Sorgusuz gitmelerin vardı senin…
Kapıyı çarpmadan çıkan vedaların.
Hesapsız nefretin mesela;
Sebepsiz başlayan, iz bırakıp giden.
Usandıran görmezden gelişlerin vardı senin,
Bakıp da görmemek gibi,
Ne bu hâl, ne oldu sana?
Bir zamanlar ışıl ışıl bakan gözlerin, şimdi birer harabe gibi.
Yağmalanmış bir köy gibisin — sessiz, yıkık, unutulmuş.
Kim işgal etti seni bu kadar hoyratça?
Kim sevdi seni böyle kaba, böyle özensiz?
Sana dokunan eller mi tüketti rengini, yoksa seni iyi olsunlar diye kendinden verdiklerin mi?
Sana bir ömür versem,
Yorgun ama sadık,
Yaralı ama terk etmeyen,
En vazgeçmiş anda bile adını saklayan,
Düşsem de kalksam da
Yönünü senden şaşmayan…
Hafızım
Hayat kırk yerinden vurdu ömrümü. Ne bir silah sesi duydum, ne de bir savaş gördüm. Sessizdi, ama ölüm kadar yakıcıydı. Kırk kez aldı canımı, üstelik ne ecel vardı ortada ne de Azrail. Her defasında biraz daha eksildim, biraz daha sustum. Küllerimi bile sakladım, kimse görmesin diye içimin yangınını kendi avuçlarımla örttüm.
Sen beni diz kapaklarımdan öp adam.
Bugüne dek tüm düşmüşlüklerimden;
ayağımın kaydığı anlardan,
yere ilk çarptığım yerden,
kalkmayı öğrenmeden önce öğrendiğim acılardan,
yaralarımdan, izlerinden…
Bir müddet çekilmek istiyorum
Senden… kendimden… yüreğimden.
Senden sonra
Öyle yorgunum ki;
Ne zaman kaldı avuçlarımda
Bir müddet çekilmek istiyorum
Senden… kendimden… yüreğimden.
Senden sonra
Öyle yorgunum ki;
Ne zaman kaldı avuçlarımda
Sen gidiyorsun ya Cân,
Cami avlusuna bırakılmış,
Çocuk gibi hissediyorum kendimi.
Öyle sahipsiz öyle hırpalanmış.
Sen gidiyorsun ya Cântanem,
Gökkuşağımın sahiplenmediği
Sen gidiyorsun ya Cân,
Cami avlusuna bırakılmış,
Çocuk gibi hissediyorum kendimi.
Öyle sahipsiz öyle hırpalanmış.
Sen gidiyorsun ya Cântanem,
Gökkuşağımın sahiplenmediği
Ömrüm...
Bu gün, içinde papatya resimleri olan hırkamı giydim…
Belki sen kokarsın diye.
Giyinirken ellerim titredi,
omzumdan aşağı kayarken hırkanın yumuşaklığı bile yaktı içimi.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!