Eyy yâr...
Zamanın parmak uçlarından süzülen o ince sızı,
Bir hayâle dem vurmak gibiydi seni düşünmek.
Dışarıda ayazın kestiği, sokakların sustuğu soğuk bir günde,
Sadece senin karşında oturup,
Buharı tüten sıcacık çayı yudumlamak vardı ya...
Hani o fincandan yayılan sıcaklığın ellerime sığınması,
Senin varlığının ruhuma dokunması...
Hayâl işte...
Gözlerine bakıp, o uçsuz buçaksız derinliğine,
Sanki bir nehrin denize kavuşması gibi içine akacaktım.
Sen bana o hiç bitmesin istediğim masumiyetle gülümserken,
Zamanı bir kum saati gibi tersine çevirecektim.
Bir yudum çay, bir yudum sen içecektim sessizce;
Ruhum doyacaktı, sesim kısılacaktı mutluluktan.
Dedim ya yâr... Hayâl işte.
İnsanız nihayetinde; etten, kemikten ve en çok da özlemden...
Ne o kurduğum büyülü hayâlden vazgeçebiliyorum,
Ne de her nefesimde soluduğum senden.
Sen yanımda olmasan da, boş kalsa da o sandalye;
Penceremden baktığımda manzaram sen,
Elimdeki bardağın demi sen,
Kalbimi yakan o koca sevdam sen...
Ben, ben olmaktan çıkıp tamamen sen iken,
Yeryüzündeki tek gerçek bu aslında.
Sen hâlâ bir gölge gibi, bir fısıltı gibi hayâlsin bende.
Ulaşılamayan o zirve, dokunulmayan o kutsal emanet...
Ama bir ihtimal besliyorum göğsümün sol yanında;
Belki diyorum...
Belki bir gün, ben de olurum sende.
Belki senin de çayında benim kokum,
Senin de hayâlinde benim yüzüm belirir.
Hayâl işte bu ya...
Bitmeyen, tükenmeyen, bizi ayakta tutan o son kale.
Kayıt Tarihi : 12.05.2026 02:03:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
O küçük kafenin köşesinde, buğulu camın arkasında bir ömürlük bir sahne gizliydi. Kadın, parmak uçlarını ısıtan son sıcaklığı da içine çekti. Karşısındaki sandalyede oturan o görünmez hayâle son bir kez baktı. Gözlerinde ne bir sitem ne de bir öfke vardı; sadece şiirindeki o derin kabulleniş: "Sen hâlâ hayâlsin bende." Kadın ağır ağır ayağa kalktı. Hırkasını düğmeledi, dışarıdaki ayaza hazırlandı. Kendi bardağı boştu, bitmişti. Ama onun için söylediği, hiç dokunulmamış olan o ikinci çay... O hâlâ orada, masanın tam ortasında, yavaş yavaş dumanını kaybederek soğuyordu. Garson masaya yaklaşıp bardağı almak için hamle yaptığında, kadın nazik bir el hareketiyle onu durdurdu. "Lütfen," dedi sesi titreyerek ama kararlı, "Biraz daha kalsın. Belki içilmemiş bir çayın hatırına, hayâller gerçeğe borçlanır." Çantasına uzandı, masaya bir miktar para bıraktı; iki kişilik çay parası, bir kişilik yalnızlık bedeli... Arkasına bakmadı. Bakarsa, o sandalyenin boş olduğunu bir kez daha görecekti. Oysa o, onu orada, gülümserken bırakmak istiyordu. Kapıyı açtığında yüzüne çarpan sert rüzgar, gözlerinden süzülmek üzere olan o tek damlayı kuruttu. Sokağın kalabalığına karışırken, dudakları belli belirsiz kıpırdadı: "Manzaram sen, çayım sen... Ben şimdi gidiyorum ama sen bende kalıyorsun. Belki bir gün, ben de sende olurum." Arkasında soğumuş bir bardak çay ve hiç yaşanmamış ama asla unutulmayacak bir hatıra bıraktı. Hayâl işte... Bazı hayâller, yaşanmadığı için sonsuz kalırdı.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!