Zuhal Aksulu Şiirleri - Şair Zuhal Aksulu

Zuhal Aksulu

İş sebebiyle gidiyorum demiştim evden çıkarken. Evet hayatımın en önemli işiydi... ve artık bitmesi gerekiyordu.

Üç gün önce telefon açıp da “seni çok özledim, sana geliyorum” dediğimde nasıl da heyecanlanmıştı. Birkaç saat sonra başına geleceklerden habersiz “hemen gel, bekliyorum” demişti. Otobüsün kapısından adım attığımda hava soğuktu. Dışarıda lapa lapa kar yağıyor, göz yaşlarım içime akıyordu. Havadan değil ama, buz gibiydi ellerim. Ve hayatımda ilk defa terliyorlardı. Heyecandan gözümü bile kırpmadım. Yol geçmek bilmiyordu, ben saniyeleri sayıyordum. Otobüs otogara yaklaşıp da uzaktan onu gördüğümde bir an yapamayacağımı düşündüm. Dışarıdaki havadan bile soğuktu içim ama yetmeyecek gibi gelmişti. Yüzümde donuk bir gülümsemeyle basamakları inerken ürperdim bir an. Yılışık sarılışına aldırmadan “hadi gidelim” dedim. Güldü... yola çıktık. Yüzüne bakmamaya çalışırken; havadan, sudan geçmişten bahsettiklerine cevap veriyordum. Daha önce bitmek bilmeyen yollar göz açıp kapayana kadar bitmişti işte. Anahtarı deliğine sokarken bir an dönüp gitmek geldi içimden. Sonra olanları düşündüm. Yapamazdım. Bu benim en önemli işimdi ve tamamlamadan dönemezdim. İçeri ilk o girdi. Ve ayakkabılarını bile çıkarmadan sarıldı vahşice. Yüzümde yine aynı o donuk gülümseme, ittirdim hafifçe. Sen “içeriye git, soyun... gözlerini kapat ve beni bekle” dedim... tek kelime bile etmeden dönüp talimatlarımı yerine getirmeye koyuldu. Yavaşça ayakkabılarımı çıkardım. Şuursuzca çantamın bir köşesine attığım bıçağı elime aldım ve hızla yanına gittim. Ne olduğunu anlayamadı. Daha dışarıdaki soğuktan donmuş vücudu ısınamadan bıçağımın soğuk metalini tam göğsünün arasına sapladım. Dehşetle gözlerini açıp acıyla haykırırken yüzünde gördüğüm karmaşık duygulardan biri şaşkınlık, biri özürdü. Son nefesini bile verirken biliyordu özür dilemesi gerektiğini. Ama o üremeye programlanmış hayvansı erkek içgüdülerinin önüne geçemeyen her erkek gibi dileyememişti özrünü işte. Arkamı dönmüş, odadan çıkarken son hırıltılarını işittim. Geberiyordu köpek... hak ediyordu. İlk iş olarak ellerime, yüzüme sıçramış kanı temizlemek üzere banyoya yöneldim. Aynada kendimi gördüğümde ben bile korkmuştum. O iğrenç gülümsemenin üzerine sıçramış birkaç damla kan... ağzıma, burnuma hatta gözlerime kadar bulaşmıştı. Uzun uzun soğuk suyun avuçlarıma doluşunu seyrettim. Ne kadar sürdü bilmiyorum... belki birkaç dakika, belki birkaç asır. Sonra aniden kendime geldim. Yapmam gereken daha çok iş vardı... ve ben daha çok başındaydım. Buzdan bile soğuk suyla yüzümü yıkadım birkaç defa. Ve mutfakta buldum kendimi. Sanki az önce elleri yüzü kan içindeki o soğuk kanlı katil ben değilmişim gibi... açtım buz dolabını, içecek bir şeyler aradım. Dışarısı buz gibiydi. Ama şimdi içim yanıyordu. Şansıma bir şişe soda buldum. Yaptıklarımı değil ama yol boyunca yediklerimi sindirmeme yardımcı olacaktı. Soğuk sodanın kekremsi tadını damağımda hissederken, içerideki geçmişimin ölü bedeni daha soğumamışken açtım telefonumu. Şans eseri cüzdanımda kalmış kartı aldım elime. Usulca numarayı çevirdim....

Karşımda bana iyice yabancılaşmış ses cevap verdi. “alo? ”... “benim” dedim. Hatırlayamadı.. ama uzun sürmedi hatırlaması. “seni özledim, sana geliyorum” dedim... önce mırın kırın etti. “sadece bir defa, n’olur beni kırma..” dedim. O da her erkek gibi içgüdülerine yenik düştü. “gel” dedi. Ben bulunduğum zamandan başka bir zamana gitmek üzere yola çıktığımda hala kar yağıyordu. Ve ben hala gülümsüyordum. Kafamı soğuk otobüs camına dayamış, daha da zevkli olacağını düşündüğüm işimi yapmak için yolun bitmesini bekliyordum. Küçük bir kasabanın dar yolundan geçerken olmayacak bir şey oldu. Öyle dalmış giderken tanıdık iki gözün bana baktığını fark ettim. Şaşkınlık vardı yüzünde. Yine geçmişimden, farklı bir zamandan... ama asla suçlayamayacağım, asla kıyamayacağım... kafamı çevirdim görmemişçesine... şimdi yol daha zor geliyordu. O zamana kadar içime akan göz yaşlarım artık yağmur gibi süzülüyordu gözlerimden. İlk defa ellerim titremeye başlamıştı. Yüzüm de alev alev yanıyordu. Uyumaya çalıştım. Daha yolum vardı ve geçmek bilmeyecekti.

Devamını Oku
Zuhal Aksulu

İnsan nereye gideceğini bilirken kaybolmuş olur mu?
Biliyordum nereye gideceğimi.. ne yapacağımı...
Düştüm yollara.. adım adım geçtim ter kokan, çöp kokan, hayat kokan, insan kokan sokaklardan... Her adımda yüzümdeki gergin gülümseme hafifledi.. Daha bir oturdu üstüme sanki.... Kaybolmuştum... yalnızdım. nereye gideceğimi biliyordum....
İlk terk edilişim değildi bu... ama son olacaktı...
Ben de terk ediyordum artık kendimi..
Hayatımın en anlamlı en güzel yolu beni terk etmişti... yanından mavi ırmaklar akan.. mis gibi papatya kokan... en uzun yolum.. gitmişti... Yolsuzdum.. Kaybolmuştum... Uzun süre aradım yeni bir yol.. hep karanlık hep karanlık... Kötü ve zor yollar çıktı karşıma...

Devamını Oku
Zuhal Aksulu

Çokça zaman olmuştu bu kadar açmayalı içimi... Hayatın ve insanların kötülüklerine karşı gidiğim zırhı çıkarıp çırılçıplak kalmamıştım uzun zamandır. Aynı hataları tekrarlamayacağıma dair kendi kendime verdiğim sözlerin aklımdan uçup gittiği anda soyunuverdim birden. Aşk insanı çıplak bırakıyor daha eski yaraların iyileşmeden. Öyle güçsüz, öyle ben, öyle çıplak çıktım ki karşısına şaşırdı... Beklemiyordu bunu. Defalarca söyledi korktuğunu sevgimden. O korktukça ben pervana oldum. Karanlık gecede minik bir mum ışığının etrafında dolanan ateş böcekleri gibi dolandım etrafında.. Onun minicik sevgisi için....Öyle büyüktü ki aşkım, öyle güçsüz bırakıyordu ki beni etrafımda olan biteni farkedemedim. Benim o sevgi sandığım minik mum ışığı aslında bir tuzaktan başka birşey değilmiş. Haince yakaladı beni... Ezdi hiç düşünmeden. Ben ortalıkta öylece paramparça ve kanlar içinde bir bedenden ibaret kaldım... Kan... Kırmızı... Tıpkı ışığı en güçlü hissettiğim günlerde gönderdiği güller gibi.. Aşkın rengi kırmızıdır... Başta çiçekler... Kırmızı güller... Bir zaman sonra yorgun bedenler.. Kırmızı sevişmeler.. Sonda ise lime lime bir yürek... Kandan kırmızı... Aşkın başı da kırmızı sonu da... Çıkarttığım zırhıma geri koyacak tek sağlam organ bile bulamıyorum bu dağınıklıkta... Yapabileceğim tek şey belki de gül kırmızısı kanımı bir kovaya doldurup katilime yollamak.. Kana kana içsin diye... Kim bilir? Belki tek istediği budur...

9/7/2005

Devamını Oku
Zuhal Aksulu

Aşktan kavrulmuş ruhumu serinleten
Bir yaz yağmuruydun
Aniden yağdın hayatıma
Ve durdun
Öyle kısa ve anlamsızdın ki
Ruhumu aşktan soğuttun

Devamını Oku
Zuhal Aksulu

Bir nefes kadar yakın olmak varken
Yıldızlar kadar uzaksın
Seni benden başka kollar sararken
Bilirim bana yasaksın...

Devamını Oku
Zuhal Aksulu

Bir çınarınki kadar uzun olsa ömrüm
Ve günü 24 saat yaşayabilsem
Bİr gün dahi şikayet etmez şu bedenim
Bir ömür boyu seninle çalışabilsem

Devamını Oku
Zuhal Aksulu

Güllerin en kırmızısı solarken ellerimde
Kırmızısı süzülüyor kalbimden
Dikenlerinin batti yerden...
Aşkim bu aşk bitmiş gibi görünse de
Ben asla vazgecemem senden...

Devamını Oku
Zuhal Aksulu

İçimi ısıtan güneşim derken
Gözümde yağmur oldun
Akıp gittin
Senin için biriktirdiğim tüm pembe düşleri
İçimde ateş olup
Yakıp gittin

Devamını Oku
Zuhal Aksulu

Güneşin insanı ısıtmadığı soğuk bir sonbahar günüydü... kafamdaki onlarca düşünce uykularımı kaçırıyor, geçmişin hayaletleri başımda dans ediyordu. Öyle bıkmış, öyle korkmuş öyle solmuştum ki, yatağımın içinde zavallı bir kedi yavrusu gibi titriyordum. Geçmek bilmeyen geceler boyunca kabuslarımın esiri olmuştum. Mevsim hazan olmuş, içimdeki çiçekler solmuştu...

Gözlerimden akan yaşların yağmura karıştığı, rüzgarın içimde fırtınalar kopardığı günlerdi, kara bulutlar üzerimi kaplamış hiç gitmeyecek gibiydi. Derken hiç ummadığım bir anda, hiç ummadığım bir yerden güneşim doğdu. İnanamadığım bir biçimde ve hızla gelişiyordu her şey. Kalbimde güzel duygular yeniden yeşillenmiş, çiçeklerim yeniden en güzel kokuları ve renkleri ile açmıştı. Tıpkı fırtınadan sonra doğan güneş gibi yüzümde bir gülümseme yatağımda huzur olmuştu. Her saniyemi onunla bölüşmek, onu gizli bahçelerimde gezdirmek istiyordum. Geç kalmış bu baharın neşesini gözlerimde ve yüreğimde hissetmesi için minik bir kuş misali çırpınıp duruyordum. Bilmezdim ki bu çırpınışlarımın bir gün kocaman bir çığlığa dönüşüp sonrasında küçücük dünyamı sessizliğe boğacağını... bilmezdim ki yüreğimden taşan duyguların bir anda dudaklarımdan heyecan olup akacağını. Korku değil, pişmanlık hiç değil.. sadece “ama”larım vardı. Günlerimi gecelerimi karartan fırtınanın ardından gelen bu bahar yüzünden, kendi kendime verdiğim kaçıncı sözü bozuşumdu bu. Oysa içimde güzeldi... tıpkı bir midyenin içinde günden güne büyüyen bir inci gibi güzel ve değerliydi ve aslında bu sefer kimseyle paylaşmak istememiştim duygularımı. Kendime saklamak, kendi kendime yaşamak istiyordum. Ne zaman içimi açsam, ne zaman inci tanemi ortaya çıkarsam sadece gözleri parlayan sarraflar gördüm karşımda. Onu alıp saklamak, büyütmek yerine... neyse... yine oldu işte. Ama o bilinmedik diyarlara, bilinmedik yüzlere gidiyordu ve biliyorum ki içimde kalsaydı, bu inci büyüyecek, büyüyecek ve bir gün beni de içine hapsedecekti. Bu hasret öyle yakıcı ve uzun olacaktı ki... Hasret koydum adını o yüzden. Geçmek bilmez zamanların insanoğluna en büyük zulmüydü hasret. Gözleri kör, kulakları sağır eder, yaşanmamış ne varsa insanın yüreğine gömerdi hasret.

Hasret koydum adını, yaşanmamışlıklar adına... güzeldi, özeldi ama geçti işte. Mevsim hazan, içim bahar... yüreğim öyle bir çelişkide. Hasretti, hasretimdi.. söylenmedik sözler, yarım kalmış gülüşler içinde. Bu sefer belki, belki de...

Devamını Oku
Zuhal Aksulu

Vardır acının doruğu


Artık söylenen hiçbir söz, yapılan hiçbir hareket seni üzmüyorsa

Önceden çok sinirleneceğin bir şeyle sen bile dalga geçer olmuşsan

Devamını Oku