem, biri senin oradan biri de benim buradan aynı anda harekete geçiyor. İki saniye içinde ortalarda bir yerlerde buluşuyoruz. Sonra kapıya çıkıp bir sigara içiyorum. Annem şey dedi az önce ‘Odada sigara içmesene, soğuk havalarda havalandırmak zor oluyor. Hem bu harita da ne böyle? ’ Ülkemizin güzelliklerine bakıyorum anne diyorum. Seyahat ediyorum desem anlamaz şimdi. Ama sözünü dinliyorum ve odada sigara içmiyorum. Aklımda kaldığına göre sevdiğim ama adını hatırlayamadığıma göre çok da önemsemediğim bir yazar şuna benzer bir şey söylemişti. İnsan geçmişi düşünür, geleceği hayal eder, şimdiyi de yaşar. Ben ise şimdiyi de hayal ediyorum..
Ben de. Ben de aynen öyle yapıyorum..
201.
Sen ve başka her şey bazen çok önemli gibi olursunuz. Bazen de hiç. Bir şey.. Hiçbir şey. Yahut tek bir şey. Her şey ve sen aslında tek bir şeymişsin gibi. Tek ve önemsiz..
Parktayım. Budağından medet umduğum çam ağacının dibinde, dışardan her zamanki gibi görünen ama içindeyken hiçbir zamana benzetemediğim bir gece. İyinin ve kötünün ötesinde, Deep Purple ile Orhan Gencebay arasında gidip geldiğim ve her türlü kusmama ihtimalimi ortadan kaldırıp beşinci kırmızı tuborg’umu açtığım, yıldızların görünüp görünmemek adına boktan bir bahse tutuştukları lanet bir gece. Biraz uğraşsam unutulmuş septik bir filozof gibi her şeyi sorgulayabilirim. Ama bir yerde durmalıyım. Üşeniyorum da ayrıca. Bir taraftan da saçma sapan şeyler söylemek istiyorum. Trapez, tunik, brokoli, özlemek, etnisite, seni seviyorum, egzistansiyalizm gibi kelimelerden bir çorba yapıp birayla beraber yuvarlamak istiyorum. Ona da üşeniyorum. O kadar yorgunum ki. Şarjım bitmiş. Aramış mıdır beni? Ben ararım aramadıysa. Ama önce eve gitmem ve telefonu şarja takmam, ondan önce de kalan biraları bitirmem lazım. Ve ben biranın halkasını açmaya bile üşeniyorum..
202.
Çıkıyorum bazen evden saçma sapan bir saatte. Dikine on metre yürüyüp önce sol sonra sağ yapıyorum. Bir on metre daha yürüyorum. Solumda park var. Dalıyorum içeri. Ortadan üçüncü banka oturuyorum. Sağ çaprazımda bir çam ağacı var. Ağacın gövdesinin üste doğru dört bölü üçüncü boğumunda bir budak. Ve o budakta isminin baş harfi. Ben yapmadım. Ama ben keşfettim. Kuvvetle muhtemel benden yaşlıdır o ağaç. O harf orada oluşalı da epey zaman olmuştur. Ne zaman gitsem konuşuyorum o budakla. Hiç değilse bir selam veriyorum. Senmişsin gibi. Sonra kalkıp yaklaşıp iki yüz metre uzaklıktaki bayiye gidip iki tane kırmızı tuborg alıyorum. (Yol boyunca seni seviyorum) Gazete kağıdına sardırıyorum. Genelde Posta bazen de Takvim.. Alıp biraları aynı yoldan dönüyorum parka. (Dönerken de seni seviyorum) Oturuyorum banka, ıslık çalmaya başlıyorum. (Anlatmıştım sana, çekirdek yediğim zamanlar çalamıyorum ıslık, hatta çekirdek yediği zaman kimse çalamaz ıslık, sanırım bunu ben keşfettim) . Ve inanmazsın belki ama ben ıslık çalarken bile seni seviyorum. Sonra da şarkı söylemeye başlıyorum. Sevme ihtimalin olan şarkılarda (Ortaçgil falan) sesim yükseliyor. O ara budağa bakıyorum. İsminin baş harfi var orda. O harf sen oluyorsun birden. Sana şarkılar söylüyorum. Sen uzakta da olsan, seni yanımdaymışsın gibi seviyorum..
204.
Ludwig Wittgenstein, Tractatus isimli efsanevi kitabını “üzerinde konuşulamayan şey hakkında susmak gerekir” cümlesiyle bitirir. Tabi o zamanlar Ferdi Tayfur yoktur. Eğer aynı dönemde yaşasalardı ve Ferdi Tayfur’u dinleseydi Ludwig muhtemelen kitabına şu cümleyi de eklerdi! Bırakın anlatamadıklarınızı Ferdi Tayfur anlatsın..
205.
“Yarım kalmış bir cümleyi bitirmeye çalışan kopmuş bir kafa gibi günlerin içinden geçtim..”
Amy Hempel’in The Harvest romanında buldum az önce bu cümleyi. Ve ömrüm boyunca her ne okumuşsam bu cümleyi bulmak için okumuşum gibi hissettim. Henüz lafı bitmemiş bedensiz bir kafa gibi hissediyormuşum kendimi de bunu doğru sözcüklerle ifade edebilmeyi beceremiyormuşum meğer..
206.
Hüznün en soylu ifadesidir erkek suskunluğu. Söyleyecek bir sürü şeyi olan ama ya hepsini tükettiğinden ya da hiçbir işe yaramadığını gördüğünden, sözleri içinde boğup uzun uzun susan bir adam varsa etrafınızda sakın üstüne gitmeyin. Bir kadının suskunluğu bir sürü anlama gelebilir ve son derece korkutucudur. Fırtına öncesi sessizlik deyiminin vücut bulmuş halidir bu durum. Ciddi bir süre sessiz kalan bir kadının (tabi böyle bir şey mümkünse) suskunluğu öfkeden beklentiye, pazarlıktan alıp başını gitmeye bir sürü ihtimali içinde barındırır. Muhtemelen o, etkili bir darbeye hazırlanmaktadır içten içe. Oysa çaresizlikten kaynaklı hüznün susturduğu adam çoğu zaman diliyle birlikte beynini de susturur. Pazarlık yoktur, öfke yoktur. Çaresizlik vardır. Biraz da yorgunluk. Yıllarca annem sustuğunda ve (nadiren olurdu bu) babam konuştuğunda oh dedim ben. (Anne, seni seviyorum, ama bu örneğe ihtiyacım vardı. Yoksa sen yine konuş hep..)
207.
Son yarım saattir Martin Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabıyla boğuşuyorum. Bilenler bilir sağlam ama sıkıntılı kitaptır. Aynı cümleyi beş kere okutur bazen adama. Yine öyle tıkayan cümlelerin birinde radyodan Müslüm babanın sesi geldi. Hayalle yaşarken gerçek dünyada/Zamanı içmişiz haberimiz yok.. Budur lan dedim, Heidegger’in anlatmak istediği de kitabın özeti de bu işte.. Fırlattım sonra kitabı bir köşeye, şarkıyı buldum internetten. Biliyordum zaten ama iyice emin oldum. Tek gerçek Türk Egzistansiyalistidir Müslüm baba..
208.
Kendimden başka her şeye özeniyorum bazen. Her şeye ama. Bir marula, tırtıla, kediye, muşambaya… Hepsinin yaradığı bir iş var sanki ve sanki bir tek ben hiçbir işe yaramıyorum. İşe yaramayan şeyler de vardır muhakkak ama onlar da işe yaramadıklarının farkında değillerdir eminim. Tanrı her insanı bir şeyle sınar yazıyor kitap. Galiba benim sınavım da yine ben’im. Ben benle sınanıyorum. Bu kadar çok ben dediğim için bile utanıyorum mesela. Diş çürüğü oyuğu kadar kirli, can yakan ve zavallı bir boşluk var içimde. Bir şeylerle doldurmaya çalışıyorum zaman zaman o boşluğu, olmuyor. İçimdeki boşluk ağrıyor her gece ve ben o ağrıyı neyle kesebileceğimi çok iyi biliyorum aslında. Ama onu bile beceremiyorum. Korkuyorum..




-
Ömer Tuğrap Konak
Tüm Yorumlarfcgyjntyhthy