Kendi tabutunu taşıdığını görmüyor musun? Nasıl kaldıracaksın cenazeni kendinden? Kiminle taşıyacaksın tabutunu. Hayatın içine diri diri atılmışsın ve bu dünyada yaşadıkların aslında, kendi sonsuzluğunun içindeki bir göz kırpma süreci ya da ölürkenki, son nefesinde aklına gelenler kadar uzun ama kısa bir an.
Herkesi kaybedebilir ve toprağa verebilirsin. Zamanla alışırsın ya da zamanın iyileştirici gücüyle alışırsın. Peki, kendini kaybetmeye ve toprağa vermeye hazır mısın?
Herkes katildir. Kendini öldürme senaryoları yazmışsındır mutlaka. Nasıl öleceğini düşündüğün anlar olmuştur. Her gün kendi cenazeni taşıyorsun ve geçiyorsun caddelerden, diğer ölüler gibi. Yorgunsun, sürekli yabancı birini taşımaktan ve gittiğin her yere onu götürmekten. Ama korkunç olan, o yabancı sandığın kişi asıl olandır. Ve seni taşıyan odur aslında. O yabancı dediğin kişi, hayallerin, âşık, özgürlük hastası ve sürekli yolculuklar yapmak isteyen kişidir. Sen, onu bastırarak, iterek ve tokatlayarak yabancılaştırmışsındır.
Kadın çıplak ayaklarıyla,
Kumsala damlayan ay ışığını temizliyordu.
Kadının, ayaklarından haberi yoktu.
Kimse, kadının ayaklarından ve ayaklarının yürüdüğü dikenli yoldan bahsetmemişti.
Gece, ayı çoğaltıyordu sürekli.
Kadın, sürekli temizliyordu.
Önce, tabancanın sesi değiyor alnıma.
Parmaklarım, tetiğin sıkıntısını çekiyor.
Kurşundan daha hızlı saplanıyorum hayata.
Kurşundan daha hızlı sevişiyorum.
Ellerim, birer birer
Gözlerimin önünden geçiyor.
Merhaba çocuk;
Sana bu satırları zamanın olmadığı bir yerden yazıyorum. Belki Dünya henüz yaratılmamıştır. Belki de çoktan yaratıldı ve yok oldu. Seni sevmeye ve özlemeye daha sen ve Dünya yaratılmadan önce mi başladım, yoksa sen Dünya’dan geldin, geçtin ve ben milyarlarca yıl sonra mı seni sevmeye başladım bilmiyorum. Kelimeler yetmiyor bazen anlatmaya ve kurşun geçirmiyor bazı hayatlar artık. Omuzlarını öptüğüm yeri hatırlıyorum, dudaklarım omuzlarına değmeden önce, insanlar mağara duvarlarına resimler yapıyorlardı. Dudaklarımı omuzlarından çektiğimde, insanlar artık galaksiler arası yolculuklara başlamışlardı. Her neyse; Açlığa çare buldunuz mu? Afrika’nın açlığına, aşka olan açlığımıza, özleme, müziğe, cinselliğe olan açlığınıza çare buldunuz mu?
Bunları geçiyorum. Sen, kendinin neresindesin? Nerede bekliyorsun kendini? Seni öptüğüm yer, kokladığım, sarıldığım, yer hâlâ duruyor mu? Hâlâ devrik cümleler gibi yaşamaya devam ediyor musun? Bilirsin çocuk; insanlar anlatım bozukluğu gibi ve hayat, alnına dayayıp silahı, sıkar kafana babasızlığı…
Sana bu satırları, zamanın olmadığı bir yerden yazıyorum. Belki bir gün, birbirimize bir şiirde denk geliriz.
Duymak istiyorsan, susmak zorundasın. Kendi sesini unutmalısın, sesini bulman için. Yağmur herkese yağar ama gerçekten ıslanmayı bilen yağmurun sesini duyar, anlattıklarını anlar.
Herkes sana, kendin olabilmen için yollar gösterir. Kendi sesini bulabilmen için. Bazıları “okuman gerek” diyecek, “çocukluğunu yaşa” diyenler olacak, “kendine cesur ol” diyenler ve “kendinle yüzleş” diyenler olacak. “Keşfet” diyenler olacak; “Her gün yeni bir kendini keşfet.” Yalnızlığının kutsal olduğunu da söyleyecekler. Kendi yazdıkları masallara inanmanı sağlamaya çalışacaklar. İnsanların çoğu, birbirlerini iyileştirmenin, onlara iyi geldiğini düşünürler. Birilerini iyileştirmenin, kendini iyileştirmek olduğu yalanının sahte mutluluğunu yaşarlar. Kanserli bir hastanın, başka bir kanserli hastayı tedavi etmeye çalışmasına benzer.
Bazıları da sendeki çözümsüzlüğü ve tıkanıklığı açamayıp; “Korkma yürüdüğün yoldan, devam et!” diyecekler. Hiç bitmeyecek sana anlatacakları.
Hiçbir şey hatırlamayacak kadar çok yaşadım. Artık biliyorum; mutsuzken olduğun kadar mutluluğu, mutluyken alamıyorsun. Mutluluk gerçekten iyi bir şey değil. Alkolden, esrardan daha tehlikeli bir bağımlılık. Mutluluğu bir kez deneyimleyen insan, artık onu bir ihtiyaç gibi görüyor. Bir serum gibi, almalı sanıyor her suratı asıldığında. Hatta benim için bu tamamen bir hastalık. İnsanın daima aradığı ve dönem dönem yakalandığı bir hastalık. Hepimiz yakalanmışızdır bu hastalığa birkaç defa. Hiç bitmesin istersiniz ve daima sizinle kalsın. Onu sahiplenmeye, kalıcı olmasını sağlamaya çalışırız ama bir türlü olmaz. Bazen bir insan bozar mutluluğumuzu, gidişiyle veya gelişiyle, ya da bir ölüm bozar; ölen kişi sizi öylece bırakıp gitmiştir çünkü. Bazılarının mutluluğuna da bir aşk batar. Sevdiğin en çok seni kanatmıştır.
Bitmez hikâyeleri insanın, bu duyguyu bozmak için. Unutmayın!
Mutluluk bir zehirdir; size mutsuzluğu zerk eden.
İçimde bir çukur,
Kıştan kalma bir ağrı ve yalnızlık.
Odanın duvarında bir tablo,
Tabloda, öptüğüm boynunun ağrısının resmi.
Aynada kırık ve çatlak bir sonbahar
Lekesi,
Özlem” kelimesi bir insanın başına geldiyse, artık yarasıyla arası daha da haşır neşirdir.
Özleyen insan, içindeki herkesi kovar. Ben öyle yaptım çocuk. İçimdeki gürültüyü kovdum, seni daha iyi duyabilmek için. Kendimden bağımsız, kendi dışıma çıkacak kadar öptüm saçlarını, içimdeki şeytanla karıştırmamak için seni.
Yağmurun hiç yağmadığı ve yağmurun hiç durmadığı yerlerin vardı senin. Güzelliğinin çıkmaz sokakları vardı. Bu sokakları kokladım, bu sokakların kuduz köpeğiydim ben, sadece kendimi ısırıp, kendimi kudurtan.
Saatin akrebi saplandı kalbime.
Zamanın kenarından Dünya'ya düştüm.
Rüyamda bir Dünya gördüm.
Kim çevirecek hayata.
Sokaklar, bir rüya boyu uzanmışlardı.
Çatılardan düşen kuş sesleri
Dilencilerin ellerinde, niyetlerinin haritaları
Kadınların saçlarında düşlerinin sesi,
Çocukların ağzında şiirden umutlar ve
İşçilerin yüzünde cemaatleşmiş parasızlıklar...




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!