Yıl iki bin beş, ağustos ayının onu, Beklenilen günlerden bir Çarşamba günü. Artık dünyaya gözlerini açıyordu, Her tarafa sevinç, mutluluk saçıyordu.
Sevgi hastanesinde bir sevgi yumağı, Geldi evlerine, oldu neşe kaynağı. Sanki evin balı, şekeri ve kaymağı, O idi, herkese çok tatlı geliyordu.
Çakmak, çakmak gözleri, ufacık elleri, Bir başkaydı ağlamaları, gülmeleri, sevgi saçıyordu bütün hareketleri. Dikkatle izleniyor ve seviliyordu.
Hastanede anneye, babaya soruldu, Adı onun Ahmet Emre diye konuldu. Gün geçtikçe Ahmet Emre açan gül oldu. Hısım akraba onu çok çok seviyordu.
..
Sivas kongresinin yurttaki akisleri
Parladı Ankara'da sönmez bir güneş oldu
Kesildi artık yer yer korkakların sesleri
Millet hükümetiyle bugün barışık oldu
Cumhuriyetin bugün temelleri atıldı
Türk devrimleri bugün kuruldu yurdumuzda
..
Keskin kılıç kında gerektir.
Kesmeyene kın ne gerektir.
Bileğini alır taştan, kılıç
Bileğini sen büktürme hiç
Keskin bakışla yarası kanadı.
..
Kuranı okuyup namaz kılanlar
Kuranda yazarmı insana kıymak
Sivas kan ağlıyor uyanıp bakın
Kuranda yazarmı insana kıymak
Kuranda yazarmı insanı yakmak
Yüz dört kitap haktır allah yazdıysa
..
Bugün:
Bir ferahlık, bir vurdumduymazlık...
Bugün:
Bir umut ki sorma, geleceğe dâir...
Bugün:
Sıyrılıp kederden ulvî bir arınmışlık...
Bugün:
..
Bir gece karanlığında,denize açıldı gemi
Etraf,ses vermez,çok derin bir uykuda seyretmekte
Uzaklaştıkça,ışıkları yanıp söndü geminin
Bandırma,Samsun açıklarına gelen,Türk tarihti
İlk adım atıldı,mekan Samsun,zaman Mayıs idi
Mustafa Kemal,beyaz bir sayfa açıyordu bize
..
Karlı dağlar karanlığın bastı mı
(Karlı dağlar karanlığın kalktı mı)
Kahpe felek ayrılığın vakti mi
Karlı dağlar ne olur ne olur
Asker ağam gelse yarelerim ey olur ey olur
Bir bulut kaynıyor Sivas elinden
..
Tırnaklarıma bakarken, etrafı surlarla çevrili bir kaleden, kulağı göğün tavanına dayalı bir dünyaya uzanıyorum. Cüssem eskimiş bir ceket gibi, soframdaki sıcak çorbanın içindeki kaşığın sapına yığılıp kalıyor. Kalaylı tasların yansıttığı ışık, iliklerime çörekleniyor. Mecbur tutulduğum mekânlarda ruhsuz dolaşan bedenim, cibilliyet sırlarına vakıf olmak için sazlıkların sözünden mehteran marşlarının nakaratında ders dinliyor. Ney üflemelerine rastlıyorum, Mevlana’dan. Metruk bakışlı kır sofileri, tepemdeki dumanı sezercesine yüreğime su serpiyorlar. Sükûn helvasını paylaşan dervişler, öğünlerine buyur ediyorlar beni.
Saadet hanelerinde ikamet eden insanların yüzüne, tatlı bir tebessüm nuru döşenmiş. Tinimin gırtlağı kuruyor, lebiderya konakların dam ve duvarlarında kuş evleri ve evleri çepeçevre kuşatan botanik güzellikler. Muzaffer edalı gılmanlar, müvekkilleri namı hesabına kudret bankalarına gam verip vefa tuzu yalıyorlar. Sevgililer, sevdasından muzdarip olduğu eşlerinin avuçlarından kevseri yudumluyor. Devekuşlarına eyer döşenmiş, akşamla sabah arasında bir ikram alacağı olanlar, bakış hızına müsavi gidip geliyor. Burası da bir yamaç ve bütün bu anlatılanlardan çok daha mükemmeli şu kaldırım taşında oturan kimsenin yüreğindeki âlemde yaşanıyor.
3o bin aç ı birkaç yıl doyuracak değerler vererek uzay turu yapan faniye gam. Ben açlığı ve sefaleti düşünürken, lüks içinde yaşıyorum! Üstelik o dünyanın kimyasını kullanıp altınlarını elde etse yinede “Sidre-i Münteha’yı” göremez. Fezadaki yolculuğun amacı yeni bilinmeyenlere ulaşmaksa, yediğin içtiğin yurdun düşkünlerini dik tutamadıktan sonra, biriktirdiğin sermayeyi kimlere keşide ediyorsun? Sormayacağım; Tırnaklarımdaki bulutları süzerken, hangisi yaşamaktır? Diye.. Son gördüğümde bir eli yağda olanlar, dünyanın bekâretine tecavüz planlarını düşlüyordu. Dün, azgınlıklarından dolayı helak olan kavimlerin kıssasını okuduğumda, tüylerim havadaki statik elektriğe kontak kurdu. Ya çok nemli soluyorum veya kâbuslarımın kapısı ardına kadar açık.
Ayağı takılıp düşmüş veya düşürülmüş bir kimsenin doğrulmaya çalışması tehdit olarak algılanabilir! Kara Afrika’yı yüz yıllardır sömüren emperyalistler, o siyahî yekûnun bilgiden hissedar olmasını ve önünü görmesini asla arzu etmezler. Aydınlanan zihinlerin, haksızlığa geçit vermeyeceklerini bildiklerinden dolayı, doğanın güzellikleri ile beledikleri zehri, belleklerine enjekte ederek uyuturda uyuturlar. Bir Habeşli sıvacı diyordu, sırtı Cebel Ömer’e dönük; ”Kâbe’yi zenciler yıkacak! ” Üzerine reva görülen zulmün bir zayıf yerinden fırlayıp kalkarak, önüne ne gelirse (hafazanallah) yakıp yıkacak. Dönüp bana da sormuştu; Siz bizim ekmeğimizi çalarak refah içinde yaşayanları, batıyı taklit ediyor musunuz? .. O günden sonra kıblegahın önünde bir muhterem beni ikaz etmişti; “Okumak sünnet dinlemek farzdır”, diye..
..
Edirneden Ankaraya, Ardahan'a
Hataydan Malatya ve Trabzon'a
Sıvas, Tokat'tan ta Erzincan'a,
Dalgalansın bayrağım oralarda.?
Yobazlar! onun adı, 'Anadolu'.
Her bir yanı yiğitlerle dolu,
..
ATAMI ANLATAMAYIZ
Tanrım aldı bedeni rahat uyu ebedi
Göremedik sizleri ilkenle gördük seni
Yoktur eşin benzerin yoksul fakir erlerin
Matarada suyu yok tüfekte mermilerin
..
Atatürkçü düşünce 'Modernleşme' progra¬mıdır. Yirminci yüzyılda yaşadığımız ulusal kur¬tuluş hareketinin temeli ve ürünü olarak bilindi¬ği Türk aydınlarınca kabul edilmiş sistemdir.
Bu sistemde hak ve sorumluluk ilkesi yatar. İnsanca yaşamanın idealleri ile donatılmış dü¬şünce birliğidir. İnsan, biricik varlık olarak görü¬lür. İnsan olarak temel hak ve sorumluluğun kay¬nağını oluşturur. Yaşama hakkı, tüm hakları bünyesinde saklar. Haklar ve sorumluluk arasın¬da doğru orantı çizmektedir. Ne denli hak varsa bir o kadar sorumluluğun bulunduğunu unut¬mamak gerekir. Temel özgürlük kavramını içe¬ren Atatürkçü düşünce akılcı, barışçı, ilerleme¬cidir. O'nun koyduğu esas Türk Milleti'ni çağ¬daş uygarlığın üstüne çıkarmaktır. İnsan olma, millet olma, devlet olma davası Büyük Önder'in ana düşüncesi idi. Bunu da gerçekleştirerek ay¬dın Türk gençliğine emanet etmiştir. Bu bir dev¬rim hareketi olup sürekliliğini çağdaş temel üze¬rine oturtmuştur. Tam bağımsızlık Atatürkçü¬lüğün ruhunda muhafaza edilmektedir. Her tür¬lü emperyalizme karşı, askeri, kültürel, siyasal, ekonomik, eğitim, toplumsal yaşam alanlarında Türk insanının duyarlı olmasını istemektedir. Geçmişin dinamizmi ile geleceğin idealinin mille¬te güç kazandıracağını çok iyi bilmekte olan Ulusal Mücadele'nin Muzaffer Kahramanı Atatürk, bölünmez bütünlüğü, milletin birlik ve beraberliği önemli nitelik olarak görmekte idi. En büyük eseri Türkiye Cumhuriyeti Devletidir. Cumhuriyetçilik, Milliyetçi¬lik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik Ata¬türk Düşüncesinin bütününü oluşturmaktadır. Samsun'a çıkışının ardından Amasya genelgesi, Erzurum ve Sivas Kongrelerine karşı oluşan iç isyanlar, padişahın aciz tavrı, en güçlü ordula¬rıyla ülkemizin işgalini gerçekleştirmeye çalışan emperyalistlere örgütlü direniş, zaferle sonuçlanan Modern Türk Devletini oluşturmuştur.
O'nun ilke ve inkılâplarını gözardı ederek başka ufuklarda mutluluğu arayanlar mutlaka kendi hesaplarına, çıkarlarına, gericiliğe bunun ardından kargaşa ve yokluğa susayanlardır. Millet egemenliğine dayanan, laiklik, hoşgörü, barış, diyalog, uzlaşma, akılcı, çağdaş, milli ve modern programın adı olan Atatürkçülük düşüncesi bölünmez bütünlüğün, birlik ve beraber¬liğin bir ifadesi olarak gördüğümüz ve hiç bir ideolojiyi kabul etmeyen yirminci asrın yüksek düşüncesidir.
Atatürkçülük ilkesinde halkın egemenliği esastır. Önemli olan halktır. Onun için ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ ilkesini koymuştur. Çağdaş ve ileri düzeyde bir yönetim biçimi olan demokrasi bilinci ruhumuza işlemiştir. Bu millet tüm kuruluş ve kurumlarıyla anayasamızın başlangıç ibaresi ile 1’den 12. maddesine kadar olan hükümlerin değişmez biçimini sindirmiş durumdadır.
Bir insan veya aile ıssız bir adada yaşayamayacağı gibi bir ulus da dışa kapalı, uluslar arası ilişkilerden mahrum yaşayamaz. Ulu önderin “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesi bugünün ve yarının insanına ışık tutmaktadır. Bunun için barış, huzur, hakkaniyet, hoşgörü, sevgi ve saygı toplumların yaşamında önemli yer almalıdır. Dünya artık küreselleşmeye ve milletler topluluğu yoluna girmektedir. Bizler bu konuda kayıtsız kalamayız. Ancak ulusal bağımsızlık, egemenlik, insan haklarına saygı, eşitlik, hoşgörü ve etik düzeyde yaşamın süreci herkesçe beklenir.
Milletin yaşam omurgasını oluşturan yasama, yürütme ve yargı erkleri çalıştığında ulus esenliğe ulaşır. Ülkemizde çok şükür ki bu kuvvetler ayrılığının çalıştığını görüyoruz. Hiç kimse ne Atatürk’ün, ne dinin, ne de başka şeylerin arkasına sığınarak macera peşinde koşmasın. Devletimiz dimdik ayaktadır. İç ve dış mihrakların kişisel çıkarlarına bu millet rağbet göstermeyecektir.
..
Akşam oldu;
Gün aştı yine dağların ardına,
Fırtınada sönen umutlar gibi,
Gönlümü sarar,
Rengi pembe iken,
Kararan bulutlar.
..
……… Sınıfsız, savaşsız, sömürüsüz bir dünya ve ülke için işçi ile kentlerde, köylü ile kırsalda, biz öğrencilerin önderliğinde verilecek halk savaşının ardından sosyalizmi kurmaktı ütopyamız… Ne işçi ile işçi, nede köylü ile köylü olmayı beceremediğimiz, ama bir dilim ekmeğimizi üniversite ve yurtlardaki yoldaşlarımızla yürekten paylaştığımız yıllardı… İnsan gibi, kadın gibi, adam gibi… Melike Demirağ’ın ‘’ARKADAŞ’’ı o yıllardan yüreğimize çıkmamak üzere yerleşmişti…
……… Emek en yüce değerdi ve bu yüzden işçi, şoför, memur, esnaf, subay olan babalarımızın yolladığı, emeklerinin bir bölümü olan para ile birkaç gün idare olurdu ancak, bu yüzden komün öğrenci hayatının içinde, kendimizi kurtaramadan ülkeyi kurtarmaya soyunmuştuk ve bir türlü giyinemedik halkım, işçim, köylüm ile… Tunceli’de Ali, Artvin’den Cemal, Hicran, Kastamonu2dan Hayati, İhsan, Kıbrıslı Zeki, Tekirdağ’dan Gülfer, Gülser, Diyarbakır’dan Fikret, Gaziantep’ten Fuat, Laz Servet, Malatyalı Ahmet, Erzurumlu Salih, İzmirli Metin, Reha, Balıkesirli Sevtap, Manisalı Ekrem, Adana’dan mensalı demirci Mehmet ve daha nice güzel, nice yürekli insanlar… Akademik, demokratik mücadelemizin kısa soluklu bir-iki saat arasında, Kumkapı’da tahta masa, sandalyeli bir çay bahçesinde mola verirdik, elimizde ince belli çay bardaklarıyla… Yan masada bizi tanımızdan gelen içimizden biri, elinde ince belli bardak belki yoktu ama gazete okur gibi yaparken, belinde bizi koruyan silah olurdu… Suların İstanbul’da kesik olduğu, kayık kiralayıp Kumkapı’dan açılarak denize girip banyo yaptığımızı zannettiğimiz ve bizi koruyan silahı denize düşürdüğümüz yıllardı…
……… Vefa, bozasını tatmadığım ama karşısında ki Unkapanı’nın surlarına yazı yazmamız istendiğinde, tehlikeli ve yakalanma riskinin yüksek olduğunu dile getirmek, korkaklık, mücadeleden kaçmak olduğundan gece yarısı hazırdık boya ve fırçalarımızla… En yiğit yoldaşlarımızdan biriydi ilk kurşunu sol ayak bileğine alan Hayati ve ömür boyu o kurşunun ayağını sakat bırakacak olmasına aldırmadan… Çapa’da bir hafta ranzaya zincirli, ardından Bayrampaşa cezaevi ve ömür boyu sekecek bir ayak…‘’Günler ağır, günler ölüm haberleriyle geliyor’’ du… Lalelide Mustafa, Kadırgada Ahmet aynı hafta içinde ‘’sizde halk çocuğusunuz, ateş etmek istemiyoruz ‘’ demeseler, mavi berelilerin kurşunlarıyla can vermeyip, bugün belki hayatta, aramızda olabileceklerdi…‘’En güzel dünyaları yaktık ellerimizle / Ve bundan dolayı biz unuttuk bağışlamayı’’… Profesör, gazeteci, işçi, memur, sendikacı, parti il-ilçe başkanları, demokrat kamu görevlileri katlediliyor, ta o yıllarda polis teşkilatının İslami faşistlerin eline geçmesini seyreden başbakan, ‘’bana milliyetçiler suç işliyor dedirtemezsiniz’’ diyerek ülkenin bugüne gelmesine o günden zemin hazırlıyor ve bugün Güniz sokakta eli öpülüyor, oysa ona öptürülecek o kadar şey varken… Yurt içindeki sinemalarda seks furyasıda onun döneminin ürünüydü…
……… Teknolojinin olmadığı yıllardı, her katliam ve demokratik haklarımız için koyduğumuz korsam mitinglerin ardından coplanır, dağıtılır, kime ne olduğunu bilemez, ertesi gün okul ya da yurtlarda kayıplarımızı, kaybedilenlerimizi öğrenir, bir sonraki korsana kadar hıncımızı marşlar, devrimci türkülerle bilerdik… Sivas, Çorum, Yozgat, Maraş ve ülkenin dört bir yanından, camilerinin tuvaletleri korkunç bir şekilde pis olan ülkemden, Alevilerin- komünistlerin camileri saldırdığı iddia edilir, çocuklar dahi katledilirdi namazdan çıkan caniler ve saldırmaya her an hazır silahlı sivil komandolar tarafından… Her şeye provokasyon denir ama her zaman ölenler aleviler-devrimciler-demokratlar olurdu… Provokasyon diyenler kol kolaydı ne yazık ki… Burunlarının dibinde olmuştu Bahçelievler ve Mamak katliamları ama milliyetçiler suç işlemiyor, yakalanan katiller silahları, bombaları hangi partinin tilki ocaklarından aldığını itiraf ediyor devlet, emniyet bir türlü harekete geçemiyordu… Çünkü hep ‘’Devlet dersinde öldürülüyorduk’’… ‘’Şişli meydanında üç kız / vuruldular güpegündüz / biri Çiğdem biri Nergis / vuruldular güpegündüz ‘’diyen Ruhi Su, yurtdışına çıkış yasaklıydı ama M.Ali Ağca askeri cezaevinden elini sallayarak, poz vererek kaçtı, Demirel sustu, suç işlemezdi çünkü milliyetçiler, katiller, caniler…
..
Nefes alıyorum her kurşun gibi
Bazen koşuyorum paletlerimle
Korkudan sinen bir tavşan gibi
Olmadım,savaştım,yok ellerimle.
Kimi bombalandı evlerimizin
Kimi kurşunlandı belki günlerce
..
Seyda bulbul olduk Sivas ilinde
Derdimizi gule doktuk Pir Sultan
Sairlerin ozanlarin dilinde
Turkuleri tele doktuk Pir Sultan
Hepimiz bir candik et ile tirnak
Ayrilmadik kenetlendik Pir Sultan
..
Ne kadar da güzel olsa gözleri,
Yalansa sevgisi gönül ne yapsın.
kedermiş bedeli onu sevmenin.
Aşk sarhoşu olmuş gönül ne yapsın.
Hayatım mahvoldu sevgi uğruna,
Acılar kuruldu gönül tahtına.
..
Yatan karı yatan karı
Yer yutar yatan karı
Karı güneş eritir
Yiğidi yatan karı
Yer beni yer beni
..
Denizde bata bata
Samsun a çıktı Ata
Memleketi kurtardı
Kurşunu ata ata
Mola verdi Havza da
İhtarı Amasya da
..
BİR BAŞKA DÜNYAM
Çöker akşamları gönlüme bir hüzün,
Sarar ufkumu bir kızıllık sessizce,
Bir de sensiz dünyanın dönüşünü düşün,
Başımda onun gibi dönüyor işte...
..
Hani dertler engel olsa,
Benden önce sen yıkardın.
Ben severdim bana kalsa;
Ayrılığı sen çıkardın.
Son verdiysen bu sevgiye,
Bu sebepsiz ahın niye?
..



