Sevgilim,
ömrüm....
Sana bu satırları yazarken gecenin en sessiz yerindeyim şimdi.
Sokak lambaları kadar yalnızım...
Herkes uyumuş, şehir susmuş bir tek içimdeki özlem ayakta. İnsan kalabalığın içinde de özler mi ?… Deme
Ben en çok da insanların arasında kimsesiz ken özlüyorum seni. BiLiyorum hiçbir ses, senin sesinin yerini tutmuyor.
Neden anlatır ki şiirler kederleri?
Sevdadan yananların yok mu başka çareleri?
Neden susar, dilsiz midir bilmem ki aşk,
Niçin bekler gurbetten gelmeyenleri?..
Hani demiş ya şair:
Gölge mi bile yük hissettiğim bugünlerde;
Küskünlerimi kuytulara bıraktıysam sebebine bakmadan,
Uçurumun dibinde asılı bıraktıysam kırgınlıklarımı,
Bil ki artık taşıyacak gücüm kalmadığındandır…
Ve hâlâ nefes almak için bir sebep bulabiliyorsam,
Bu biraz alışkanlık, biraz umut kırıntısı,
Ruhumun Diğer Yarısına
Bazı insanlar hayata bir eksikle başlar; adını koyamadıkları, nereden sızdığını bilmedikleri bir boşlukla… O boşluğu doldurmak için durmadan ararlar; insanlarda, yollarda, cümlelerde, susuşlarda. Seni tanıdığımda anladım ki, içimdeki o eksiklik bir yokluk değilmiş; sadece sen gelene kadar bekleyen bir yermiş. Meğer kalbimdeki o sessiz alan, başkasına değil, yalnızca sana aitmiş.
Seni sevmek benim için bir seçim olmadı hiç; aklın terazisinde tartılmış bir karar da… Seni sevmek, ruhumun kendini tamamlamasıymış. Nefes almak gibi, kalbin atması gibi doğal ve kaçınılmaz. Seninle konuşurken zamanın nasıl akıp gittiğini fark etmemek, kelimelerin arasında kaybolmak ya da sadece varlığının verdiği o açıklanamaz güven duygusu… Hayatın bana sunduğu en sade ama en kıymetli armağan bu.
Bizim bağımız, sadece güzel cümlelere sığan ya da mutlu anların fotoğrafında kalan bir şey değil. Biz, birbirinin yarasını kanatmadan dokunabilen, susarak da anlaşabilen iki ruhuz. Göz göze geldiğimizde kelimelerin gereksizleştiği, bakışların her şeyi anlattığı bir yer var aramızda. Sen yanımdayken dünyanın kalabalığı uzaklaşıyor; gürültüler susuyor, fazlalıklar dökülüyor üzerimden. Hayat sadeleşiyor, ben hafifliyorum.
Seninleyken sadece dünyaya değil, kendime de başka bir yerden bakıyorum. Kendimi daha çok kabul ediyor, daha çok seviyorum. Eksiklerimle barışıyor, yaralarımı saklama ihtiyacı duymuyorum. Çünkü sen, olduğum hâlimle kalabileceğim nadir duraklardan birisin.
Yollar nereye çıkarsa çıksın, kader hangi istikameti gösterirse göstersin; kalbimdeki pusula hep seni işaret edecek. Mevsimler değişecek, zaman yüzümüze izler bırakacak belki ama içimde sana dair olan o yön hiç şaşmayacak. Seninle her şeyi göze almak, bilinmeyen yollara korkmadan yürümek benim en büyük cesaretim. Çünkü cesaret bazen ileri atılmak değil, doğru insanın yanında kalabilmektir.
Sana bir ömür versem,
Yorgun ama sadık,
Yaralı ama terk etmeyen,
En vazgeçmiş anda bile adını saklayan,
Düşsem de kalksam da
Yönünü senden şaşmayan…
Hafızım
Hayat kırk yerinden vurdu ömrümü. Ne bir silah sesi duydum, ne de bir savaş gördüm. Sessizdi, ama ölüm kadar yakıcıydı. Kırk kez aldı canımı, üstelik ne ecel vardı ortada ne de Azrail. Her defasında biraz daha eksildim, biraz daha sustum. Küllerimi bile sakladım, kimse görmesin diye içimin yangınını kendi avuçlarımla örttüm.
Sen beni diz kapaklarımdan öp adam.
Bugüne dek tüm düşmüşlüklerimden;
ayağımın kaydığı anlardan,
yere ilk çarptığım yerden,
kalkmayı öğrenmeden önce öğrendiğim acılardan,
yaralarımdan, izlerinden…
Sen gidiyorsun ya Cân,
Cami avlusuna bırakılmış,
Çocuk gibi hissediyorum kendimi.
Öyle sahipsiz öyle hırpalanmış.
Sen gidiyorsun ya Cântanem,
Gökkuşağımın sahiplenmediği
Ömrüm...
Bu gün, içinde papatya resimleri olan hırkamı giydim…
Belki sen kokarsın diye.
Giyinirken ellerim titredi,
omzumdan aşağı kayarken hırkanın yumuşaklığı bile yaktı içimi.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!