Yarın öleceğimizi bilsek
başka türlü konuşurduk belki.
Dün söylediğin söz
o kadar batmazdı içime.
Ben de susmazdım.
Şu bizim bildiğimiz
inatçı susmak var ya...
İnsan bazen
söyleyecek bir şeyi olmadığı için değil,
ilk söyleyen olmak istemediği için susuyor.
Ben de öyle yaptım.
Telefon elimdeydi bir gece.
Numaran duruyordu.
Aramadım.
“Biraz daha beklesin,” dedim içimden.
Neyi beklettim,
onu da bilmiyorum.
Belki gururumu.
Belki seni.
Belki kendimi.
Sonra günler geçti.
İnsan bazı şeyleri
böyle kaybediyor işte.
Büyük kavgalarla değil,
bir telefonun açılmamasıyla,
bir kapının çalınmamasıyla,
“sonra konuşuruz” denilip
o sonranın bir türlü gelmemesiyle.
Yarın öleceğimizi bilsek
herhalde bazı şeyleri dert etmezdik.
Kim haklıydı?
Kim önce özür dileyecekti?
Kim arayacaktı?
Kim geri adım atacaktı?
Ne kadar saçma.
Ama yaşarken
hiç de saçma gelmiyor.
İnsan kızınca
kendi öfkesinin içine kapanıyor.
Karşısındakinin de
bir kalbi olduğunu unutuyor.
Belki o da
o gece sabaha kadar uyumadı.
Belki o da
telefonu eline aldı.
Belki arayacaktı.
Belki...
Bilmiyoruz.
Kimse kimsenin
içinden geçenleri bilmiyor.
Yüzüne bakıp
“böyle biri işte” diyoruz.
O kadar kolay.
Çocukken küserdik.
Beş dakika.
On dakika bile sürmezdi.
Sonra biri topu atardı ötekine,
oyun yeniden başlardı.
Biz büyüdük.
Küsmeyi de büyüttük.
Günlerce,
aylarca,
bazen yıllarca...
Bir insanla konuşmamak için
ne çok sebep bulduk kendimize.
“Bana bunu yaptı.”
“Ben bunu unutamam.”
“Önce o gelsin.”
“Ben niye gidecekmişim?”
Bunların hepsini söyledik.
Sonra bir gün
o insan öldü.
İşte o zaman
söylenecek sözlerin hepsi
bir anda anlamsızlaştı.
Bir haber geliyor bazen.
“Ölmüş.”
İki kelime.
İki kelimeyle
bir insanın bütün geleceğini siliyorlar.
Dün vardı.
Bugün yok.
Dün sesini duyduğun insan
bugün bir başkasının cümlesinde
“vardı” oluyor.
Evde bir sandalye boş kalıyor.
Kimse oturmuyor bir süre.
Askıda bir gömlek.
Dolabın içinde
kimsenin ellemeye kıyamadığı birkaç şey.
Mutfakta bir bardak...
Ne kadar tuhaf.
Bir insan gidiyor,
eşyaları kalıyor.
Sesi kalıyor.
Gülüşü kalıyor.
Bir de
telefon rehberinde adı.
Silmek istemiyorsun.
Arasan açmayacak.
Biliyorsun.
Yine de silmiyorsun.
Ben bazen
bunu düşünüyorum.
İnsan ölünce
geride ne kalıyor diye.
Para mı?
Makam mı?
Kim haklıydı meselesi mi?
Hiçbiri.
Birinin aklına
güzel bir anı olarak geliyorsan
belki biraz kalıyorsun.
Birinin duasında
adın geçiyorsa...
Belki.
Gurur da tuhaf şey.
İnsanın canını yakıyor
ama bırakmak istemiyor.
Bir “özür dilerim”
diyorsun içinden.
Dilinin ucuna kadar geliyor.
Sonra geri çekiyorsun.
“Yok,” diyorsun.
“Ben niye söyleyeyim?”
İşte tam orada
bir şey kaybediyoruz.
Belki bir dostluğu.
Belki bir sevgiyi.
Belki yıllarımızı.
Sonra akşam oluyor.
Ev sessiz.
İnsan yatağa yatıyor.
Ve o söylemediği cümle
yanına yatıyor.
Uyutmuyor.
Sabah kalkıyor.
Yine aynı gurur.
Yine aynı sessizlik.
Böyle böyle
ömrümüzden parçalar gidiyor.
Bazen annemin aramasını
sonra açarım diye kapatıyorum.
Sonra bir şey oluyor
ve insanın içi sıkılıyor.
“Ya bir daha arayamazsa?”
Bu düşünce
çok kısa sürüyor.
Sonra başka bir işe dalıyorum.
İnsan böyle.
Kendi ölümünü bile
beş dakika sonra unutuyor.
Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi.
Sanki anneler
hep arayacakmış gibi.
Sanki babalar
hep aynı koltukta oturacak.
Sanki dostların
hep telefonun öbür ucunda olacak.
Değil.
Hiçbiri öyle değil.
Ama bunu
aklımızda tutamıyoruz.
Bir gün
ben de olmayacağım.
Bunu yazmak bile
garip.
Ben de.
Sen de.
Şu sokaklar
bizsiz devam edecek.
Sabah olacak.
Fırın açılacak.
Birileri işe yetişecek.
Bir çocuk okul çantasını sürükleyecek kaldırımda.
Bir kadın pencereden
halı silkeleyecek.
Bir adam çayını karıştıracak.
Hayat...
Hiçbir şey olmamış gibi
devam edecek.
Biz olmayacağız sadece.
Bunu düşününce
insanın bütün kavgaları
biraz küçülüyor.
Hepsi değil.
Ama çoğu.
Ben artık
her şeyi düzeltmeye çalışmıyorum.
Bazı insanlar
beni yanlış anlayacak.
Bazıları
haklı olduğumu hiç düşünmeyecek.
Olsun.
Herkesin beni anlaması
gerekmiyor.
Ama kırdığım birinin
gönlünü almak için
biraz uğraşabilirim.
Birini özlediysem
aramaktan utanmayabilirim.
Seviyorsam
belli edebilirim.
Hepsi bu.
Büyük laflar değil.
Bir telefon.
Bir kapı.
Bir çay.
Yan yana oturmak.
Bazen konuşmadan.
Gece olunca
insanın aklına çok şey geliyor.
Herkes uyuyor.
Saatin sesi var sadece.
Bir de dışarıdan
uzakta geçen bir araba.
İnsan o saatlerde
kendine karşı dürüst oluyor biraz.
Kimi kırdın?
Kimi özledin?
Kime kızgınsın hâlâ?
Kimin adını duyunca
için burkuluyor?
Sonra bir sürü yüz geliyor aklına.
Bazıları çok uzak.
Bazıları hâlâ yakın.
Bazıları için
yapacak hiçbir şey yok artık.
İşte en kötüsü bu.
Bazı özürlerin
zamanı geçiyor.
Bazı sarılmaların.
Bazı “seni seviyorum”ların.
İnsan bunu
başına gelmeden anlamıyor.
Yarın öleceğimizi bilsek
belki daha az kırardık birbirimizi.
Ama mesele
yarın öleceğimizi bilmek değil.
Mesele...
Bilmiyorken de
bir gün öleceğimizi unutmamak.
Ben bunu
her gün hatırlayamıyorum.
Unutuyorum.
Kızıyorum.
Alınıyorum.
Bazen ben de
gereğinden fazla konuşuyorum.
Bazen susuyorum.
Bazen özür dilemem gerekirken
başımı çeviriyorum.
İnsanım sonuçta.
Eksik.
Biraz inat.
Biraz korkak.
Biraz da
geç anlayanlardanım.
Ama artık
bazı şeyleri eskisi kadar
içimde tutmak istemiyorum.
Çünkü taşıdıkça
ağırlaşıyor.
Birine kızıyorum,
aslında kendi içimde
ona yer açıyorum.
Yıllarca.
Ne gerek var?
Bir gün
benim de arkamdan
“iyi biriydi” derler mi bilmiyorum.
Belki derler.
Belki de
hiç kimse bir şey demez.
Ama bir insanın
hayatında güzel bir yere
dokunmuşsam...
Bir gün
bir şarkı duyup beni hatırlarsa biri,
bir sokaktan geçerken
“burada birlikte oturmuştuk” derse,
bir çayın buharında
eski bir konuşma gelirse aklına...
Bana yeter.
Çünkü insan
bazen öldükten sonra değil,
yaşarken de
birilerinin hafızasında yaşamaya başlıyor.
Şimdi düşünüyorum da...
Ne çok şeyi
yarına bırakmışız.
Aramayı.
Konuşmayı.
Sarılmayı.
Affetmeyi.
Gitmeyi.
Dönmeyi.
Bir “hakkını helal et” demeyi bile.
Yarın...
Sanki cebimizde taşıdığımız
garantili bir şeymiş gibi.
Değil.
Bazen yarın olmuyor.
Bazen insan
bir akşam eve dönmüyor.
Bazen telefon çalıyor.
Bazen bir haber geliyor.
“Ölmüş.”
Ve o iki kelime
insanın bütün “yarın”larını
elinden alıyor.
O yüzden bugün...
Çok büyük şeyler yapmayacağım.
Dünyayı kurtarmak gibi
bir derdim yok.
Herkes beni sevsin
onu da istemiyorum.
Sadece...
Kırdığım varsa
gönlünü almak istiyorum.
Özlediğim varsa
sesini duymak.
Sevdiğim varsa
bunu saklamamak.
Bir insanın yanında
beş dakika daha oturabiliyorsam
oturmak.
Çay soğuyorsa
soğusun.
İş bekliyorsa
biraz beklesin.
Çünkü bazı insanlar
beklemiyor.
Bazı insanlar
bir daha gelmiyor.
Ve bazı şeyler
bir daha söylenemiyor.
Bir gün
ben de gideceğim.
Nasıl olacağını bilmiyorum.
Nerede olacağımı da.
Belki yağmur yağacak.
Belki güneş.
Belki kimsenin umurunda olmayacak.
Hayat böyle.
Ama giderken
arkamda yarım kalmış
çok fazla insan bırakmak istemiyorum.
Biraz eksik kalırım,
biraz yanlış anlaşılırım,
biraz da
hatalarım olur.
Olsun.
Yeter ki
birilerinin kalbinde
ağır bir taş olmayayım.
Yeter ki
bir gün adım geçtiğinde
birinin içi daralmasın.
“İyi ki tanımışım”
diyen biri olursa,
tamam.
Gerisi...
Gerisi toprak zaten.
Şimdi telefon elimde.
Bir isim var ekranda.
Uzun zamandır
aramadığım biri.
Parmağımın ucunda
o küçük yeşil tuş.
Bilmiyorum.
Arasam mı?
Aramasam mı?
Gururum yine bir şeyler söylüyor.
Ama bu sefer
onu çok dinlemeyeceğim.
Çünkü yarının
bana borcu yok.
Bunu yeni anlıyorum.
Belki yarın gelir.
Belki gelmez.
Ama bugün...
Bugün hâlâ buradayım.
Ve sen de.
O yüzden
şimdi arayacağım.
Ne diyeceğimi bilmiyorum.
Belki sadece:
“Nasıl oldun?”
diyeceğim.
Belki sesim titrer.
Belki sen susarsın.
Olsun.
Bir yerden başlamak lazım.
Çünkü insan
son nefesinde
en çok söyleyemediklerine üzülüyor.
Ben artık
bazı cümleleri
ölümden sonraya bırakmak istemiyorum.
Yarın çok geç olabilir.
Hikmet Metin ÇavdarKayıt Tarihi : 29.08.2026 17:06:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!