Zengin aldı yürüdü,
torbaları dolu dolu,
arabası sessizce uzaklaştı.
Fakir...
tezgâhın önünde değil artık,
tezgâhın arkasında bekliyor akşamı.
Gün batınca,
esnafın "toplayın" dediği çürük domates,
ezilmiş biber,
yarısı kararmış patates
bir sofranın umudu oluyor.
Bir lira kazanıyoruz.
Bin lira verip dönüyoruz eve.
Elde poşet değil,
avuçta eksilen ömür.
Soğan...
bir zamanlar yoksulun yoldaşıydı.
Şimdi yüz liralık etiketiyle
cam fanusun içinde bir mücevher gibi.
Dokunmaya utanıyor insan.
Meyve mi?
Adını çocuklar biliyor sadece.
Elma, armut, kiraz...
Masallardaki kadar uzak.
Bir emekli konuşuyor parkın köşesinde:
"Otuz yıl çalıştım evlat," diyor,
"şimdi pazardan dönerken
başımı eğiyorum."
Bu nasıl düzen?
Alın teri neden hep en ucuz mal?
Ekmek neden en ağır yük?
Neden sofralar küçülürken
saraylar büyüyor?
Ey rüzgâr,
taşı bu sesi sokak sokak.
Duysun duymayan,
görsün görmeyen.
Çünkü açlık,
yalnız mideyi değil,
insanın onurunu da kemiriyor.
Ama bilsin herkes:
Toprağın sabrı vardır,
emeğin hafızası vardır.
Bir gün,
çürük sebze toplayan eller,
hayatın direksiyonunu da tutacaktır.
O gün
soğanın değil,
insanın değeri konuşulacak.
Ve hiçbir emekli
akşam pazarında
atılan umutları toplamayacak.
Kayıt Tarihi : 4.08.2026 14:54:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!