Behiç, yavaş yavaş bahse girmek istedi: - Anadolu, güzeldir değil mi? - Harikulâde. - Fakat, refah yok. - Refah dediğiniz nedir? Elektrik ve otomobilse, belki bunlar yok, fakat kalp rahatı var. - Ah, o hepsinden iyisi... Hakikaten, bir şehirde hiç bulunmayan hassa... (Peyami Safa-Sözde Kızlar)
Bu işler anlaşılmak için yapılmadı. Onay almak, seçilmek, asılmak, temsil edilmek için hiç yapılmadı.
Bu resimler ve şarkılar; bakanı da kadraja alan işlerdir. Görenle yetinmez, bakma biçimini sorgular.
Anlamayanı küçümsemez ama anlamayı mükemmel ilim sananı ifşa eder. Ruhu yoklayıp geri çekileni tanır. Gerçek değil diyerek yalanlayanı, hak iddia edeni, günü dolduranı, saygı duyduğunu sananı da.
Bu işler süs değildir. Dekor değildir. Toplumsal vitrini tamamlamak için üretilmemiştir.
Burada resim seçilmez. Burada resim karşılık verir.
İnsan asan bakışlara karşı, insanı sarsan bir yerden konuşur. Zayıf denilen yerlerin aslında en açık, en yalın, bakir ve en dürüst yerler olduğunu hatırlatır. Göyüzünün mavisi de cenneti anımsatır İnsanlar kadraja girdiğinde konu dağılır Adeta bir resimdir GODOT'U BEKLEMEK
Bu işler huzur vermez. Rahatlatmaz. Bakana sorumluluk yükler.
Yüksekliği duvarda değil, etikette değil, onayda değil.
Yeri; toplumun kaçındığı çatlaklardır. Bakışın kaçtığı yerlerdir. Ruhun geri adım attığı an.
Bu bir çağrı değil. Bir davet hiç değil.
Bu bir karşılaşmadır.
Ve karşılaşan herkes, artık eski bakışıyla devam edemez.
Az gelişmiş topluluklarda işçilerin derdi zam, gelişmiş toplumların işçilerinin derdi ise zamandır. Az gelişmiş topluluklarda işçiye bir miktar, sus payı denecek kadar bir zam yapılır. İşçi devam eder o zamla, o gazla canını dişine takarak çalışmaya. Modern toplumlardaki işçi de istediğini alır. Çalışma saatlerini çektikçe çeker aşağı. Kalan boş zamanda gezer dünyayı! Bazen uçağa atlayıp çıkar göğe, bazen binerek jet-ski’ye, girer denize icabında. Yer yemeğini beş yıldızlı lokantada.
Umut suistimale açık bir duygudur. Umudunun kimlerin işine yaradığına bakmalıdır insan. Bu yüzden etraftaki umut tacirlerine dikkat etmek gerekir. En güzel umut, kişinin gelecekte nasıl birine dönüşeceğine dair beslediği umuttur.
Burjuvazi, 18.asırda krala karşı mülkiyeti koruyordu. 19.asırda ise halka karşı mülkiyeti korumaya başladı. Burjuvazinin artık halk iktidarını sınırlamak gibi bir isteği vardır. (Karl Polanyi-Büyük dönüşüm)
Değişim için gerekli araçlardan mahrum bir devlet, kendisini muhafaza edecek araçlardan da mahrum bir devlettir. Dolayısıyla nasıl organizmada bir değişim varsa devlette de bir değişim olmalıdır. Değişim için gerekli araçlara sahip olmayan bir devlet kendisini muhafaza da edemez. Her an bir organizma gibi değişmek zorundadır fakat bu değişim temelde devletin kadim anayasasını muhafaza ederek değişen bir değişim anlayışıdır. (Edmund Burke-Doğal toplumun savunusu)
Kapitalist sistemde sağlık sektörünün tek bir rolü vardır. Bedenen ve ruhen çalışamaz hale gelmiş bir kişiyi bedenen ve ruhen yeniden çalışabilir hale getirmektir.
Bekleme halinde her şeyi anlatanlar kaybetmeye yakındır : artık kişisel bir alanda aynı metafizik oyunu daha keskin sınırlarla yürümektedir Gizli kalsın; sırlarım olmasın mı? Yatadanım.
Her şeyi anlatan kaybeder, ben susan taraftayım.
Kalbim açık, defterim kapalı.
Bazı doğrular söylenmez; taşınır.
Herkes bilirse eksilir, ben biraz eksik kalayım.
Dilim kısa, hafızam uzun.
Anlatacak çok şeyim var; anlatmamam bundandır.
Sır saklamak yalan değil, kendine sadakattir.
Göründüğüm kadarım; bildiğim kadar değil.
Sessizlik de bir ahlaktır, herkes taşıyamaz.
Ama aslında anlam kazandıkça metne yakışıyor ve duvar yazısı, sticker haline geliyor:
Bekliyoruz. Başka plan yok.
Gelmeyecek ama bekleniyor.
Bugün gitmeyelim, yarın da bakarız.
Zaman geçmedi; biz eskidik.
Buradayız çünkü başka yer yok.
Bir şey olacak dendi, oturduk.
Gitsek de aynı yer.
Beklemekten vaz geçersek başlarız.
Godot yok, alıştık.
Durmak da bir eylem.
Tiyatro çıkışında ise bu sıradan durum bir kimliğe dönüşür
Ben bekleme halindeyimdir Bu bir sır korunma biçimidir Sessizliğin bilinç kazanmış halidir Zaman geçmez Söz verilmiştir
Eylemsizlik ise askıda olanların tarafında kalmış hissi uyandırır İddiasız ama biraz alaycıdır
durmak ve beklemede kalmak artık bir yerden gelmek ve bir hâlden konuşmak gibidir ama dünya bu gibi oyunlar için suni renkler sunmayı sevmez
Godot evrenine yakışmalıdır
Örn: Gizli kalsın sırlarım, olmasın mı yatadanım ! Bu absürt selâm artık bir iç ses mırıldanmasıdır ve bu ironi de Godot'a yakışır ama Godot evreninde Anadolu aksanı olması için Godot yok, alıştık.
Hayatta hiçbir şey zorla olmaz ama zorla güzellik hiç olmaz yani... Yoksa susmak sabır değil kendini tutmak olur yani savunmaya dönüşür. Savunma refleksleri kaos ortamında otoriterliği eleştirir, sessiz kalanın değil zorlayan tarafın sorumluluğuna işaret eder, kendisi kötü değil de bir şeylere mecbur kalmak istemiyor. Henüz duvarlara yazılmadığı dönemlerde bu sözler atasözü gibi saptırılırlar.
Kısa Tok Hem dünyevi hem de uhrevi ağırlığı var. Metafizik yanı adına doğaüstü yaklaşımlara evrensel bir sınır çiziyor.
Güçlü ve istikrarlı sanıldığında incelemeler varoluşsal değil oysa gerçek olma ve gerçekliğe katılma durumudur.
Az gelişmiş topluluklarda problemler çözülmek için değil problem üzerinden yaygara çıkarmak yoluyla kaymak yemek için vardır. Az gelişmiş topluluklarda politikacı kazancını bu şekilde elde eder.
Utilitaryanizm: En fazla insanın mutluluğunu göz önüne alacak şekilde eylemektir. Her eylem, kalabalıkların mutluluğunu hedef alacak şekilde gerçekleştirilmelidir. Küçük bir zümrenin mutluluğu, kalabalıkların mutsuzluğuna yol açmamalıdır. Birileri zararlı çıkmamalıdır.
*** İNSAN DÜŞÜNDÜKÇE ÇELİŞİYOR, ÇELİŞTİKÇE DÜŞÜNÜYOR *** --Kimisi, bütün melanetleri fıtrat-ı kader bağlıyor? --Kimisi, kör cehalete bağlıyor? --Kimisi, çağ ve medeniyetlere bağlıyor? --Kimisi, amansız ve sonsuz teknolojiye bağlıyor? --Kimisi, Din ve mezheplere bağlıyor? --Kimisi, Şeytan-i nefislere bağlıyor? --Kimisi, görünmez ruhani güçlere bağlıyor? --Kimisi, mevsim ve iklimlere bağlıyor? --Kimisi, Güneş sistemine bağlıyor? --Daha yüzlerce etken sayabiliriz. Ben derim ki, bu mevzu bir yirmi asır daha sürer? Mesela, islam medeniyeti tam 22 asırdır İsmail'in koçunu keşfedemediler? Henüz dört Halife döneminde iflas ettiler. Emevi politikalarına yenildiler? Osmanlı, tam 600 yıl boyunca insan medeniyeti üzerinde bir tane bile tezi yoktur? Bir soyadı kanunu çıkaramamıştır? Türk Ulusal milletini temsil edebilecek bir kıyafet genelgesi yoktur. Padişahlar Hatunlar gibi boylama giyiyorlardı? Orta çağ kabalakları giyinip ve yabani hayvan posteklerini aksesuar olarak kullanıyorlardı? --Fransa'nın 1789 Burjuva devrimi Osmanlıyı kökünden sallamıştır. 9 şiddetinde ki deprem gibi alabora olmuşlardır? Her türlü çağdaş medeniyetlere kafa tutmuşlardır. Devleti duygusal şehvetlerine alet etmişlerdir? Her yerde ve her zaman, inadına ve ısrarla insani kıyımlar yapmışlardır? İslam medeniyetinden beslenip, Batı medeniyetine sığınmışlardır???? **Dediğim gibi, İNSAN düşündükçe çelişiyor ve çeliştikçe düşünüyor....VESSELAM ------------OZAN ÇAKIROĞLU---------.
Zor bir soru Vezir Bey lakin aklıma Jean Jack Rousseau'nun bazı fikirleri geldi. ''Bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip 'Burası benimdir!' diyen kişi uygar toplumların kurucusu olmuştur. Tabi bu aynı zamanda kavgaların, çekişmelerin, huzursuzlukların başlatıcısı da oldu. Hiyerarşiler, düzenler, işbölümleri, köşe kapmaca, mal yığma savaşı, organizasyonlar vs... hep bundan sonra oldu. Bundan sonra hiç dikiş tutturamadı insan. Utanmazlar da türedi tabi hali ile bu mücadele ortamı içerisinde.
Utanmaz adamı utanmaz adam yapanlar çevresindekilerdir. Bu utanmazlar başına geçtikleri kurumlarda her haltı yerler. Çevresindeki diğer utanmazlar bu utanmazın her türlü rezilliğine göz yumarlar. Utanmaz adam utanmaz olduğunu hiçbir şekilde anlayamaz. (Hüseyin Rahmi Gürpınar-Utanmaz Adam)
İnsan kalabalıkların yanında yer almaya, onların inandığına sorgusuz sualsiz inanmaya meyillidir. Bunun sebebi onay alabilmektir. (Solomon Asch-Otoriteryen kişilik)
Geçmişi öğren, bugünü yaşa ve geleceğe bak! Bugünün hakkını vermeden geçmiş ve gelecekle iyi bağlar kurmak, sağlam bağlantılar oluşturmak mümkün değildir. Bugünün hakkını verin, bugünü iyi planlayın.
Adamın biri patikada yürümekte olan Mevlana’ya ‘’Şems’i gördüm Halep’te!’’ demiş. Mevlana önce bir çığlık atar. Ardından kaftanını çıkarıp adama verir sevincinden. Yanındaki dayanamayıp az sonra; ‘’Efendim. Bu adam yalan söylüyor. Kimseyi gördüğü yok. Sizden bir şeyler koparma derdindeydi.’’ der. Mevlana tebessüm ederek; ‘’Ben biliyorum onun yalan söylediğini. Zaten onun yalanına verdim kaftanı. Doğru söylese canımı verirdim.’’ diye karşılık verir.
Bir gün varlıklı birisi arkadaşına x tatil köyünde ne kadar balık avladığını, nasıl pişirdiğini, nasıl eğlendiğini falan anlatır. Arkadaşı da ‘’Madem orada bu kadar eğleniyorsan, bu kadar mutluysan neden oraya yerleşmiyorsun?’’ diye sorar. Adam da soruya: ‘’Ama balıklar beni alkışlamıyor ki!’’ diye cevap vermiş. (Başarı, ilgi ve haz odaklı yaşamın sonu)
Bazı Abbasi halifeleri kitap tercüme edenlere tercüme ettikleri kitap ağırlığınca altın verirlermiş. O dönem Ortadoğu’nun altın çağıydı. Şimdi ise maalesef virane bir yer Ortadoğu. Benzer bir hassasiyete sahip olsalar eminim yeniden güzel, zengin, renkli bir hayat yeşeriverir o topraklarda.
1850 yılında İskoçya’da bir işçi çalıştığı fabrikadaki saatlerin sabahları ileri, akşamları ise geri alındığını yazmıştır bir mektubunda. İngiltere’deki bir işçi, mesai esnasında ustabaşına saati sormuştu. Ustabaşı da cevap vermiş, saatin kaç olduğunu kibarca söyleyivermişti. O an ustabaşının elindeki saat, iki müdür tarafından zorla elinden alınıvermişti. Bazı fabrikalarda ise sadece patronda saat olurdu. İşçilerin saat taşıması kesinlikle yasak olurdu. Saat taşıyanlar ağır şekilde cezalandırılırdı. Bazılarının maaşından kesilir, bazıları ise fazla mesaiye zorlanırdı. (Charles Dickens-Hayalet öyküleri)
Behiç, yavaş yavaş bahse girmek istedi:
- Anadolu, güzeldir değil mi?
- Harikulâde.
- Fakat, refah yok.
- Refah dediğiniz nedir? Elektrik ve otomobilse, belki bunlar yok, fakat kalp rahatı
var.
- Ah, o hepsinden iyisi... Hakikaten, bir şehirde hiç bulunmayan hassa...
(Peyami Safa-Sözde Kızlar)
BAKIŞIN MANİFESTOSU
Bu işler anlaşılmak için yapılmadı.
Onay almak, seçilmek, asılmak, temsil edilmek için hiç yapılmadı.
Bu resimler ve şarkılar;
bakanı da kadraja alan işlerdir.
Görenle yetinmez, bakma biçimini sorgular.
Anlamayanı küçümsemez ama
anlamayı mükemmel ilim sananı ifşa eder.
Ruhu yoklayıp geri çekileni tanır.
Gerçek değil diyerek yalanlayanı,
hak iddia edeni,
günü dolduranı,
saygı duyduğunu sananı da.
Bu işler süs değildir.
Dekor değildir.
Toplumsal vitrini tamamlamak için üretilmemiştir.
Burada resim seçilmez.
Burada resim karşılık verir.
İnsan asan bakışlara karşı,
insanı sarsan bir yerden konuşur.
Zayıf denilen yerlerin aslında
en açık, en yalın, bakir ve en dürüst yerler olduğunu hatırlatır.
Göyüzünün mavisi de cenneti anımsatır
İnsanlar kadraja girdiğinde konu dağılır
Adeta bir resimdir GODOT'U BEKLEMEK
Bu işler huzur vermez.
Rahatlatmaz.
Bakana sorumluluk yükler.
Yüksekliği duvarda değil,
etikette değil,
onayda değil.
Yeri;
toplumun kaçındığı çatlaklardır.
Bakışın kaçtığı yerlerdir.
Ruhun geri adım attığı an.
Bu bir çağrı değil.
Bir davet hiç değil.
Bu bir karşılaşmadır.
Ve karşılaşan herkes,
artık eski bakışıyla devam edemez.
Nostalji lezzetli bir sızıdır. (Ernst Bloch-Umut İlkesi)
Az gelişmiş topluluklarda işçilerin derdi zam, gelişmiş toplumların işçilerinin derdi ise zamandır. Az gelişmiş topluluklarda işçiye bir miktar, sus payı denecek kadar bir zam yapılır. İşçi devam eder o zamla, o gazla canını dişine takarak çalışmaya. Modern toplumlardaki işçi de istediğini alır. Çalışma saatlerini çektikçe çeker aşağı. Kalan boş zamanda gezer dünyayı! Bazen uçağa atlayıp çıkar göğe, bazen binerek jet-ski’ye, girer denize icabında. Yer yemeğini beş yıldızlı lokantada.
Umut suistimale açık bir duygudur. Umudunun kimlerin işine yaradığına bakmalıdır insan. Bu yüzden etraftaki umut tacirlerine dikkat etmek gerekir. En güzel umut, kişinin gelecekte nasıl birine dönüşeceğine dair beslediği umuttur.
Burjuvazi, 18.asırda krala karşı mülkiyeti koruyordu. 19.asırda ise halka karşı mülkiyeti korumaya başladı. Burjuvazinin artık halk iktidarını sınırlamak gibi bir isteği vardır. (Karl Polanyi-Büyük dönüşüm)
Değişim için gerekli araçlardan mahrum bir devlet, kendisini muhafaza edecek araçlardan da mahrum bir devlettir. Dolayısıyla nasıl organizmada bir değişim varsa devlette de bir değişim olmalıdır. Değişim için gerekli araçlara sahip olmayan bir devlet kendisini muhafaza da edemez. Her an bir organizma gibi değişmek zorundadır fakat bu değişim temelde devletin kadim anayasasını muhafaza ederek değişen bir değişim anlayışıdır. (Edmund Burke-Doğal toplumun savunusu)
Kapitalist sistemde sağlık sektörünün tek bir rolü vardır. Bedenen ve ruhen çalışamaz hale gelmiş bir kişiyi bedenen ve ruhen yeniden çalışabilir hale getirmektir.
Bekleme halinde her şeyi anlatanlar kaybetmeye yakındır :
artık kişisel bir alanda aynı metafizik oyunu daha keskin sınırlarla yürümektedir
Gizli kalsın; sırlarım olmasın mı? Yatadanım.
Her şeyi anlatan kaybeder, ben susan taraftayım.
Kalbim açık, defterim kapalı.
Bazı doğrular söylenmez; taşınır.
Herkes bilirse eksilir, ben biraz eksik kalayım.
Dilim kısa, hafızam uzun.
Anlatacak çok şeyim var; anlatmamam bundandır.
Sır saklamak yalan değil, kendine sadakattir.
Göründüğüm kadarım; bildiğim kadar değil.
Sessizlik de bir ahlaktır, herkes taşıyamaz.
Ama aslında anlam kazandıkça metne yakışıyor ve duvar yazısı, sticker haline geliyor:
Bekliyoruz. Başka plan yok.
Gelmeyecek ama bekleniyor.
Bugün gitmeyelim, yarın da bakarız.
Zaman geçmedi; biz eskidik.
Buradayız çünkü başka yer yok.
Bir şey olacak dendi, oturduk.
Gitsek de aynı yer.
Beklemekten vaz geçersek başlarız.
Godot yok, alıştık.
Durmak da bir eylem.
Tiyatro çıkışında ise bu sıradan durum bir kimliğe dönüşür
Ben bekleme halindeyimdir
Bu bir sır korunma biçimidir
Sessizliğin bilinç kazanmış halidir
Zaman geçmez
Söz verilmiştir
Eylemsizlik ise askıda olanların tarafında kalmış hissi uyandırır
İddiasız ama biraz alaycıdır
durmak ve beklemede kalmak artık bir yerden gelmek ve bir hâlden konuşmak gibidir
ama dünya bu gibi oyunlar için suni renkler sunmayı sevmez
Godot evrenine yakışmalıdır
Örn: Gizli kalsın sırlarım, olmasın mı yatadanım !
Bu absürt selâm artık bir iç ses mırıldanmasıdır ve bu ironi de Godot'a yakışır ama Godot evreninde Anadolu aksanı olması için Godot yok, alıştık.
Bu açıdan da bakılabilir.
Teşekkürler.
Hayatta hiçbir şey zorla olmaz ama zorla güzellik hiç olmaz yani...
Yoksa susmak sabır değil kendini tutmak olur yani savunmaya dönüşür.
Savunma refleksleri kaos ortamında otoriterliği eleştirir, sessiz kalanın değil zorlayan tarafın sorumluluğuna işaret eder, kendisi kötü değil de bir şeylere mecbur kalmak istemiyor.
Henüz duvarlara yazılmadığı dönemlerde bu sözler atasözü gibi saptırılırlar.
Kısa
Tok
Hem dünyevi
hem de uhrevi ağırlığı var.
Metafizik yanı adına doğaüstü yaklaşımlara evrensel bir sınır çiziyor.
Güçlü ve istikrarlı sanıldığında incelemeler varoluşsal değil oysa gerçek olma ve gerçekliğe katılma durumudur.
VLADIMIR : Hiç terk ettim mi seni?
ESTRAGON : Gitmeme izin verdin.
Cehenneme giden yol bir uçurum değil, yavaş bir eğimdir. (Clive Staples Lewis- Prens Caspian)
Beklentideki amacı elde etmek için Tanrı'yı beklemeyi ifade ediyor.
Her çağın kendi illüzyonları vardır ama onları kaybedenler bazen gerçeğe değil boşluğa uyanır. (Honore de Balzac-Kayıp İllüzyonlar)
Kadınların arkadaşlığı aşka benzer. Benzemez, aşkın ta kendisidir. (Defne Suman-Rüyaya benzer)
Az gelişmiş topluluklarda problemler çözülmek için değil problem üzerinden yaygara çıkarmak yoluyla kaymak yemek için vardır. Az gelişmiş topluluklarda politikacı kazancını bu şekilde elde eder.
Utilitaryanizm: En fazla insanın mutluluğunu göz önüne alacak şekilde eylemektir. Her eylem, kalabalıkların mutluluğunu hedef alacak şekilde gerçekleştirilmelidir. Küçük bir zümrenin mutluluğu, kalabalıkların mutsuzluğuna yol açmamalıdır. Birileri zararlı çıkmamalıdır.
Totaliter rejimler geçmişi bile manipüle eden, geçmişi sürekli değiştirip yeniden yazma eğiliminde olan rejimlerdir. (George Orwell-Aspidistra)
Hakkınız var.
*** İNSAN DÜŞÜNDÜKÇE ÇELİŞİYOR, ÇELİŞTİKÇE DÜŞÜNÜYOR ***
--Kimisi, bütün melanetleri fıtrat-ı kader bağlıyor?
--Kimisi, kör cehalete bağlıyor?
--Kimisi, çağ ve medeniyetlere bağlıyor?
--Kimisi, amansız ve sonsuz teknolojiye bağlıyor?
--Kimisi, Din ve mezheplere bağlıyor?
--Kimisi, Şeytan-i nefislere bağlıyor?
--Kimisi, görünmez ruhani güçlere bağlıyor?
--Kimisi, mevsim ve iklimlere bağlıyor?
--Kimisi, Güneş sistemine bağlıyor?
--Daha yüzlerce etken sayabiliriz. Ben derim ki, bu mevzu bir yirmi asır daha sürer?
Mesela, islam medeniyeti tam 22 asırdır İsmail'in koçunu keşfedemediler? Henüz
dört Halife döneminde iflas ettiler. Emevi politikalarına yenildiler?
Osmanlı, tam 600 yıl boyunca insan medeniyeti üzerinde bir tane bile tezi yoktur?
Bir soyadı kanunu çıkaramamıştır? Türk Ulusal milletini temsil edebilecek bir kıyafet
genelgesi yoktur. Padişahlar Hatunlar gibi boylama giyiyorlardı? Orta çağ kabalakları
giyinip ve yabani hayvan posteklerini aksesuar olarak kullanıyorlardı?
--Fransa'nın 1789 Burjuva devrimi Osmanlıyı kökünden sallamıştır. 9 şiddetinde ki deprem
gibi alabora olmuşlardır? Her türlü çağdaş medeniyetlere kafa tutmuşlardır. Devleti duygusal
şehvetlerine alet etmişlerdir? Her yerde ve her zaman, inadına ve ısrarla insani kıyımlar
yapmışlardır? İslam medeniyetinden beslenip, Batı medeniyetine sığınmışlardır????
**Dediğim gibi, İNSAN düşündükçe çelişiyor ve çeliştikçe düşünüyor....VESSELAM
------------OZAN ÇAKIROĞLU---------.
Zor bir soru Vezir Bey lakin aklıma Jean Jack Rousseau'nun bazı fikirleri geldi. ''Bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip 'Burası benimdir!' diyen kişi uygar toplumların kurucusu olmuştur. Tabi bu aynı zamanda kavgaların, çekişmelerin, huzursuzlukların başlatıcısı da oldu. Hiyerarşiler, düzenler, işbölümleri, köşe kapmaca, mal yığma savaşı, organizasyonlar vs... hep bundan sonra oldu. Bundan sonra hiç dikiş tutturamadı insan. Utanmazlar da türedi tabi hali ile bu mücadele ortamı içerisinde.
** O zaman ilk utanmaz adamı utanmaz yapan
nedenler nedir?
Utanmaz adamı utanmaz adam yapanlar çevresindekilerdir. Bu utanmazlar başına geçtikleri kurumlarda her haltı yerler. Çevresindeki diğer utanmazlar bu utanmazın her türlü rezilliğine göz yumarlar. Utanmaz adam utanmaz olduğunu hiçbir şekilde anlayamaz. (Hüseyin Rahmi Gürpınar-Utanmaz Adam)
İnsan kalabalıkların yanında yer almaya, onların inandığına sorgusuz sualsiz inanmaya meyillidir. Bunun sebebi onay alabilmektir. (Solomon Asch-Otoriteryen kişilik)
Geçmişi öğren, bugünü yaşa ve geleceğe bak! Bugünün hakkını vermeden geçmiş ve gelecekle iyi bağlar kurmak, sağlam bağlantılar oluşturmak mümkün değildir. Bugünün hakkını verin, bugünü iyi planlayın.
Adamın biri patikada yürümekte olan Mevlana’ya ‘’Şems’i gördüm Halep’te!’’ demiş. Mevlana önce bir çığlık atar. Ardından kaftanını çıkarıp adama verir sevincinden. Yanındaki dayanamayıp az sonra; ‘’Efendim. Bu adam yalan söylüyor. Kimseyi gördüğü yok. Sizden bir şeyler koparma derdindeydi.’’ der. Mevlana tebessüm ederek; ‘’Ben biliyorum onun yalan söylediğini. Zaten onun yalanına verdim kaftanı. Doğru söylese canımı verirdim.’’ diye karşılık verir.
İskandinav mutsuzluğu sessizlikte büyür. Akdeniz mutsuzluğu ise gürültünün içinde kaybolur sanki! (Panait İstrati-Akdeniz)
Bir gün varlıklı birisi arkadaşına x tatil köyünde ne kadar balık avladığını, nasıl pişirdiğini, nasıl eğlendiğini falan anlatır. Arkadaşı da ‘’Madem orada bu kadar eğleniyorsan, bu kadar mutluysan neden oraya yerleşmiyorsun?’’ diye sorar. Adam da soruya: ‘’Ama balıklar beni alkışlamıyor ki!’’ diye cevap vermiş.
(Başarı, ilgi ve haz odaklı yaşamın sonu)
Bazı Abbasi halifeleri kitap tercüme edenlere tercüme ettikleri kitap ağırlığınca altın verirlermiş. O dönem Ortadoğu’nun altın çağıydı. Şimdi ise maalesef virane bir yer Ortadoğu. Benzer bir hassasiyete sahip olsalar eminim yeniden güzel, zengin, renkli bir hayat yeşeriverir o topraklarda.
1850 yılında İskoçya’da bir işçi çalıştığı fabrikadaki saatlerin sabahları ileri, akşamları ise geri alındığını yazmıştır bir mektubunda. İngiltere’deki bir işçi, mesai esnasında ustabaşına saati sormuştu. Ustabaşı da cevap vermiş, saatin kaç olduğunu kibarca söyleyivermişti. O an ustabaşının elindeki saat, iki müdür tarafından zorla elinden alınıvermişti. Bazı fabrikalarda ise sadece patronda saat olurdu. İşçilerin saat taşıması kesinlikle yasak olurdu. Saat taşıyanlar ağır şekilde cezalandırılırdı. Bazılarının maaşından kesilir, bazıları ise fazla mesaiye zorlanırdı. (Charles Dickens-Hayalet öyküleri)