'...nihayet,annemin okumakta olduğu romanda vakalar başladı...Lakin,bu vakalar,bana o vakitlerde bir kitap okurken,çok defa düşüncelerimi başka şeylere kaptırarak,sahifeleri baştanbaşa hiçbir şey anlamaksızın geçip gidişlerimde olduğu kadar garip ve karışık geliyordu...Çünkü bu dalgınlık yüzünden hikayenin gidişinde hasıl olan boşluklara,bir de,annemin,yüksek sesle yaptığı kıraat boyunca rasgeldiği bütün aşk sahnelerini atlaması ayrı bir boşluk ilave etmekte idi...Bunun içindir ki,mesela,değirmenci kızla genç Champi'nin münasebet ve durumlarında hasıl olan ve izahı,ancak,yeni başlamış bir sevginin ilerleyişiyle mümkün bulunan birtakım tuhaf değişiklikler,bana kalın bir sır perdesiyle örtülü görünüyordu...Fakat,ben,bu sırrın kaynağını,bu hiç işitilmemiş,bu tatlı 'Champi' adının -bilmem nasıl! - küçük François'ya verdiği kıpkızıl,göz alıcı ve gönül avlayıcı renkte buluyordum...Annem,bir bakıma göre,sadakatsiz bir okuyucu olmakla beraber gerçek ve doğru bir his ifade eden bir eser bulduğu vakit,metne olan saygısı ve metni ifadedeki sadeliğiyle,sesinin güzellik ve tatlılığiyle emsalsiz bir okuyucu olmasını da bilirdi...Hatta sanat eserlerinin değil,fakat doğrudan doğruya hayattaki insanların yüreğine dokunan veya kendisine hayranlık veren halleri karşısında,mesela,evladını kaybettiğini bildiği bir anne önünde sesinden herhangi bir neşe alametini öyle bir giderişi; bir ihtiyar adamın huzurunda,ona ilerlemiş yaşını hatırlatır diye,herhangi bir yıldönümü bahsini öyle bir kapatışı,bir genç alimin önünde,onun üzerinde birtakım boş laflar tesiri yapar korkusiyle ev işlerine ait konuşmalardan öyle bir çekinişi vardı ki,insana adeta rikkat verirdi...Bunun gibi George Sand'ın nesrini okurken,büyük annemden,hayatta her şeyden üstün telakki etmeğe alıştığı o ruhtan gelen iyilik ve kibarlık ahengini samimiyetle sezmesini,sesini bu ahenge sadelikle uydurmasını ve çok sonraları,benden de,bütün kitaplarda okunan şeylerin her zaman hayatta görüp işittiğimiz şeylerden mutlaka daha yüksek olması lazım gelmediğini öğrendiği için,kendini,herhangi bir yapmacığa,bir adiliğe kaptırarak cümlelerin kudretli dalgalarının nüfuzlarına mani olurum endişesiyle,zaten kendi sesine göre yazılmış olduğu zannedilen ve hassasiyetinin siciline tamamiyle girmiş bulunan bu cümlelere layık oldukları tabii rikkati,geniş ve derin yumuşaklığı vermesini bilirdi...Gene,bu cümlelerde -onlar yazılmadan evvel mevcut olan,onları dikte etmiş bulunan- kelimelerin doğrudan doğruya belirtmedikleri gizli,samimi şiveyi sezinerek ona en uygun besteyi seçmek de anneme vergi idi; bu sezişi sayesinde,fiillerin tasrifinde rasgeldiği katılıkları yumuşatır,hikaye ve mazi siygalarına 'iyilik' de mevcut olan tatlılığı ve 'melal'deki içliliği verir; heceleri -bunlar daima aynı kemiyette olmamakla beraber- yerlerine göre,kah çabuk çabuk,kah ağır ağır telaffuz etmek suretiyle muayyen bir vezne sokarak biten bir cümleyi başlıyan bir cümleye bağlar ve nihayet,düpedüz bir nesre hisli ve sürekli bir canlılık bahşederdi...'
Gönül penceresinden ansızın bakıp geçtin Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin Madem ki son şarkının kırık bir bestesiydim Niçin yarım bıraktın neden bırakıp geçtin
Ne çok sevmiştim seni ne çok hatırlar mısın Aşiyan yollarından ses versem duyar mısın Hala beni düşünür ve hala ağlar mısın Bir bahar seli gibi yolumdan akıp geçtin...
-Daha önce Harvard'da,birkaç çocuk,bana şöyle bir soru sormuştu: 'Komedi nedir? ' Dedim ki: 'Komedi,trajedi artı zaman demektir'...Trajedi artı zaman...Lincoln vurulduğu gece,bu konuda şaka yapamazdınız...Şimdiyse,üzerinden geçen bunca zamanın ardından,herşeyi söyleyebiliriz...
'...nihayet,annemin okumakta olduğu romanda vakalar başladı...Lakin,bu vakalar,bana o vakitlerde bir kitap okurken,çok defa düşüncelerimi başka şeylere kaptırarak,sahifeleri baştanbaşa hiçbir şey anlamaksızın geçip gidişlerimde olduğu kadar garip ve karışık geliyordu...Çünkü bu dalgınlık yüzünden hikayenin gidişinde hasıl olan boşluklara,bir de,annemin,yüksek sesle yaptığı kıraat boyunca rasgeldiği bütün aşk sahnelerini atlaması ayrı bir boşluk ilave etmekte idi...Bunun içindir ki,mesela,değirmenci kızla genç Champi'nin münasebet ve durumlarında hasıl olan ve izahı,ancak,yeni başlamış bir sevginin ilerleyişiyle mümkün bulunan birtakım tuhaf değişiklikler,bana kalın bir sır perdesiyle örtülü görünüyordu...Fakat,ben,bu sırrın kaynağını,bu hiç işitilmemiş,bu tatlı 'Champi' adının -bilmem nasıl! - küçük François'ya verdiği kıpkızıl,göz alıcı ve gönül avlayıcı renkte buluyordum...Annem,bir bakıma göre,sadakatsiz bir okuyucu olmakla beraber gerçek ve doğru bir his ifade eden bir eser bulduğu vakit,metne olan saygısı ve metni ifadedeki sadeliğiyle,sesinin güzellik ve tatlılığiyle emsalsiz bir okuyucu olmasını da bilirdi...Hatta sanat eserlerinin değil,fakat doğrudan doğruya hayattaki insanların yüreğine dokunan veya kendisine hayranlık veren halleri karşısında,mesela,evladını kaybettiğini bildiği bir anne önünde sesinden herhangi bir neşe alametini öyle bir giderişi; bir ihtiyar adamın huzurunda,ona ilerlemiş yaşını hatırlatır diye,herhangi bir yıldönümü bahsini öyle bir kapatışı,bir genç alimin önünde,onun üzerinde birtakım boş laflar tesiri yapar korkusiyle ev işlerine ait konuşmalardan öyle bir çekinişi vardı ki,insana adeta rikkat verirdi...Bunun gibi George Sand'ın nesrini okurken,büyük annemden,hayatta her şeyden üstün telakki etmeğe alıştığı o ruhtan gelen iyilik ve kibarlık ahengini samimiyetle sezmesini,sesini bu ahenge sadelikle uydurmasını ve çok sonraları,benden de,bütün kitaplarda okunan şeylerin her zaman hayatta görüp işittiğimiz şeylerden mutlaka daha yüksek olması lazım gelmediğini öğrendiği için,kendini,herhangi bir yapmacığa,bir adiliğe kaptırarak cümlelerin kudretli dalgalarının nüfuzlarına mani olurum endişesiyle,zaten kendi sesine göre yazılmış olduğu zannedilen ve hassasiyetinin siciline tamamiyle girmiş bulunan bu cümlelere layık oldukları tabii rikkati,geniş ve derin yumuşaklığı vermesini bilirdi...Gene,bu cümlelerde -onlar yazılmadan evvel mevcut olan,onları dikte etmiş bulunan- kelimelerin doğrudan doğruya belirtmedikleri gizli,samimi şiveyi sezinerek ona en uygun besteyi seçmek de anneme vergi idi; bu sezişi sayesinde,fiillerin tasrifinde rasgeldiği katılıkları yumuşatır,hikaye ve mazi siygalarına 'iyilik' de mevcut olan tatlılığı ve 'melal'deki içliliği verir; heceleri -bunlar daima aynı kemiyette olmamakla beraber- yerlerine göre,kah çabuk çabuk,kah ağır ağır telaffuz etmek suretiyle muayyen bir vezne sokarak biten bir cümleyi başlıyan bir cümleye bağlar ve nihayet,düpedüz bir nesre hisli ve sürekli bir canlılık bahşederdi...'
'Mozart's sonatas are easy for children but difficult for adults.'
'Onibaba' (1964)
Kaneto Shindô
-Who can keep learning the games we play as quickly as I can change them...
anlaşmak bir bakış...
-Hocam aşık oldum,çok seviyorum...
-Ne oldu yine Leyla aşkın mı depreşti?
-Leyla mı,tanımıyorum bile onu,benim yeni aşkım Necla...
Kamer çehre peri ru tende canım
Nigarım dilberim ruh-i revanım
Enisimsin benim yar-i civanım
Nigarım dilberim ruh-i revanım...
Bir sevda geldi başıma
Felek su kattı aşıma
Uyku girmiyor gözüme
Unuttun beni zalim
Gülüşün ince kıvrak şensin
Bir selam vermeden geçersin
Bilsen beni ne çok üzersin
Seviyorum seni zalim
Bir gün ümit veriyorsun
Sonra gülüp kaçıyorsun
Sen beni öldürüyorsun
Unuttun beni zalim...
Gönül penceresinden ansızın bakıp geçtin
Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin
Madem ki son şarkının kırık bir bestesiydim
Niçin yarım bıraktın neden bırakıp geçtin
Ne çok sevmiştim seni ne çok hatırlar mısın
Aşiyan yollarından ses versem duyar mısın
Hala beni düşünür ve hala ağlar mısın
Bir bahar seli gibi yolumdan akıp geçtin...
-Daha önce Harvard'da,birkaç çocuk,bana şöyle bir soru sormuştu: 'Komedi nedir? ' Dedim ki: 'Komedi,trajedi artı zaman demektir'...Trajedi artı zaman...Lincoln vurulduğu gece,bu konuda şaka yapamazdınız...Şimdiyse,üzerinden geçen bunca zamanın ardından,herşeyi söyleyebiliriz...