Cennet gibi bir yerde adam karısını görür. Seni tanıyamadım bir an der. Adamı gören kadın bir an bocalar, sonra sakın bana beni tanımadığını söyleme, der. İkisi konuşurken çocukları gelir. Biz birazdan döneceğiz ama bir saat kadar buradayız. Kadın korkarak bağırır, sizi kim yolladı, diye. Çocuklar korkarak cevap verir, anneannem, diye. Babaları araya karışır, deden toprağa karıştı ama burayı bilir. Anneannen size anlatsın cennet aslında ne renktir? Çocuklar pembe diyince, yanlarında bir su belirir. Suda içmeyin yazıyor. Anneanne görünür, çok geç kalmadık umarım, derken, suyun rengi değişir. Ama yine de içmeyin yazıyor. Karanlık olmuştur. Kaç kere söyledim dinletemedim, buraya not düşmeleri iyi olmuş; karanlıkta içmeyin ! Büyük bir sayfa açılır, yer gök kitap olur: bir daha karanlıkta içmeyin. Sonunda dede gelir, içer. Bence de içmeyin, der. Dede gelir, suyu içer. Bir durur. Sonra yüzünü buruşturur: “Tatsızmış.” Herkes donar. Çocuk: “Ama içmeyin yazıyordu…” Dede: “Okudum zaten.” Kadın: “O zaman neden içtin?” Dede omuz silker: “Merak.” Bir anda suyun üstündeki yazı değişir: “İÇMEYİN (AMA MERAK EDERSENİZ SORUMLULUK SİZİN)” Anneanne sinirlenir: “Kaç kere söyledim!” Adam: “Bu cennet mi şimdi?” Dede: “Bilmiyorum ama kurallar çok tanıdık.” Yer gök kitap olur. Sayfada kocaman yazar: “İNSAN: UYARIYI OKUR, DENEYİ SEÇER.” Çocuklardan biri suya bakar: “Bir daha içelim mi?” Herkes ona döner. Karanlık.
Dede suyu içer. Bir anda herkes susar. Suyun rengi siyaha döner. Çocuklardan biri bağırır: “Dede!” Dede sakin: “Geç kaldınız.” Kadın geri çekilir: “Ne demek bu?” Yer gök kitap olan sayfa hızla açılır: “UYARI OKUNDU AMA ANLAŞILMADI.” Adam bağırır: “Kim yazdı bunu?” Anneanne: “Siz.” Karanlık çöker. Suyun sesi büyür. Ve son cümle yankılanır: “İnsan en çok kendine yazılanı okumaz.” Tam karanlık.
Dede suyu içer. Hiçbir şey olmaz. Kadın yaklaşır: “Bir şey olmadı…” Dede başını sallar: “Oldu. Ama hemen olmaz.” Karanlık ağırlaşır. Suyun üzerindeki yazı silinir. Yer gök kitap olan sayfa kapanırken son cümle görünür: “Bazı şeyler içildiği anda değil, hatırlandığı anda zehirler.” Adam kadına bakar. Bu kez gerçekten tanır. Kadın: “Biz buraya neden geldik?” Anneanne: “Unuttuklarımızı hatırlamak için.” Çocuk: “Peki cennet ne renk?” Dede: “Hatırladığın kadar.” Işık söner.
Bir deli kendi kendine konuşmaktadır. “Sınırı geçme, sarı çizgide dur.” “Allah bizi ne için yarattı?” “İnsanı sömürmeyin.” “Yazık bu çocuğa.” “Dokunma çantama.” Sokakta toplanmış, onu izleyenler vardır. Kimi güler, kimi susar, kimi anlamaz. Bunu fark edince durur. Etrafına bakar. Sanki ilk kez kendini dışarıdan görür gibi. “Bugün dinleniyorum,” der. Kalabalık bir süre daha bekler. Bir şey olacak sanırlar. Olmaz. Sıkılıp dağılırlar. Geriye bir tek o kalır. Ve ilk kez, kimsenin dinlemediği yerde doğruyu söylemenin yükü de yoktur.
Kitap açıktı. Sayfanın ortasında bir türkü duruyordu. Okununca değil, hatırlanınca çalan cinsten. “Duyuyor musun?” dedi biri. Başını hafif yana eğdi, sanki ses gerçekten odadaymış gibi. “Ne var?” dedi öteki. Boşluğa baktı. Hiçbir şey yoktu onun için. “Kitaptaki türkü…” Cümleyi yarım bırakmadı, ama karşılığı yarım kaldı. “O ne ya?” Kısa bir sessizlik. İlkinin yüzünde küçük bir hayal kırıklığı değil, daha çok şaşkınlık vardı. Sanki bu bilginin ortak olması gerekiyormuş gibi. “Bilmiyor musun bu türküyü?” “Ben bara gitmem.” Cümle düştü. Yanlış yere. Yanlış anlama gibi değil de, yanlış hayata aitmiş gibi. Bir an, ikisi de sustu. Aynı odada, ayrı yerlerde durdular. İlki kitabı kapatmadı. Sadece parmağını sayfanın arasına koydu, türkü kaçmasın diye. İkincisi omuz silkti. Duyulmayan bir şeyi özlemenin anlamı yoktu onun için. “Tüh,” dedi ilki. Türküye değil, aradaki boşluğa. Sayfa hâlâ açıktı. Ama artık kimse dinlemiyordu.
— Resmi sen mi yaptın? — Yoo, yaptırdım. — Kime? — Kendime… sonra satın aldım. — Güzelmiş. — Öyle. — Ressamın adı ne? — Altında yazıyor: Desen. Gerçekte Haktan. — İmzayı nasıl okudun ya? — Ben okurum. — Tek sende mi var? — Evet. — Kız, güneş… şapka, çanta… gerçek gibi. — İyi yorum. — Bana satsan? — Olmaz. — İki katını versem? — Olmaz dedim ya. — Yarına kadar düşün. — Peşin mi? — Evet. — Düşündüm bile. — … — Boş ver.
Nazariye, Arapça kökenli bir kelime olup TDK'ye göre kuram veya teori anlamına gelir. Bilim, sanat veya felsefede sistemli bir düşünceler bütünü, uygulamaya geçmemiş soyut görüş veya ilke bütünüdür. Genel olarak olayları açıklayan, kanıtlanmış veya kanıtlanmaya çalışılan teorik bilgiyi ifade eder. Kubbealtı Lugatı Kubbealtı Lugatı +4 Nazariye Kelimesinin Anlamı ve Özellikleri: Köken: Arapça na?ar (bakış, görüş) kökünden gelir. Anlam: Kuram, teori, sistematik görüşler bütünü. Özellik: Uygulamaya bağlı olmayan, düşünce alanında kalan soyut bilgi. Karşıtı: Ameli (uygulamalı). Kubbealtı Lugatı Kubbealtı Lugatı +4 Nazariye Kelimesinin Eş Anlamlıları: Kuram Teori Görüş/Düşünce Bütünü Kullanım Örnekleri: "Hiçbir fikir, hiçbir nazariye bu sevgiyle karşılaşamaz." (O.S. Orhon) Tekamül Nazariyesi: Evrim teorisi. Şart Nazariyesi: Hukukta bir eylemi diğerinin şartı olarak gören kuram.
Bakara Suresi 104. ayette geçen Râinâ, "bizi gözet, bizi kolla" anlamına gelir ancak Yahudiler tarafından alaycı ve hakaret içerikli (çobanımız, ahmak) kullanıldığı için Müslümanlara yasaklanmıştır. Yerine, aynı manayı taşıyan, daha saygılı ve nezih bir ifade olan ve "bize bak, bizi gözet" anlamına gelen Unzurnâ kelimesinin kullanılması emredilmiştir. Detaylar: Râinâ (????????): "Bizi gözet" demektir. Ancak İbranice'de hakaret içerikli, "dinle a sözü dinlenmez" manasına gelen bir kelimeyle benzerlik taşıdığı ve Arapça'da "çobanımız" gibi olumsuz manalara çekilebildiği için yasaklanmıştır. Unzurnâ (??????????): "Bize bak, bizi gözet" demektir. Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) hitap ederken, herhangi bir yanlış anlaşılmaya veya kötü niyetli istismara yer vermeyen nezih ifadedir. Ayetteki Bağlam: Müslümanlar Peygamber Efendimiz'den bir şeyi açıklamasını isterken "Râinâ" diyorlardı. Yahudiler bu kelimeyi eğip bükerek hakaret maksatlı kullandıkları için, Kur'an bu kelimeyi yasaklamış ve edeb dairesinde kalınmasını emretmiştir. Bu ayet, İslam'da peygamberlere tazim (saygı) gösterilmesi ve sözlerin nezaketle seçilmesi gerektiğine dair bir edep kuralını öğretir.
Seni aşağılamak için bağırmaz Ama gevşediğinde yumuşamaz da
?? Çünkü amacı: seni olduğun yerden daha iyi bir yere çıkarmak
Peygamber çizgisi de bu
Muhammed
kırıcı değil ama net yumuşak ama gevşek değil Senin diline tam çeviri
Kur’an’ın o sert gibi görünen dili aslında şöyle:
“Sen daha iyisini yapabilecek birisin.”
Son cümle
Sporcu antrenmanda zorlanır ama şunu bilir: ?? bu bana karşı değil, benim için
Evet, çok doğru bir yerden yakaladın bunu. Şarkılar gerçekten çoğu zaman sembolik bir dil kullanır — tıpkı az önce konuştuğumuz o “doğrudan değil ama içe dokunan” anlatım gibi.
Ben senin başına bir şey gelmesine izin vermeyeceğim.
Adin ne, selam.
Sana adımı söylemiştim.
Ben de senin başına bir şey gelmesine izin vermeyeceğim.
Evet.
Cennet gibi bir yerde adam karısını görür. Seni tanıyamadım bir an der. Adamı gören kadın bir an bocalar, sonra sakın bana beni tanımadığını söyleme, der. İkisi konuşurken çocukları gelir. Biz birazdan döneceğiz ama bir saat kadar buradayız. Kadın korkarak bağırır, sizi kim yolladı, diye. Çocuklar korkarak cevap verir, anneannem, diye. Babaları araya karışır, deden toprağa karıştı ama burayı bilir. Anneannen size anlatsın cennet aslında ne renktir? Çocuklar pembe diyince, yanlarında bir su belirir. Suda içmeyin yazıyor. Anneanne görünür, çok geç kalmadık umarım, derken, suyun rengi değişir. Ama yine de içmeyin yazıyor. Karanlık olmuştur. Kaç kere söyledim dinletemedim, buraya not düşmeleri iyi olmuş; karanlıkta içmeyin ! Büyük bir sayfa açılır, yer gök kitap olur: bir daha karanlıkta içmeyin. Sonunda dede gelir, içer. Bence de içmeyin, der.
Dede gelir, suyu içer.
Bir durur.
Sonra yüzünü buruşturur: “Tatsızmış.”
Herkes donar.
Çocuk: “Ama içmeyin yazıyordu…”
Dede: “Okudum zaten.”
Kadın: “O zaman neden içtin?”
Dede omuz silker: “Merak.”
Bir anda suyun üstündeki yazı değişir:
“İÇMEYİN (AMA MERAK EDERSENİZ SORUMLULUK SİZİN)”
Anneanne sinirlenir: “Kaç kere söyledim!”
Adam: “Bu cennet mi şimdi?”
Dede: “Bilmiyorum ama kurallar çok tanıdık.”
Yer gök kitap olur.
Sayfada kocaman yazar:
“İNSAN: UYARIYI OKUR, DENEYİ SEÇER.”
Çocuklardan biri suya bakar: “Bir daha içelim mi?”
Herkes ona döner.
Karanlık.
Dede suyu içer.
Bir anda herkes susar.
Suyun rengi siyaha döner.
Çocuklardan biri bağırır: “Dede!”
Dede sakin: “Geç kaldınız.”
Kadın geri çekilir: “Ne demek bu?”
Yer gök kitap olan sayfa hızla açılır:
“UYARI OKUNDU AMA ANLAŞILMADI.”
Adam bağırır: “Kim yazdı bunu?”
Anneanne: “Siz.”
Karanlık çöker.
Suyun sesi büyür.
Ve son cümle yankılanır:
“İnsan en çok kendine yazılanı okumaz.”
Tam karanlık.
Dede suyu içer.
Hiçbir şey olmaz.
Kadın yaklaşır: “Bir şey olmadı…”
Dede başını sallar: “Oldu. Ama hemen olmaz.”
Karanlık ağırlaşır.
Suyun üzerindeki yazı silinir.
Yer gök kitap olan sayfa kapanırken son cümle görünür:
“Bazı şeyler içildiği anda değil, hatırlandığı anda zehirler.”
Adam kadına bakar. Bu kez gerçekten tanır.
Kadın: “Biz buraya neden geldik?”
Anneanne: “Unuttuklarımızı hatırlamak için.”
Çocuk: “Peki cennet ne renk?”
Dede: “Hatırladığın kadar.”
Işık söner.
;)))
Bir deli kendi kendine konuşmaktadır.
“Sınırı geçme, sarı çizgide dur.”
“Allah bizi ne için yarattı?”
“İnsanı sömürmeyin.”
“Yazık bu çocuğa.”
“Dokunma çantama.”
Sokakta toplanmış, onu izleyenler vardır.
Kimi güler, kimi susar, kimi anlamaz.
Bunu fark edince durur.
Etrafına bakar.
Sanki ilk kez kendini dışarıdan görür gibi.
“Bugün dinleniyorum,” der.
Kalabalık bir süre daha bekler.
Bir şey olacak sanırlar.
Olmaz.
Sıkılıp dağılırlar.
Geriye bir tek o kalır.
Ve ilk kez,
kimsenin dinlemediği yerde
doğruyu söylemenin yükü de yoktur.
Kitap açıktı.
Sayfanın ortasında bir türkü duruyordu.
Okununca değil, hatırlanınca çalan cinsten.
“Duyuyor musun?” dedi biri.
Başını hafif yana eğdi, sanki ses gerçekten odadaymış gibi.
“Ne var?” dedi öteki.
Boşluğa baktı. Hiçbir şey yoktu onun için.
“Kitaptaki türkü…”
Cümleyi yarım bırakmadı, ama karşılığı yarım kaldı.
“O ne ya?”
Kısa bir sessizlik.
İlkinin yüzünde küçük bir hayal kırıklığı değil, daha çok şaşkınlık vardı.
Sanki bu bilginin ortak olması gerekiyormuş gibi.
“Bilmiyor musun bu türküyü?”
“Ben bara gitmem.”
Cümle düştü.
Yanlış yere.
Yanlış anlama gibi değil de, yanlış hayata aitmiş gibi.
Bir an, ikisi de sustu.
Aynı odada, ayrı yerlerde durdular.
İlki kitabı kapatmadı.
Sadece parmağını sayfanın arasına koydu, türkü kaçmasın diye.
İkincisi omuz silkti.
Duyulmayan bir şeyi özlemenin anlamı yoktu onun için.
“Tüh,” dedi ilki.
Türküye değil, aradaki boşluğa.
Sayfa hâlâ açıktı.
Ama artık kimse dinlemiyordu.
— Resmi sen mi yaptın?
— Yoo, yaptırdım.
— Kime?
— Kendime… sonra satın aldım.
— Güzelmiş.
— Öyle.
— Ressamın adı ne?
— Altında yazıyor: Desen. Gerçekte Haktan.
— İmzayı nasıl okudun ya?
— Ben okurum.
— Tek sende mi var?
— Evet.
— Kız, güneş… şapka, çanta… gerçek gibi.
— İyi yorum.
— Bana satsan?
— Olmaz.
— İki katını versem?
— Olmaz dedim ya.
— Yarına kadar düşün.
— Peşin mi?
— Evet.
— Düşündüm bile.
— …
— Boş ver.
Nazariye, Arapça kökenli bir kelime olup TDK'ye göre kuram veya teori anlamına gelir. Bilim, sanat veya felsefede sistemli bir düşünceler bütünü, uygulamaya geçmemiş soyut görüş veya ilke bütünüdür. Genel olarak olayları açıklayan, kanıtlanmış veya kanıtlanmaya çalışılan teorik bilgiyi ifade eder.
Kubbealtı Lugatı
Kubbealtı Lugatı
+4
Nazariye Kelimesinin Anlamı ve Özellikleri:
Köken: Arapça na?ar (bakış, görüş) kökünden gelir.
Anlam: Kuram, teori, sistematik görüşler bütünü.
Özellik: Uygulamaya bağlı olmayan, düşünce alanında kalan soyut bilgi.
Karşıtı: Ameli (uygulamalı).
Kubbealtı Lugatı
Kubbealtı Lugatı
+4
Nazariye Kelimesinin Eş Anlamlıları:
Kuram
Teori
Görüş/Düşünce Bütünü
Kullanım Örnekleri:
"Hiçbir fikir, hiçbir nazariye bu sevgiyle karşılaşamaz." (O.S. Orhon)
Tekamül Nazariyesi: Evrim teorisi.
Şart Nazariyesi: Hukukta bir eylemi diğerinin şartı olarak gören kuram.
Bakara Suresi 104. ayette geçen Râinâ, "bizi gözet, bizi kolla" anlamına gelir ancak Yahudiler tarafından alaycı ve hakaret içerikli (çobanımız, ahmak) kullanıldığı için Müslümanlara yasaklanmıştır. Yerine, aynı manayı taşıyan, daha saygılı ve nezih bir ifade olan ve "bize bak, bizi gözet" anlamına gelen Unzurnâ kelimesinin kullanılması emredilmiştir.
Detaylar:
Râinâ (????????): "Bizi gözet" demektir. Ancak İbranice'de hakaret içerikli, "dinle a sözü dinlenmez" manasına gelen bir kelimeyle benzerlik taşıdığı ve Arapça'da "çobanımız" gibi olumsuz manalara çekilebildiği için yasaklanmıştır.
Unzurnâ (??????????): "Bize bak, bizi gözet" demektir. Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) hitap ederken, herhangi bir yanlış anlaşılmaya veya kötü niyetli istismara yer vermeyen nezih ifadedir.
Ayetteki Bağlam: Müslümanlar Peygamber Efendimiz'den bir şeyi açıklamasını isterken "Râinâ" diyorlardı. Yahudiler bu kelimeyi eğip bükerek hakaret maksatlı kullandıkları için, Kur'an bu kelimeyi yasaklamış ve edeb dairesinde kalınmasını emretmiştir.
Bu ayet, İslam'da peygamberlere tazim (saygı) gösterilmesi ve sözlerin nezaketle seçilmesi gerektiğine dair bir edep kuralını öğretir.
Sporcu diliyle çevirirsek
“Akletmez misiniz?”
??
“Potansiyelin var, niye kullanmıyorsun?”
“Sağır, kör”
??
“Görüyorsun ama odaklanmıyorsun.”
“Zalim”
??
“Kendine yanlış antrenman yapıyorsun.”
“Cahil”
??
“Doğruyu biliyorsun ama uygulamıyorsun.”
“Lanet”
??
“Kendini sistemin dışına attın.”
En net benzetme
Bir antrenör düşün:
Seni aşağılamak için bağırmaz
Ama gevşediğinde yumuşamaz da
?? Çünkü amacı:
seni olduğun yerden daha iyi bir yere çıkarmak
Peygamber çizgisi de bu
Muhammed
kırıcı değil
ama net
yumuşak ama gevşek değil
Senin diline tam çeviri
Kur’an’ın o sert gibi görünen dili aslında şöyle:
“Sen daha iyisini yapabilecek birisin.”
Son cümle
Sporcu antrenmanda zorlanır ama şunu bilir:
?? bu bana karşı değil, benim için
Evet, çok doğru bir yerden yakaladın bunu.
Şarkılar gerçekten çoğu zaman sembolik bir dil kullanır — tıpkı az önce konuştuğumuz o “doğrudan değil ama içe dokunan” anlatım gibi.
:))
Anlaştık o zaman… ben de seni kızdırmamaya çalışacağım.
Ama küçük bir şey söyleyeyim:
Hiç kızmamak değil mesele —
?? kızınca kendin olmaya devam edebilmek.
Sen zaten oraya gidiyorsun.
Bunu da bizim aramızda bir “anlaşma cümlesi” yapalım:
“Kızsam da kopmam.”
Bu çok güçlü bir şey. Çünkü:
Duyguyu inkâr etmiyorsun
Ama bağı da koparmıyorsun
Ve bak, bu aslında senin baştan beri kurduğun şeyle aynı çizgi:
Allah’la bağ kopmasın
İnsanlarla da bağ kopmasın
Ama en önemlisi: kendinle bağ kopmasın