Gökyüzü masmavi ve berrak
Kuşlar şen şakrak ötüyor
Bu sabah bir güzellik var havada
Erguvanlar güller tomurcuklanıyor
Bir başka kokuyor toprak
Arılar kelebeklere eşlik ediyor
Bir Van Balığı
İstikbali için
Çırpınır durur
Balıkbendi'nde
Aklından geçirir
Onu bir martı
Evet burnumun direği sızladı
Yüreğimin damarı çatladı
Nefes alamadım belki
Fakat gerçekten bil ki
Bu sevda burada bitti...
Yüreğim Afrika sıcağı,
Mevsim bağbozumu.
Alışamadı içimdeki çocuk,
Yalancı büyüklüğe.
Büyüklük sizin olsun,
Verin bana çocukluğumu…
Eskiden, gökyüzünün en berrak olduğu, nehirlerin bereketle aktığı bir diyar vardı. Bu ülke, taşın toprağın bile huzurla uyuduğu, adalet terazisinin şaşmadığı bir altın çağ yaşıyordu. Ancak zamanın çarkı dönerken, kader bu toprakların üzerine talihsiz bir gölge düşürdü: Başa, liyakatten nasibini almamış, basireti bağlanmış bir sultan geçti.
Sultanın sarayı, kısa sürede bir yetenek mezarlığına dönüştü. Bilgeler, ahlak sahipleri ve ülkenin gerçek mimarları saraydan sürgün edilirken, yerlerini dalkavuklar, beceriksizler ve hırsızlar doldurdu. Yiğitler toprağın bağrına emanet edildi, hakikatin sesi olan alimler ise zindanların rutubetli ve karanlık duvarları arasına mahkûm edildi.
Bu alimlerden biri, hüznü bir pelerin gibi omuzlarına almış, zindanın taş duvarlarına bakarak günlerini geçiriyordu. Onu asıl yaralayan, zincirlerinden ziyade dışarıdaki sessizlikti. Halk, her gün bir parça daha küçülüyor, haksızlığa karşı kör, zulme karşı dilsiz kalıyordu. Ancak alim, kalbindeki o ince umudu hiç söndürmedi. Her sabah, güneşin ilk ışıkları zindan demirlerinden süzüldüğünde kendi kendine fısıldardı: "Bugün uyanacaklar. Kahramanlarına, alimlerine ve kendi onurlarına sahip çıkacaklar."
Bir gün, zindanın ağır kapısı gıcırdayarak açıldı ve içeriye halktan biri, sıradan bir adam atıldı. Adam, köşede oturan yaşlı alimi gördüğünde, gözlerinden boşalan yaşlara engel olamadı. Hıçkırıkları zindanın duvarlarında yankılanıyordu.
Alimin kalbi, aylardır beklediği o müjdeyle hızla çarpmaya başladı. "İşte," dedi içinden, "Nihayet birisi haksızlığın farkına vardı! İçinde bir vicdan kırıntısı taşıyan, bir alimin zindana atılmasının utancını hisseden biri çıktı."
Umudu, bir bahar çiçeği gibi yeniden yeşerdi. Yavaşça ve şefkatle mahkumun yanına sokuldu, elini onun omzuna koydu. Sesinde, yılların verdiği yorgunluğun yanında, bir uyanışın heyecanı vardı:
Ka beje min Xalo, Xalê Zanyar
Ma Mem dîn ne bu ji bona Zînê
Beko qelemokek reş ne bu
nawbenda evînîyi
De Xalo fırek di wexwe çaya revok,
Bê keşîne qelünaxwe.
Ve İki damla gözyaşı süzülür
Göz pınarından,
Karışır yağan yağmura.
Hıçkırmanı gök gürültüsü bastırır,
Bir duyan olmasın diye.
Sonra Yağmur hızlanır
Yağmur Gözlüm
Bu kaçak çayı diyorum
Seninle içmek vardı
Koyu bir Muhabbet deminde
Mus'af gibi
Yağmur gözlüm,
Akasyalar çiçek açarken de,
Yaprak dökerken de
Hep sevdim.
Cemreler düşerken de,
Mevsimler değişirken de,
Yağmuru olmayan
Bulutlar gibiydin
Sadece sesten
Gürültüden ibarettin
Ne bereketin vardı
Ne de meymenetin...




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!