Geceydi…
Ama öyle bildiğin gecelerden değil.
Sessizliğin bile üşüdüğü, duvarların bile insanın içine baktığı gecelerden…
Kadın, ince bir battaniyeyi iki çocuğunun üstüne çekip pencerenin önüne oturdu. Sobada ateş yoktu. Zaten üç gündür yoktu. Çocuklar uyurken daha az acıktıkları için erken yatırılmıştı. Küçük olanın dudakları kurumuştu. Uyumadan önce annesine dönüp sadece şunu demişti:
“Anne… Yarın ekmek var mı?”
Bir anne için dünyanın en ağır sorusu bazen budur.
Cevabı olmadığı halde gülümsemek zorunda kalmak…
Kadın başını okşayıp “Var yavrum” dedi.
Ama mutfakta yarım soğandan başka hiçbir şey yoktu.
Kocası yıllar önce “Bir gün dönerim” diye çıkmıştı evden.
O gün bugündür ne gelen olmuştu ne soran.
Mahalle önce üzülmüş, sonra alışmıştı. İnsanlar başkasının acısına en fazla birkaç gün dayanabiliyordu çünkü.
Kadın sabahları temizliğe gidiyordu. Ellerinin üstü deterjandan çatlamıştı. Parmakları kanıyordu ama çocukları görmesin diye ellerini hep cebinde saklıyordu. Eve gelirken bazen yolda simit kokusu duyunca durup ağlıyordu. Çünkü o koku ona çocuklarının açlığını hatırlatıyordu.
Bir gün büyük oğlu okuldan geldi.
Sessizdi. Çok sessiz…
“Ne oldu?” dedi annesi.
Çocuk çantasını yere bırakıp başını eğdi.
“Öğretmen yemek parası istedi anne… Herkes verdi. Ben veremedim.”
Kadın o an bir şey hissetmedi önce.
Sonra sanki göğsünün içine biri taş doldurdu.
Çocuk devam etti:
“Arkadaşlarım tost aldı. Ben su içtim. Ama sorun değil anne, ben alıştım.”
“Ben alıştım…”
Bir çocuğun kurduğu en yaşlı cümleydi bu.
Kadın gece herkes uyuyunca banyoya girdi. Musluğu açtı ki sesi duyulmasın. Dizlerinin üstüne çöktü. Sessiz sessiz ağlamaya çalıştı ama insanın içindeki yangının sesi kapanmıyordu.
“Allah’ım…” dedi.
“Ben yoruldum…”
Ama ertesi sabah yine kalktı.
Çünkü annelerin ölmek gibi bir lüksü yoktu.
Kış daha sert geldi sonra. Küçük çocuk hastalandı. Ateşi vardı. Kadın sabaha kadar başında bez değiştirdi. Hastaneye götürmek istedi ama cebinde yol parası bile yoktu. Çocuğun nefesi hızlandıkça kadın korkudan titriyordu.
Küçük çocuk yarı baygın halde annesinin elini tuttu:
“Ağlama anne… İyileşirim ben…”
O kadar küçüktü ki…
Ama annesinin gözyaşını teselli etmeye çalışıyordu.
Kadın o gece ilk defa gerçekten çaresiz kaldı.
Başını çocuğunun göğsüne koyup hıçkıra hıçkıra ağladı.
Sabah ezanı okunurken çocuk gözlerini zor açtı.
Annesine baktı.
“Anne…”
“Buradayım yavrum…”
“Ben ölürsem… Abime iyi bak olur mu?”
İşte bazı cümleler vardır…
İnsanı yaşarken mezara koyar.
Kadın çığlık attı.
Öyle bir çığlık ki sanki yıllardır içine gömdüğü bütün acılar aynı anda çıkmıştı.
Komşular kapıya koştu.
Ama bazı yaralara ne doktor yetişir ne insan…
O küçücük evde o gün sadece bir çocuk ölmedi.
Bir annenin içindeki son umut da öldü.
Cenazeden sonra herkes evine döndü.
Hayat devam etti.
Otobüsler geçti. İnsanlar güldü. Çaylar içildi.
Ama bir anne için dünya o gün durmuştu.
Kadın hâlâ yaşıyordu.
Sabahları yine uyanıyordu.
Ama bazı insanlar nefes aldığı halde yaşamıyordur artık.
Yıllar sonra büyüyen oğlu annesinin ellerine baktı bir gün.
Çatlak… yorgun… yaşlı…
Ve ilk kez fark etti:
Onları hayatta tutan şey bir mucize değilmiş.
Bir annenin sessizce verdiği savaşmış.
O gün annesine sarılıp ağladı.
Kadın sadece şunu dedi:
“Ben açlığa dayanırdım oğlum…
Ama sizin boynunuz bükülünce canım yanıyordu…”
Kayıt Tarihi : 10.05.2026 13:50:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!