Onur Bilge Şiirleri - Şair Onur Bilge

Onur Bilge

Her hücresine bir mısra yazdığım!
Öpüp, parsel parsel satın aldığım!
Her parseline bir mezar kazdığım!
Bu kaçıncı yüzyıl, sensiz kaldığım?

Bastığın toprağın kokusu gelir

Devamını Oku
Onur Bilge

Yalnızlık kaç yaşında, kaç kere sevildik biz
Arap saçına dönmüş hengâmenin içinde?
Kör kuyu açmazlara kaç kere itildik biz?
Unuttum, kaç ölünün yaşadık, bilincinde!

Devamını Oku
Onur Bilge

Sakın beni, bana bırakıp gitme!
Nefsimin elinde oyuncak etme!
Elini üstümden hiç eksik etme!
Gönlümden sevgini alma, Ya Rabbi!

Devamını Oku
Onur Bilge

Gerçek, uzaklarda ortaya çıktı
Gelene geçene yollar açıktı.
Seçenek sayısı binlere çıktı
Yol ayırımıydı, tercih açıktı.

Devamını Oku
Onur Bilge

________Y Ü R E Ğ İ M_________K O C A M A N


____içinde kâinat çarpar_______çarpar kâinat içinde
__yüreğim kocaman benim____benim kocaman yüreğim
_nasıl olsa sen anlayamazsın_anlayamazsın sen nasıl olsa

Devamını Oku
Onur Bilge

Onur BİLGE

Define, meşhur sandalyesinin yerine, Duygu’nun komşusunun evine fazla gelen koltuğu koymuş, artık ona kurulmaktaydı. Oldukça eski, içi saman dolu, bordo yüzü solmuş, iyice aşınmış fakat rahat bir koltuktu. Ahşap arkalığında, kol uçlarında ve ayaklarında el emeği oymalar vardı. İskemlesi kadar kolay olmasa da bir süredir oradan oraya onu sürüklemekteydi. Ne ehlikeyif insandı!

Ona geçer geçmez, elcik kedi ayaklarına sürünmeye başlar, karşısına geçer, gözlerini gözlerine diker, kucağına atlamak için sağ elini sağ bacağına vurarak:

Devamını Oku
Onur Bilge

Onur BİLGE

Asırlara meydan okuyan ağaçlar vardır. Çınarlar gibi… Toprak ayırt etmez, hava kirliliğine aldırmazlar. Kestane ve ıhlamur gibi gölge ağaçlarıdır onlar. Mekânları kırsaldır, şehirlerin de vazgeçilmezlerindendirler.

Herkesin bir çınarı olmalı, Define gibi. Soğuğa dayanıklı, güneş istediği halde gölgeye katlanabilen, verimli toprakların derinlerine rahatça kök salan, kumula kıraca aldırmadan apartmanlar kadar boy atan… Her türlü doğal olumsuzluklara aldırış etmeden dimdik ayakta kalmayı başarabilen dayanıklı bir çınarı… Pıtrak gibi meyveleri olmalı onun da bizim gibi… Yaprakları terk etse de acımasızca, ellerini bırakmamacasına tutan, dal uçlarından kışa kadar ayrılmayan, kopsalar da kolay kolay uzaklara sürüklenmeyen.

Devamını Oku
Onur Bilge

Onur BİLGE

Bu sabah, pencerenin önünde kahvaltı ettim. Saksılarda ara ara boy atan sarımsaklar, soğanlar, onlarla yarışan naneler de vardı. Annemim âdetidir, çiçek saksılarında boş yer bırakmaz, eline geçeni eker durur. Yeşeren sarımsaklara soğanlara yaşama hakkı tanır, nanelere uzunca bir soluk kazandırır. Maydanoz tohumlarının arasından dereotu çıktığı da olur. Çok değil, birkaç köktür nihayetinde ama onlardan koparmak ve taze taze yemek çok hoştur. Maydanoz ne kadar nazlıysa, nane o kadar arsızdır! Yayılır da yayılır…

Bir salı sabahı… Annemler uyanmadan kalktım, çay yaptım, ekmek kızarttım. Üstlerine tereyağı sürdüm, sonra da bal… Peynir dilimlerini de yerleştirdim. Bal yetmezmiş gibi turunç reçeli de çıkardım. Zeytin falan… Elime ne geldiyse… Belki iştah açıcı renkleri cezp etti beni, o kışkırtıcı renkleri, parlaklıkları… Hele o ikisinin rengi… Turunçla zeytinin… Parlak, ballı bir portakal rengine inat ışıl ışıl, kapkara bakan zeytin taneleri… Tabaklar açık yeşil, peynir bembeyaz, çay tavşankanı… Bir de kızarmış ekmek kokusu aldı mı ortalığı! ..

Devamını Oku
Onur Bilge

Onur BİLGE

Ogün, o gün bugündür hastanede… Yaşam savaşı vermede… Kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Tadımız tuzumuz kaçtı. Ölüm o kadar yakınımızda ki! Hele bana hiç bu kadar yakın olmamıştı.

Her şey anlamsızlaştı. Sanki boşa kürek çekiyorum. Para kazanmak boşuna, okumak boşuna, her çaba gereksiz… Öyle bir bedbinlik içindeyim. İçim sıkıyor, daralıyorum! Üstüme başıma dikkat etmiyorum. Saç baş darmadağın! Dökülüyorum. Nasıl başım ağrıyor! ..

Devamını Oku
Onur Bilge

Onur BİLGE

Tanıdıklarımızla, yeryüzünde yakın düşmüş kişilerdik. Belki fikren uyuşamayabilirdik ama insani duygularımız ve ruhsal boyutta bir birlikteliğimiz vardı. Ne kadar vaktimiz kaldı, bu gezegende? Bilinmeyenlere dâhildi. Ne kadar yaşayabilirsek… Fırsat buldukça bir şeyler paylaşmalıydık. Sohbet, şiir, nesir… Yaşamalıydık, yaşayacaksak. Konuşarak, gülüşerek, öğrenerek, öğreterek…

İşte herkes birer birer saklanıyor, bir daha da “Elma! ” da desek, “Armut! ..” da desek, yerlerinden çıkmıyorlardı ve ne kadar ararsak arayalım, onları bir türlü bulamıyorduk. Ev değiştirdiğimizde gazoz kapaklarım kaybolmuştu, çok aramıştım: “Gagoz kapaklarım! ..” diye ağlamıştım. Arar gibi yapmışlardı: “Yok! Eşyalarla gelmemiş. Atmışız.” demişlerdi. Oyuncaklarımı yukarıya, rafa koyuyorlardı ve ben onları hep yukarıda, o koydukları yerde arıyor, orayı göstererek huysuzlanıyordum.

Devamını Oku