Sevişirken, söylenmemiş cümleler arıyordum.
Dilimi, karanlığa batırıp konuşuyordum
Seninle.
Karanlıkçayı çeviriyordum sana.
Yatağa gelince;
Dünyanın dağınık gölgesi
İlk insandan günümüze kadar yaşamış ve hâlâ yaşıyor olan insanlara kadar, hepsinin sesini dinledim; senin sesini bulabilmek için. Duyabilmek için sesini, sarılabilmek için sesine, gelmiş geçmiş bütün insanların sesini duymaya çalıştım. Bütün çağlara gittim. Antik çağlarda aradım sesini. Homo sapienslerin yaşadığı dönemlere baktım. Fransız devrimi olduğu sırada, ben, sesini arıyordum. Cumhuriyet kurulurken sana bakındım. Mağaralarda yaşayanlara baktım. Birinci Dünya Savaşı olduğu sıralarda da aradım sesini. Sesinin izine rastlayabilirim diye, mağara duvarlarına yapılmış resimleri inceledim. Orhun Yazıtlarına baktım. Çin Seddi’nin duvarlarını inceledim. Piramitlere günlerce bakıp durdum. Yoktu izin. Vazgeçtim sonunda. İnsanın, bulunduğu zaman diliminde araması ne saçmaydı aşkı ve sevgiliyi. Belki henüz yaratılmamıştın ve o yüzden sesin yoktu.
Bir gün yaratılır ve bu yazdıklarımı okursan, binlerce yıl bile geçmiş olsa, sen de beni ara.
Aşk, kimseyle aynı çağda yaşamıyor sanırım.
Beni bırakıp gittiğinde, en çok, kendimi terk ettim… Çünkü; bir tek bana dökerdin sen yüzünü ve şimdi yüzünün döküleceği bir yer kalmadı. Şimdi senin gülüşün, ağlayışın, yürüyüşün, bakışın, kokun, saçların ve daha birçok ayrıntın şizofrenleşir. Israrla ederim seni her saniye. Kendime yeni uğraşlar ararsın, yeni unutmuş biçimleriyle hatırlamak için beni. Günde kaç sefer unutmaya çalışırsan, o kadar çok aklıma gelirim. En çok omuzlarını düşünür beni, dudaklarımın lekesi oradadır hâlâ. Kollarımın gölgesi, hâlâ sarılır sana. Halka açık yerlerde, bir sevişme isteği gelir ve girer kollarına. Sen, unutmuş gibi yaparsın, beni. Hiç tanımamış gibi yaparsın, öpüşmemişiz, saçmalamamışız, küsmemişiz, beraber hiç sarhoş olmamışız gibi yaparsın…
Sonra; bir ara unutmuşsun gibi hissetmeye başlarsın. Beni unuttuğun için tebrik edersin kendini ve bu kadar güçlü durabildiğin için kutlarsın, alkışlarsın kendini. Yazdığın senaryoları iyi oynamışsındır ve büyük bir oyunculuk sergilemişsindir.
Ve mutlu son!
Beni unutacak birini yaratmışsındır içinde ve sen artık şizofrenik bir hikâyecisindir. Bir yanın beni hatırlamazken, bir yanın koşa koşa bana gelir.
Duvarın aklına geliyorum;
Kendisine asılmış,
Karanlık bir tablonun manzarasında.
Kendime çağırıyorlar beni.
Karanlık, irin gibi yapışkan ve
Ağdalı bir şekilde damlarken içeriye,
Annemle beraber büyüyorum, yokluğunu,
burada…
Yüzü annemin, babamdan kalan ikinci
yalnızlık.
Sonrası; artan kara zamanlar.
Simsiyah zamanlar.
Tamamlanamıyoruz. Ne kendimize ne de başkasına. Kendimize eksiğiz ve yarım parçayız başkasına. Ailemize ve dostlarımıza tamamlanamıyoruz. Sonra; aşka, Tanrı’ya, sokaklara, şehirlere, yağmurlara ve mezarlara tamamlanamıyoruz. Kendimizden kimi çıkarsak, hayat bizi acıyla topluyor. Eksilirken, çoğalıyoruz. Sonra aklımızdan ölüm geçiyor, ölüme tamamlanamıyoruz.
Hiçbir aşk, seni doğurmaz.
Seviştiğin gecelerin tanımıyla kalırsın.
Seni öyle hatırlar öldüğünde, hayat.
Ve sen öyle unutursun
Hayattayken ölmeyi.
Kapıyı hızla çekip dışarı çıktı ve asansörün kapısını açtı
Bir an durdu ve düşündü
Asansörle inmekten vazgeçti ve basamaklara yönelip, ağır adımlarla basamakları indi.
Sanki zorla atıyordu adımlarını.
Apartmandan çıktığında, ilk önce sert ve soğuk bir rüzgâr yüzüne çarptı.
Paltosunu iliklemek için ellerini ceplerinden çıkardı ama iliklemekten vazgeçti.
Hepimizin içimden atmaya çalıştığı bir Sahra Çölü vardır. Kuru, sıcak, boğucu ve toz fırtınalarıyla dolu. Yalnızlığın en Sahrasının kendin olduğunu düşünürsün. Yağmur yağsa da, yalnızlığına biraz çamurlaşsa diye beklersin. Bekleyişin bitmez, yalnızlığına yağmur arar durursun. Aynalara, kendine baktığından daha çok bakarsın. Başına bir aşk gelsin diye, aşk dualarına çıkar ve sahrana yağmur dilersin Tanrı’dan. Parayla, şiirle, kitapla, siyasetle süslersin kendini. Korkulu ve endişe, seni kemirmeye başlar. Bilinçaltın yeni çukurlar açar, içine atlayıp her şeye son vermen için. Kimliklerin yapışır yakana ve kendini unuttuğun yerden, gidip çıkarmaya çalışırsın. Kendini hatırlamak için, başka bir umut senaryosu yazıp, başka bir hayata kendine randevu verirsin. Asla kendinle buluşmaya gidemezsin. Bilinçaltının açtığı çukurlardan biri türlü geçip, kendine varamazsın. Olsun! Kendine ihanetten hiç kimse yargılanmaz mahkemelerde. Sonunda; değişeceğine inanırsın. İçindeki halk oylamasında, yalnızlığı kabul ettiğine ve daha çok güçlendiğine karar verilir. Böyle yaşamak senin için sorun değildir. Çünkü; güçlüdür sen. İşte tam burası, senin kendine daha çok yenildiğin, güçsüzleştiğin ve bu orantıda yüzüne daha çok sahte yüzler eklediğin yerdir.
Sonra gözlerini kapatır, içine biraz ağlar. Sahra’nı yağmurlarsın işte bu; yağmur için ettiğin duanın kabul gördüğü yerdir.
Yaşamak cidden güzel deneyimdi. Ama korkarak fark ediyorum ki insan doymuyor kendine ve hayata. Korkuyor ölmekten, ne kadar yaşarsa yaşasın. Yeterince sevemediğini, sevilmediğini, kazanamadığını, gökyüzüne bakamadığını, kuşları izleyemediğini, sevişemediğini, gülümsemediğini düşünüyor.
Oysa her şey yaşanmışlıktan geliyor. Bütün bu ölüm korkusu, yeterince yaşadığımızdan, yaşarken bildiklerimizden geliyor. Gökyüzü binlerce yıldır aynı ve sen ölmeden önce neyse, öldükten sonra da öyle olacak. Sen ölünce değişmeyecek hiçbir şey. Birisi farklı bir yaşamak, yeni bir yalnızlık, yeni bir aşk çeşidi veya hiç olmamış bir sevişme türü icat etmeyecek. Senden sonra, senin yerine de bakacak birileri gökyüzüne, sevişecek birileri, para harcayacak, ağlayacak ve gülecek... Tıpkı, sana kadar, milyonlarca insanın öldükten sonraki hayatını, senin devam ettirdiğin gibi.
Ölmekten korkma! Yaşadığın her saniyenin içine kendini dolduramamış olmaktan kork!




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!