Adamın biri artık karısının eskisi kadar iyi duymadığını sanıyor ve onun bir işitme cihazına ihtiyaç duyduğunu düşünüyormuş. Fakat bunu karısına nasıl söylemesi gerektiğinden de emin değilmiş.
Bu durumu konuşmak için aile doktorunu aramış. Doktor adamın karısının ne kadar duyduğunu anlayabilmesi için basit bir yöntem önermiş.
-Yapacağın şey şu, karından 20 adım ileride dur, normal konuşma tonuyla bir şeyler söyle. Eğer duymazsa 15 adım ilerisinde aynı şeyi tekrarla. Yine duymadıysa cevap alana kadar mesafeyi kısalt.”
Akademik açıdan mükemmel bir genç, büyük bir şirkette yönetici pozisyonuna başvurmaya gitti.
İlk görüşme iyi geçmişti. Sonra üst düzey yönetici ile görüşmeye sıra geldiğinde, yönetici öz geçmişten gencin akademik başarılarının, ortaokuldan lisansüstü araştırmaya kadar her bilginin mükemmel olduğunu görünce sordu.
- Okulda burs aldınız mı?
"Ben Filistin’in çiçeğiyim!" diye çığlık çığlığa bağırıyordu küçük kız, televizyon ekranlarından; kulaklarını tıkamış, gözlerini kapamış, dillerini yutmuş, adeta kör, sağır ve dilsizi oynayan tüm dünyanın vicdanına doğru.
Faşist kan emicilerin, Siyonist katillerin ülkesi olan İsrail zindanlarında işkence altındaki babasına sesleniyordu. Onu hiç tanımıyordu ve hiç görmemişti daha. Çünkü katiller o bebekken babasını alıp götürmüşler, koparmışlardı onu hem ondan hem de annesinden.
Küçük kız çığlık çığlığa soruyordu. Ne zaman dönecekti? Soruyordu ama çok da iyi biliyordu ki babası hiçbir zaman dönemeyecekti. Ve yine çok iyi biliyordu ki kundaktaki bebekleri bile hiç acımadan katleden ağızları salyalı, gözlerini kan bürümüş faşist, Siyonist
bebek katilleri babasına hiç acırlar mıydı?
Amerikalı siyahî boksör Muhammed Ali'yi bu toprakların insanı niçin çok sevmiştir? Dünya şampiyonu çok iyi boksör olduğu için mi? Yoksa ırkçılığın karşısında olduğu için mi. Ya da Vietnam'da savaşmaya gitmediği için mi?
Bizim kuşak ve daha yaşlılarımız Muhammed Ali'nin ülkemizde ilk tanındığı ve bilinmeye başlandığı dönemde ne ırkçılık karşıtı olduğunu bilirdi, ne de savaş karşıtı olduğunu.
Bir dünya şampiyonu boksör olduğu da pek çok kişiyi ilgilendirmezdi. Muhammed Ali'nin Müslüman yanı olmuştur asıl bizi ilgilendiren. Bu yüzden sabahın dördünde kalkıp maçlarını heyecanla bekledik.
Osmanlı ordusunda isimlerine ‘mekkâre’ denilen ve taşıma işlerinde kullanılan at, deve, katır, eşek vb. hayvanlar vardı.
Her türlü taşıma işlerinde kullanılan bu hayvanlardan eşekler ise savaş sırasında daha çok bölüklerin suyunu taşımada kullanılırlardı. Bölüklerin suyunu temin etmekte kullanılan eşeklerin idaresini yapan kişilere de saka denirdi.
Yine bir savaş sırasında bölüğüne su taşımakla görevli olan saka yarım saat uzaklıktaki bir pınardan su getirmek için eşeğini alıp yola düşmüş.
İmamı Şafii talebelerinden biri olan Yunus ile müzakere yaptığı bir meselede ihtilafa düşer. Öyle ki talebesi öfkesinden dolayı dersi terk eder ve evine gider.
Akşam olunca öfkeli öğrenci Yusuf’un kapısı çalar. ‘Gelen imam Şafi’dir.
Yusuf hocasının ayağına kadar gelmesine çok şaşırır. İmamı içeriye buyur eder. Kapıdan içeri giren İmam talebesine dönüp der ki.
Hoca öğrencileriyle birlikte dolaşırken bir mezarlığa rast gelirler. Hoca efendi aniden durur, bir mezara yönelir ve başında dikilip öğrencilerine dönerek,
“Bu kabirde yatan kişinin tekrar dünyaya dönmesi mümkün olsaydı neyle uğraşırdı?” Diye bir soru sorar.
Öğrencilerden biri, “Elbette ki 5 vakit namazını hiç kaçırmadan hem de cemaatle kılardı,” dedi.
Osmanlı Devleti’nin en büyük hat sanatı ustalarından biri olan Hafız Osman Efendi emekli olduktan sonra kalan ömrünü sükûnet için geçirmek istediği için o devrin en sakin ve huzurlu mekânlarından biri olan Üsküdar’ı seçer ve orada hayatını sürdürmeye devam eder.
Derken günlerden bir gün bir iş için Beşiktaş’a geçmek ister. Sahilden kayığa biner Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücreti ister. Elini kuşağına atan Hafız Osman Efendi para kesesinin yanında olmadığını anlar.
Ne yapması gerektiğini düşünürken aklına bir çare gelir. Kayıkçıya “Efendi yanıma para almayı unutmuşum. Ben sana bir “vav” harfi yazayım, bunu sahafa götür karşılığını alırsın,” der. Kayıkçı çaresiz yüzünü ekşitip söylene, söylene yazıyı alır.
Memleketin birinde Çürük Ali Usta isimli bir ip ustası varmış ip, urgan, halat gibi günlük işlerde kullanılan eşyalar imal eder satarmış.
Lâkin bu Çürük Ali Usta yaptığı iplerin, urganların malzemesinden çalarmış. Bu yüzden de ipleri çürük olur fazla dayanmaz olmadık yerde kopar kazalara sebep olurmuş.
Lakabının ‘çürük’ olması da bu sebeptenmiş.
Üsküdar'da denize yakınlıklarıyla bilinen iki Selâtin Camii bulunur. İlki Üsküdar iskele meydanındaki Yeni Valide Camii, diğeri ise Mihrimah Sultan Camii'dir.
Bu camilerin güzel, gür ve yanık sesli müezzinleri, sabah ezanlarını karşı sahildeki müezzinlerden daha önce okurlarmış.
Amaçları Yıldız Sarayı'ndaki padişaha, sabahın sakin vaktinde seslerini duyurup padişahın dikkatini çekmek, ihsan koparmak, sonunda saray müezzinliğine tayinlerini sağlamakmış.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!