Sor bakalım…
Çay içtiği, kahve içtiği biri var mıymış?
Gönlünü gönlünde demlediği,
Gözlerinin gözlerine aktığı,
Hayatına iki şeker kattığı,
İçini usul usul ısıtan biri…
Sana mavi bir gökyüzü getirsem,
Gözleri yıldızlardan çalınma,
Sakalları güneşten alınma,
Yollarında hasret kokusu olan,
Adı gurbet, sılası özlem bir sevda…
Gelsem öylece kalbinin eşiğine,
Ey benim sol yanım…
kalbimin en susmayan sızısı,
en derin yerime işleyen adın,
gecenin en karanlık vaktinde bile
içimde yanan son ışığım sensin.
Sen orada attıkça
“Bu nasıl bir terazidir hafız… Tartmaya terazim yetmiyor, gömmeye arazim yetmiyor.”
İnsanın hayatında öyle yükler olur ki, onları tartacak bir ölçü bulunmaz. Vicdanına ağır gelir, aklın kavrayamaz, kalbin taşıyamaz. Sanki terazinin kefelerine koysan, taşar da taşar; ne denge kurulur, ne adalet bulunur. Çünkü öyle şeyler vardır ki, sıradan bir hata ya da küçük bir dert değildir; insana ömür boyu eşlik eden, nereye gitse peşinden gelen bir vebaldir.
Ve bazen, insan gömmek ister. “Toprak örtsün, sessizlik sarsın, derinlikler saklasın” der. Ama öyle acılar, öyle günahlar vardır ki; toprağın genişliği bile yetmez. Nereye gömülse taşar, nereye saklansa ortaya çıkar. Çünkü bu yük, insana yazılmış bir kader gibi sırtında taşınır; ne terazide hafifler, ne arazide kaybolur.
Sevgilim,
Ağrımı sorduklarında, yine “başım” dedim.
Oysa bilselerdi, ağrıyanın aslında kalbimin ta ortası olduğunu…




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!