Kendimi o gökyüzünden aşağı dökerim
Bir yıldız gözyaşlarını saklar bağrıma
Yağarım her kasım
Bir sevinç telaşıyla her nisan,
Ve çırıl çıplak bir çocuk gibi
Doğduğum her ağustos ayı
önümden yürüdü
siyahlar giymişti
simsiyah gözlerine
sanki hayallerimden düşmüştü
gözlerimin önüne
Yürürken...
Soğuktan üşüyen ellerimi
Günahkar bir çiçeğe uzatıp,
Kopardım onu
Hayatın kenarından,
Çok ama çok uzun zamanlardan
Ne fallarda görecek falcı
Bilseydi söylerdi çoktan sana
O ters çevrilmiş kahve fincanı
Bildiğim bir şey var;
Ayrılık ölümden de acı
Seni ben severek terk edeceğim…
Bir ruh, bir beden
Ayrılıp gider
Hüzünlü adımlar peşinden
Korkular dökülür
Çığlıklar yükselir vicdanların sesinden
Ne bir kayboluş bu
Dokunma aşka sevdaya
Dokunma bana…
İstemedim ki kalbini, sende kalsın
Sende kalsın ellerin, gülüşün
Üşütür beni keskin bakışın
Dokunma, değme…
Tren geldi istasyonuna
Camlardan yarım sallanan kafalar
Kavuşur gibi toprak suya
Açıldı kollar
Dolanıp boyuna
ben ağlasam
Avuçlarımı öyle bir sıkmışım ki
Kimse almasın diye seni
Öyle bir kanat çırpmışım vardı ki
Gökyüzünden hayata
Bir avcı uzanıyor seni almaya
Gözlerimde...
Hani o ellerin
Tuttuğumda bırakamadığım
Sevdiğim, canım, bir tanem
Gözlerin solmuş
Hani o fener gibi ışıl ışıl parlayan gözlerin
Ya o yüzün
Sen derken
Bu şakağımda ki kar
Bu çizgi
Sen giderken bıraktığın
Ne varsa eskidi şimdi
...
Sevmiyor demişti ya, sevmiyor demişti ya!
En son kopartırken
Yapraklarını papatyalar…
merhaba beğeniyle okudum.Serkan bey sevgi dolu yüreğini kutlarım.
harika... çok beğendim bunu. o kadar güzel anlatmışsınız ki..