Eskiden, gökyüzünün en berrak olduğu, nehirlerin bereketle aktığı bir diyar vardı. Bu ülke, taşın toprağın bile huzurla uyuduğu, adalet terazisinin şaşmadığı bir altın çağ yaşıyordu. Ancak zamanın çarkı dönerken, kader bu toprakların üzerine talihsiz bir gölge düşürdü: Başa, liyakatten nasibini almamış, basireti bağlanmış bir sultan geçti.
Sultanın sarayı, kısa sürede bir yetenek mezarlığına dönüştü. Bilgeler, ahlak sahipleri ve ülkenin gerçek mimarları saraydan sürgün edilirken, yerlerini dalkavuklar, beceriksizler ve hırsızlar doldurdu. Yiğitler toprağın bağrına emanet edildi, hakikatin sesi olan alimler ise zindanların rutubetli ve karanlık duvarları arasına mahkûm edildi.
Bu alimlerden biri, hüznü bir pelerin gibi omuzlarına almış, zindanın taş duvarlarına bakarak günlerini geçiriyordu. Onu asıl yaralayan, zincirlerinden ziyade dışarıdaki sessizlikti. Halk, her gün bir parça daha küçülüyor, haksızlığa karşı kör, zulme karşı dilsiz kalıyordu. Ancak alim, kalbindeki o ince umudu hiç söndürmedi. Her sabah, güneşin ilk ışıkları zindan demirlerinden süzüldüğünde kendi kendine fısıldardı: "Bugün uyanacaklar. Kahramanlarına, alimlerine ve kendi onurlarına sahip çıkacaklar."
Bir gün, zindanın ağır kapısı gıcırdayarak açıldı ve içeriye halktan biri, sıradan bir adam atıldı. Adam, köşede oturan yaşlı alimi gördüğünde, gözlerinden boşalan yaşlara engel olamadı. Hıçkırıkları zindanın duvarlarında yankılanıyordu.
Alimin kalbi, aylardır beklediği o müjdeyle hızla çarpmaya başladı. "İşte," dedi içinden, "Nihayet birisi haksızlığın farkına vardı! İçinde bir vicdan kırıntısı taşıyan, bir alimin zindana atılmasının utancını hisseden biri çıktı."
Umudu, bir bahar çiçeği gibi yeniden yeşerdi. Yavaşça ve şefkatle mahkumun yanına sokuldu, elini onun omzuna koydu. Sesinde, yılların verdiği yorgunluğun yanında, bir uyanışın heyecanı vardı:
— "Gözyaşlarını sil evlat," dedi alim, titreyen bir sesle. "Seni bu kadar derin sarsan, bu zindanda gördüğün hangi haksızlık? Nedir bu kadar ağlamana sebep olan şey?"
Adam, başını kaldırdı; gözleri yaşlı ama zihni bambaşka bir dünyanın esiriydi. Burnunu çekerek derin bir iç geçirdi ve saf bir üzüntüyle cevap verdi:
— "Valla beyim," dedi, "senin sakalını görünce kendi kendime duygulandım. Benim evde bir tekem (keçi) vardı; onun da tıpkı senin gibi uzun, beyaz sakalları vardı. Seni görünce birden onu hatırladım, özlemime yenik düşüp gözyaşlarıma hakim olamadım."
Alimin gözlerindeki o son ışık, bir mumun söndüğü gibi sessizce kaybolup gitti. Zindanın taş duvarları, dışarıdaki halkın vurdumduymazlığından daha ağır bir şekilde üzerine çöktü. O an anladı ki; toplumu uyandıracak olan şey sadece bir zulüm değil, o zulmü anlayacak bir idrak seviyesiydi. Ve o seviye, bir tekeden daha aşağıya düşmüştü.
"Halk, hakikati göremeyecek kadar kendi küçük dünyasına ve alışkanlıklarına hapsolmuşsa, dışarıdaki büyük felaketler onlar için sadece birer anıdan ibaret kalır. İnsan, kendi dünyasındaki detaylara gösterdiği özeni, toplumsal adalet ve hakikat için göstermediği sürece, esaret sadece zindanda değil, vicdanlarda devam eder."
Şükrullah YAVUZER
Kayıt Tarihi : 30.06.2026 18:33:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!