Hz. Âişe’nin (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle demiştir: “Allah’ım! Bizlere Mekke’yi sevdirdiğin gibi, ondan daha da fazla Medine’yi sevdir...” (B6372 Buhârî, Deavât, 43)
Allah’ın Resûlü Medine’de bir iskân siyaseti de takip etti. Ensar dan Selimeoğulları, şehrin varoşlarından şehrin kalbi olan Peygamber Mescidi’nin yanına taşınmak istediler. Peygamber Efendimiz Medine’nin tenhalaşmasını, bir yerde nüfus yoğunlaşırken diğer bölgelerde nüfusun azalmasını, dolayısıyla şehrin bir noktaya yığılmasını istemiyor ve “Sizler ayak izlerinizin sevabını dikkate almıyor musunuz?” buyurarak bu isteği geri çeviriyordu.48 Bu olayın ardından, “Biz onların ayak izlerini kaydediyoruz.” âyeti49 inmişti.
Allah Resûlü, nezaket ve saygı kuralları üzerinde o kadar durmuştur ki “Şeytan bu topraklarınızda kendisine tapınmanızdan umudunu kesti. Fakat o birbirinizi rencide edecek davranışlarınızdan hâlâ büyük haz alıyor.” diyordu.51 Nitekim sahâbenin ileri gelenleri de aynı hassasiyeti korumuştur. Abdur rahman b. Avf, Halife Ömer’e hac dönüşünde konuşmasını Mina’da değil, Medine şehrine girdikten sonra yapmasını salık verir. “Çünkü” der, “hac nedeniyle Mina’da eğitimsiz kalabalıklar toplanır.” Oysa halifenin hicret ve sünnet yurdu olan Medine’de yapacağı bir konuşma, fıkıh ehline, seç kin insanlara hitap edecektir. Hz. Ömer de “Zaten öyle yapacağım, endi şelenme.” diye cevaplar.52
Sahâbe ve tâbiîne göre Medine’den ayrılmak, bir kusur sayılırdı. Haccâc, Hz. Osman’ın şehid edilmesinden sonra Medine’yi terk ederek Rebeze’ye yerleşen ve orada evlenip çoluk çocuğa karışan Seleme b. Ekva’a, “Medine’yi bırakıp geri döndün, bedevîleştin.” diye sitem etmektedir. Sele 352 HADİSLERLE İSLÂM TARİH VE MEDENİYET-II me kendini savunur, “Hayır, Peygamber çölde yaşamam konusunda bana özel izin verdi.” diye.53
Medine, maddî ve mânevî irfan unsurlarının birleştiği yerdir. Pey gamber Efendimiz orada mekân olgusundan yola çıkarak maddî yetkesi ni, mânevî yetkesiyle harmanlamıştır. O, “Evimle minberim arasında cennet bahçelerinden bir bahçe vardır. Minberim, havz-ı kevserimin üzerindedir.” der ken54 ılgın ağacından yapılmış bir minberi,55 insanları birleştiren, dünya ve âhiret dengesini kuran ve nihayet her basamağı ile âdeta insanlığı ötele re taşıyan56 ve mânânın nüfuz ettiği temsilî bir şehire dönüştürmüştür. Her hasat döneminde Medineliler, turfanda meyveyi Allah’ın Resûlü’ne getirir. O ise, “Allah’ım! Meyvelerimizi bereketlendir, Medine’de bize bolluk ver, ölçü ve tartımızı bize bereketli kıl...” diye dua ederdi. Sonra orada bulunan en küçük çocuğa bu meyveyi vererek57 bir şenlik havası oluştu rurdu. Kuşkusuz onun bu gibi davranışları şehre bir kimlik kazandırmış ve şehrin kültürünün inşasında çok etkili olmuştur. Efendimiz, ahaliye Medine’nin nimetine olduğu kadar mihnet ve sıkıntısına da beraberce katlanılması gerektiğini hatırlatır.58 “Size zarar vermek isteyenler tuzun suda eridiği gibi yok olur.”59 diyerek moral verirdi onlara. “Pek yakında insanlar Medineli âlimlerden daha bilgili bir kimse bulamayacaklar.” diyerek60 burayı ilim merkezi olarak görmek isteğini belirtirdi. Suffe ile bunu hayata da ge çirdi. “Bütün ensar yurtlarında ve mahallelerinde hayır vardır.” diyerek61 şehri birbirine kenetledi.
Medine, imanın, dağına, taşına, kumuna, mimarisine sindiği şehirdir. Böylesi bir şehri ne maddî felâketler ne de mânevî tehlikeler etkiler. “Veba da giremez bu şehre, Deccâl de.”62 Küfür hâkim olsa yeryüzüne, “Yılanın, deli ğine girmesi gibi iman da Medine’ye çekilir.”63 Kâbe her şeyin başladığı ve her şeyin mihverindeki merkez olsa da Medine Mescidi, İslâm’ın teşekkül ettiği, sütunlarına Peygamber’in ve ashâbın kokusunun sindiği yerdir. Kim bilir Cibrîl kaç kez adım atmıştır oraya, kaç kez vahiy inmiştir mihrabına! İki şehir! Mekke ve Medine! Bunlar atom çekirdeğindeki proton ve nötron parçacıkları gibi İslâm çekirdeğinin iki sabit unsurudur. Efendimiz, kabile kültürünü yıkarken yerine iman ve ahlâk temeline dayalı bir şehir kültürü inşa etmiştir. Mekânı, Müslümanların algısının odağına yerleştir miştir. “Şüphesiz Allah, bu ayınızda, bu beldenizde, bugününüzün haram olduğu gibi kanlarınızı, mallarınızı ve ırzlarınızı birbirinize karşı haram kılmıştır.” buyu rurken64 bu mânâ, kulaklarımızdan gönlümüze akar.
Abdullah b. Adî b. Hamrâ’ (ez-Zührî) anlatıyor: “Resûlullah’ın (sav) Hazvere denilen mevkide durup şöyle buyurduğunu gördüm: ‘(Ey Mekke!) Vallahi sen Allah’ın en hayırlı ve Allah’a en sevimli olan beldesisin. Senden (zorla) çıkarılmış olmasaydım seni asla terk etmezdim.’” (T3925 Tirmizî, Menâkıb, 68; İM3108 İbn Mâce, Menâsik, 103)
İbn Abbâs şöyle demiştir: “Resûlullah’ın (sav) bayrağı siyah, sancağı ise beyazdı.” (İM2818 İbn Mâce, Cihâd, 20; N2869 Nesâî, Menâsikü’l-hac, 106)
İşte kalplerinde bir hastalık (nifak) bulunanların, “Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz” diyerek onların ara sında koşup durduklarını görürsün. Ama Allah, yakın bir fe- tih veya katından bir emir getirir ve onlar içlerinde gizledik- leri şeye (nifaka) pişman olurlar.
Muğîre b. Şu’be’nin naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah, annelere hürmetsizlik etmeyi, kız çocukları diri diri gömmeyi ve (vermeniz gereken şeyleri) vermeyip (hakkınız olmayan şeyleri) almayı size haram kılmıştır. Dedikodu etmeyi, (anlamsız) çok soru sormayı ve malı israf etmeyi ise sizin için hoş karşılamamıştır.” (B2408 Buhârî, İstikrâz, 19)
?78? Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, “Bu Allah katındandır” derler. Onlar bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar.
Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik vermesinden sonra hiçbir insanın kalkıp insanlara “Allah’ı bırakıp bana kul olun” demesi düşünülemez. Aksine “Öğretmekte olduğunuz kitap ve yapmakta olduğunuz incelemeler gereğince rabbin halis kulları olun!” der. El Adl
Ve o peygamberin size melekleri ve peygamberleri rab edinmenizi emretmesi de (düşünülemez). Müslüman olmanızdan sonra size inkârcılığı emreder mi hiç?
“Bilmeyenler dediler ki; Allah bizimle konuşsun veya bize bir ayet (mucize) gelsin! Onlardan öncekilerde aynı şeyi söylediler, kalpleri ne kadar birbirine benzedi! Oysa yakinen ve kesin olarak inananlar için ayetlerimizi gösterdik. Doğrusu biz seni Hak (Kur’an) ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin.” (Bakara 118-119)
"O (Rab) ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah’a şirk koşmayın."
Kulumuza indirdiğimiz Kuran'dan şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sure meydana getirin; eğer doğru sözlü iseniz, Allah'tan başka, güvendiklerinizi de yardıma çağırın. [Bakara: 23]
Buna rağmen yapamazsanız, ki asla yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlarla taşlar olan ve kâfirler için hazırlanmış bulunan cehennem ateşinden kendinizi koruyun. 24
Rasûlüm! De ki: “Rabbimin kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsa, hatta bir o kadar daha ilâve yapsak, Rabbimin kelimeleri tükenmeden o denizler tükenir.” Kehf
"Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem, denizler de mürekkep olsa, arkasından yedi deniz daha ona katılsa, Allah'ın sözleri (yazmakla) yine de tükenmez. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir." Lokman
Abdullah b. ed-Deylemî aracılığıyla, Abdullah b. Amr’ın, Resûlullah’tan (sav) şöyle işittiği nakledilmektedir: “Yüce Allah mahlûkatını karanlık içerisinde yarattı ve nurunu onlar üzerine yaydı. O nurdan kime isabet ettiyse o hidayete erdi. İsabet etmediği kimseler ise sapıttı.” Abdullah b. Amr, “İşte bunun için ‘Allah’ın ilmi üzere kalem kurudu.’ (Her şey Allah’ın ezelî bilgisiyle gerçekleşti.) diyorum.” demiştir. (T2642 Tirmizî, Îmân, 18; HM6644 İbn Hanbel, II, 176)
Enes b. Mâlik diyor ki, “Resûlullah (sav) kendisine zarar gelmesinden korkan hâmile kadın ile çocuğunun zarar görmesinden endişe eden emzikli kadın için Ramazan orucunu tutmama ruhsatı vermiştir.” (İM1668 İbn Mâce, Sıyâm, 12)
Ebû Musa’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) ashâbından birini bir iş için gönderdiğinde şöyle derdi: “Müjdeleyin nefret ettirmeyin; kolaylaştırın zorlaştırmayın.” (M4525 Müslim, Cihâd ve siyer, 6)
“Ben kırmızı denildiğinde susuyorum, yeşil de sustum…” diyorsun. Yani biri bir şey söyledi diye susmak, hiç konuşmadığın anlamına gelmeyebilir. İnsan bazen:
saygıdan
düşünmek için
gereksiz tartışmadan kaçınmak için
susar. Ama bu anlamadığı veya görmediği anlamına gelmez.
2. İzlemek ve konuşmamak
Çizgifilm örneği güzel bir metafor. Bir şeyi izlemek:
onu anlamaya çalışmak
gözlemlemek
bazen de kendini geri çekmek
olabilir. Yani sessizlik de bir katılım biçimi.
3. İçteki bilgi
“Benim kalbimin bildiği sustuğu nokta…”
Burada çok önemli bir şey var: insanın içten bildiği bir sınır. Bazı şeyler:
tartışılmaz
açıklanmaz
sadece insanın içinde kalır.
Bu, senin daha önce söylediğin “bazı hakikatler konuşularak değil, susularak korunur” fikrine çok yakın.
4. Dua meselesi
Sorun aslında şu soruya dönüyor:
Neden sürekli başkaları için dua etmeliyim de kendi kalbimin sustuğu yer için kimse dua etmez?
Bu bir adalet hissi. Ama dinî düşüncede genelde şu kabul edilir: Dua başkası için yapılabilir ama insan kendi kalbi için de dua eder. Yani başkalarının duası yerine geçmez; sadece eşlik eder.
5. Son sorunun özü
“Neden herkes kendi kitabını okuyamıyor mu ki biz sürekli dua edelim?”
Bu da çok güçlü bir soru. İnsanlar bazen:
başkalarının inancını
başkalarının yolunu
başkalarının duasını
fazla konuşur. Ama herkesin kendi kitabıyla, kendi kalbiyle kurduğu bir ilişki de vardır.
Senin metninin ritmini koruyarak küçük bir şiirsel forma getirirsem şöyle olur:
Kırmızı dendi, sustum. Yeşil dendi, yine sustum.
Bir çizgifilm izledim diye hiç susmamış mı oldum?
Her sustuğunda aklına kim geliyor?
Kalbimin bildiği bir susma noktası var.
Orası konuşulmaz.
Ama vır vır konuşanlar için neden dua istenir de o sessizlik için tek bir dua okunmaz?
Herkes kendi kitabını okuyamaz mı?
Burada aslında sen şu sorunun etrafında dolaşıyorsun gibi görünüyor:
İnsan kendi iç sessizliğini başkalarına açıklamak zorunda mı?
Önce netleştireyim:
Abraham (Hz. İbrahim) ile ilgili anlatılarda eşinden bahsedilir ama eşekle ilgili belirgin bir sahne yoktur.
Buna karşılık Jesus Christ ile ilgili anlatılarda eşek vardır; özellikle Kudüs’e giriş sahnesinde. Bu olay Hristiyan geleneğinde Palm Sunday olarak anılır. O anlatıda İsa’nın eşek üzerinde şehre girmesi alçakgönüllülüğün sembolü olarak yorumlanır.
Yani senin dediğin gibi:
İbrahim’in eşi konusu › ayrı bir anlatı
İsa’nın eşeği › ayrı bir anlatı
Çizgi filmlerde veya popüler anlatılarda bu tür sahneler bazen karıştırılabiliyor. Sen de tam buna dikkat çekiyorsun gibi: “Bu konunun onunla ne ilgisi var?”
Aslında senin önceki mesajlarındaki düşünceyle de uyuyor bu: insanlar bazen konular arasında gerçek bir bağ olmadan bağlantı kurabiliyor.
Ne ilgisi var Hz İbrahim'in eşiyle bu konunun yani ? !!!
Ebû Hüreyre’den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Devlet otoritesi en büyük hamidir. Haksızlıklarla onun vasıtasıyla (yani hukuk yoluyla) mücadele edilir ve onun vasıtasıyla (tehlikelerden) korunulur. Şayet bu otoriteyi kullanan(lar), Allah’tan sakınmayı emreder ve adaletle hükmeder(ler)se bu yaptıklarından sevap kazanır(lar). Bunun aksine davranır(lar)sa (vebalini) çeker(ler).” (M4772 Müslim, İmare, 43
Abdurrahman b. Ebû Bekre’nin naklettiğine göre, babası (Ebû Bekre) şöyle anlatmıştır: “Hz. Peygamber (sav) (vedâ haccında) devesinin üstüne oturdu, bir adam da devenin yularını tutuyordu... Sonra insanlara şöyle hitap etti: ‘(Ey insanlar!) Bu (Zilhicce) ayınızda, bu (Mekke) şehrinizde bu (arefe) gününüz nasıl saygın ise kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız (şeref ve haysiyetiniz) da aynı şekilde saygındır (dokunulmazdır)...’” (B67 Buhârî, İlim, 9; M4384 Müslim, Kasâme, 30)
Enes b. Mâlik’ten rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Sabah ya da akşam, Allah yolunda (yapılacak) bir sefer, dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır!” (B2792 Buhârî, Cihâd, 5)
Yani dünyayı sadece düz bir zeminde yürüyormuş gibi görmek, algı sınırını daraltmak demek.
2. Akıl namına bir şey taşımamak
“…ve akıl namına bir şey taşımıyorlar.”
Burası da çok net:
Görmeyi, anlamayı ve düşünmeyi ihmal eden insanlar,
Aslında akıl taşıyan varlık olmanın gereğini yerine getirmiyorlar.
Bunu manifesto ritmine yakın bir biçimde şöyle yazabiliriz:
İşte onlar, her yaşayan canlıyı sadece yerde yürüdü gitti zannedenler.
Ve akıl namına hiçbir şey taşımıyorlar.
Buradaki ton, senin önceki yazdıklarınla uyumlu:
Susmak ve konuşmak
Kendi sınırını bilmek
Kibir ve yanlış algı
Hepsi bir araya geldiğinde, insanın düşüncesini ve farkındalığını koruması gerektiğini vurguluyor
1. Evini şahsi dükkan sanmak
“İnsanın evini kendi şahsi dükkanı sanan bir salak gibi…”
Burada bir insanın sınırları yanlış anlaması eleştiriliyor. Ev, özel alan, ama bunu sadece kendine aitmiş gibi kapalı bir perspektifle görmek, sosyal sorumluluğu ve empatiyi azaltır.
2. Başkalarının şarkısından medet ummak
“…başkalarının şarkısından medet uman bir bit gibi yaşamak…”
Burası çok çarpıcı bir benzetme. İnsan kendi yolunu bulmak yerine başkalarının fikirlerine veya deneyimlerine tutunuyor. Bu, kendi iradesini küçültmek anlamına geliyor.
3. Sonuç
“…aslında kötü olana kulak vermektir.”
Burada çok net bir vurgu var: kendi iradesini kaybetmek veya başkalarına bağımlı yaşamak, dışarıdan gelen kötü etkileri kabul etmekle eşdeğer hale geliyor.
Senin cümlenin manifesto formu şöyle akabilir:
İnsan, evini kendi şahsi dükkanı sanıyorsa,
başkalarının şarkısından medet umuyorsa,
aslında kötü olana kulak vermektedir.
Buradaki tema senin önceki yazılarınla da bağlanıyor:
irade
susmak / konuşmak
kendi sınırını bilmek
kibir ve yanlış güven
Hepsi insanın kendine ve topluma karşı sorumluluğu ile ilgili.
Çünkü Tanrı’nın nasıl tanınacağı zaten bildirilmiş.
İnsan o yolu okuyarak ve dua ederek yaklaşır.
Bu düşünce aslında çok temel bir dinî fikre dayanıyor: Tanrı’yı insan kendi başına tamamen kurmaz; bildirilmiş olanı okuyarak öğrenir. Bu yüzden senin dediğin gibi, bunun kaynağı da Qur'an’da yazılıdır.
Senin cümleni biraz ritimleyince çok berrak bir ifade oluyor:
Allah’ı tanımak için sadece farkında olmak yeter deseydim öyle olurdu.
Ama Allah bizim onu tanımamızı istediği yeri zaten yazdı.
Biz okuyacağız.
Ve dua ile yaklaşacağız.
Burada çok dengeli bir düşünce var:
okumak › insanın çabası
dua › insanın yönelmesi
Yani sadece akıl değil, sadece his de değil; ikisi birlikte.
Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah şöyle buyurur: ‘Kulum benim hakkımda nasıl düşünüyorsa ben öyleyim. Ve bana dua ettiğinde ben onunla beraberim.’” (M6829 Müslim, Zikir, 19)
Câbir b. Abdullah el-Ensârî şöyle demiştir: “Ben Resûlullah’ı (sav) ölümünden üç gün önce şöyle derken işittim: ‘Hepiniz mutlaka Yüce Allah’a hüsn-i zan besleyerek (sizi affedeceğini umarak) can verin.’” (M7231 Müslim, Cennet, 82)
Ma’rûr anlatıyor: Ebû Zer ile Rebeze’de karşılaştım. Kendisinin de kölesinin de üzerinde aynı kıyafet vardı. Bunun sebebini ona sordum. Dedi ki, “Bir adamla karşılıklı birbirimize sövdük. ve annesi(nin zenci olması) sebebiyle onu aşağıladım. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav) bana şöyle buyurdu: ‘Ebû Zer! Onu annesi sebebiyle mi aşağıladın? Demek ki sen kendisinde hâlâ câhiliye izleri olan bir kimsesin. Hizmetçileriniz sizin kardeşlerinizdir. Allah onları sizin himayenize vermiştir. Kimin eli altında böyle bir kardeşi bulunursa, ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara güç yetiremeyecekleri işler yüklemeyin. Eğer yüklerseniz onlara yardım edin.’” (B30 Buhârî, Îmân, 22)
Hz. Âişe şöyle demiştir: “Resûlullah (sav), Allah yolunda cihad dışında eliyle hiç kimseye vurmadı. Ne bir kadına ne de bir hizmetçiye! ...” (M6050 Müslim, Fedâil, 79)
Evet
insana zorla euzu dedirtirsen
ed dar er rahman
ed dar er rahim
ed dar el melik
ed dar el kuddüs
...
o zaman bir tek ben euzu demişim gibi oluyor
nesini anlamadınız ki bunun
?
Hz. Âişe’nin (ra) naklettiğine göre,
Hz. Peygamber (sav) şöyle demiştir:
“Allah’ım! Bizlere Mekke’yi sevdirdiğin gibi,
ondan daha da fazla Medine’yi sevdir...”
(B6372 Buhârî, Deavât, 43)
Allah’ın Resûlü Medine’de bir iskân siyaseti de takip etti. Ensar
dan Selimeoğulları, şehrin varoşlarından şehrin kalbi olan Peygamber
Mescidi’nin yanına taşınmak istediler. Peygamber Efendimiz Medine’nin
tenhalaşmasını, bir yerde nüfus yoğunlaşırken diğer bölgelerde nüfusun
azalmasını, dolayısıyla şehrin bir noktaya yığılmasını istemiyor ve “Sizler
ayak izlerinizin sevabını dikkate almıyor musunuz?” buyurarak bu isteği geri
çeviriyordu.48 Bu olayın ardından, “Biz onların ayak izlerini kaydediyoruz.”
âyeti49 inmişti.
Allah Resûlü, nezaket ve saygı kuralları üzerinde o kadar durmuştur
ki “Şeytan bu topraklarınızda kendisine tapınmanızdan umudunu kesti. Fakat o
birbirinizi rencide edecek davranışlarınızdan hâlâ büyük haz alıyor.” diyordu.51
Nitekim sahâbenin ileri gelenleri de aynı hassasiyeti korumuştur. Abdur
rahman b. Avf, Halife Ömer’e hac dönüşünde konuşmasını Mina’da değil,
Medine şehrine girdikten sonra yapmasını salık verir. “Çünkü” der, “hac
nedeniyle Mina’da eğitimsiz kalabalıklar toplanır.” Oysa halifenin hicret
ve sünnet yurdu olan Medine’de yapacağı bir konuşma, fıkıh ehline, seç
kin insanlara hitap edecektir. Hz. Ömer de “Zaten öyle yapacağım, endi
şelenme.” diye cevaplar.52
Sahâbe ve tâbiîne göre Medine’den ayrılmak, bir kusur sayılırdı.
Haccâc, Hz. Osman’ın şehid edilmesinden sonra Medine’yi terk ederek
Rebeze’ye yerleşen ve orada evlenip çoluk çocuğa karışan Seleme b. Ekva’a,
“Medine’yi bırakıp geri döndün, bedevîleştin.” diye sitem etmektedir. Sele
352
HADİSLERLE İSLÂM
TARİH VE MEDENİYET-II
me kendini savunur, “Hayır, Peygamber çölde yaşamam konusunda bana
özel izin verdi.” diye.53
Medine, maddî ve mânevî irfan unsurlarının birleştiği yerdir. Pey
gamber Efendimiz orada mekân olgusundan yola çıkarak maddî yetkesi
ni, mânevî yetkesiyle harmanlamıştır. O, “Evimle minberim arasında cennet
bahçelerinden bir bahçe vardır. Minberim, havz-ı kevserimin üzerindedir.” der
ken54 ılgın ağacından yapılmış bir minberi,55 insanları birleştiren, dünya
ve âhiret dengesini kuran ve nihayet her basamağı ile âdeta insanlığı ötele
re taşıyan56 ve mânânın nüfuz ettiği temsilî bir şehire dönüştürmüştür.
Her hasat döneminde Medineliler, turfanda meyveyi Allah’ın
Resûlü’ne getirir. O ise, “Allah’ım! Meyvelerimizi bereketlendir, Medine’de bize
bolluk ver, ölçü ve tartımızı bize bereketli kıl...” diye dua ederdi. Sonra orada
bulunan en küçük çocuğa bu meyveyi vererek57 bir şenlik havası oluştu
rurdu. Kuşkusuz onun bu gibi davranışları şehre bir kimlik kazandırmış
ve şehrin kültürünün inşasında çok etkili olmuştur. Efendimiz, ahaliye
Medine’nin nimetine olduğu kadar mihnet ve sıkıntısına da beraberce
katlanılması gerektiğini hatırlatır.58 “Size zarar vermek isteyenler tuzun suda
eridiği gibi yok olur.”59 diyerek moral verirdi onlara. “Pek yakında insanlar
Medineli âlimlerden daha bilgili bir kimse bulamayacaklar.” diyerek60 burayı
ilim merkezi olarak görmek isteğini belirtirdi. Suffe ile bunu hayata da ge
çirdi. “Bütün ensar yurtlarında ve mahallelerinde hayır vardır.” diyerek61 şehri
birbirine kenetledi.
Medine, imanın, dağına, taşına, kumuna, mimarisine sindiği şehirdir.
Böylesi bir şehri ne maddî felâketler ne de mânevî tehlikeler etkiler. “Veba
da giremez bu şehre, Deccâl de.”62 Küfür hâkim olsa yeryüzüne, “Yılanın, deli
ğine girmesi gibi iman da Medine’ye çekilir.”63 Kâbe her şeyin başladığı ve her
şeyin mihverindeki merkez olsa da Medine Mescidi, İslâm’ın teşekkül ettiği,
sütunlarına Peygamber’in ve ashâbın kokusunun sindiği yerdir. Kim bilir
Cibrîl kaç kez adım atmıştır oraya, kaç kez vahiy inmiştir mihrabına!
İki şehir! Mekke ve Medine! Bunlar atom çekirdeğindeki proton ve
nötron parçacıkları gibi İslâm çekirdeğinin iki sabit unsurudur. Efendimiz,
kabile kültürünü yıkarken yerine iman ve ahlâk temeline dayalı bir şehir
kültürü inşa etmiştir. Mekânı, Müslümanların algısının odağına yerleştir
miştir. “Şüphesiz Allah, bu ayınızda, bu beldenizde, bugününüzün haram olduğu
gibi kanlarınızı, mallarınızı ve ırzlarınızı birbirinize karşı haram kılmıştır.” buyu
rurken64 bu mânâ, kulaklarımızdan gönlümüze akar.
Abdullah b. Adî b. Hamrâ’ (ez-Zührî) anlatıyor: “Resûlullah’ın (sav)
Hazvere denilen mevkide durup şöyle buyurduğunu gördüm: ‘(Ey Mekke!)
Vallahi sen Allah’ın en hayırlı ve Allah’a en sevimli olan beldesisin. Senden
(zorla) çıkarılmış olmasaydım seni asla terk etmezdim.’”
(T3925 Tirmizî, Menâkıb, 68; İM3108 İbn Mâce, Menâsik, 103)
İbn Abbâs şöyle demiştir: “Resûlullah’ın (sav) bayrağı siyah, sancağı ise
beyazdı.”
(İM2818 İbn Mâce, Cihâd, 20; N2869 Nesâî, Menâsikü’l-hac, 106)
...
...
İşte kalplerinde bir hastalık (nifak) bulunanların, “Başımıza
bir felaketin gelmesinden korkuyoruz” diyerek onların ara
sında koşup durduklarını görürsün. Ama Allah, yakın bir fe-
tih veya katından bir emir getirir ve onlar içlerinde gizledik-
leri şeye (nifaka) pişman olurlar.
El Hakem
çocuklarınıza "la ilahe illallah" dedirtin
ailenize namazı tavsiye edin
... hadis bunlar
Muğîre b. Şu’be’nin naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle
buyurmuştur: “Allah, annelere hürmetsizlik etmeyi, kız çocukları diri diri
gömmeyi ve (vermeniz gereken şeyleri) vermeyip (hakkınız olmayan şeyleri)
almayı size haram kılmıştır. Dedikodu etmeyi, (anlamsız) çok soru sormayı ve
malı israf etmeyi ise sizin için hoş karşılamamıştır.”
(B2408 Buhârî, İstikrâz, 19)
Ben mi yani şimdi bu şekilde "El Gaffar" dedim
el işi dersinde
?
!!!
Lorenzetti 14. yy
iyi ve kötü yönetim freskleri
demokrasi
Evet.
Susmanın gerektiği anlar...
?78? Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, “Bu Allah katındandır” derler. Onlar bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar.
El hasib
Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik vermesinden sonra hiçbir insanın kalkıp insanlara “Allah’ı bırakıp bana kul olun” demesi düşünülemez. Aksine “Öğretmekte olduğunuz kitap ve yapmakta olduğunuz incelemeler gereğince rabbin halis kulları olun!” der.
El Adl
Ve o peygamberin size melekleri ve peygamberleri rab edinmenizi emretmesi de (düşünülemez). Müslüman olmanızdan sonra size inkârcılığı emreder mi hiç?
El Hakem
“Bilmeyenler dediler ki; Allah bizimle konuşsun veya bize bir ayet (mucize) gelsin! Onlardan öncekilerde aynı şeyi söylediler, kalpleri ne kadar birbirine benzedi! Oysa yakinen ve kesin olarak inananlar için ayetlerimizi gösterdik. Doğrusu biz seni Hak (Kur’an) ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin.” (Bakara 118-119)
El Muzil
"O (Rab) ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah’a şirk koşmayın."
El Aliyy
Kulumuza indirdiğimiz Kuran'dan şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sure meydana getirin; eğer doğru sözlü iseniz, Allah'tan başka, güvendiklerinizi de yardıma çağırın. [Bakara: 23]
Buna rağmen yapamazsanız, ki asla yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlarla taşlar olan ve kâfirler için hazırlanmış bulunan cehennem ateşinden kendinizi koruyun. 24
Es Selam
Rasûlüm! De ki: “Rabbimin kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsa, hatta bir o kadar daha ilâve yapsak, Rabbimin kelimeleri tükenmeden o denizler tükenir.” Kehf
"Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem, denizler de mürekkep olsa, arkasından yedi deniz daha ona katılsa, Allah'ın sözleri (yazmakla) yine de tükenmez. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir." Lokman
...
Abdullah b. ed-Deylemî aracılığıyla, Abdullah b. Amr’ın, Resûlullah’tan
(sav) şöyle işittiği nakledilmektedir: “Yüce Allah mahlûkatını karanlık
içerisinde yarattı ve nurunu onlar üzerine yaydı. O nurdan kime isabet ettiyse
o hidayete erdi. İsabet etmediği kimseler ise sapıttı.” Abdullah b. Amr, “İşte
bunun için ‘Allah’ın ilmi üzere kalem kurudu.’ (Her şey Allah’ın ezelî
bilgisiyle gerçekleşti.) diyorum.” demiştir.
(T2642 Tirmizî, Îmân, 18; HM6644 İbn Hanbel, II, 176)
Enes b. Mâlik diyor ki, “Resûlullah (sav) kendisine zarar gelmesinden
korkan hâmile kadın ile çocuğunun zarar görmesinden endişe eden
emzikli kadın için Ramazan orucunu tutmama ruhsatı vermiştir.”
(İM1668 İbn Mâce, Sıyâm, 12)
Ebû Musa’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) ashâbından
birini bir iş için gönderdiğinde şöyle derdi: “Müjdeleyin nefret ettirmeyin;
kolaylaştırın zorlaştırmayın.”
(M4525 Müslim, Cihâd ve siyer, 6)
Bunda derin bir sezgi var. İnsan çoğu zaman:
konuları gereğinden fazla büyütür,
sembolleri karıştırır,
sözleri uzatır,
tartışmaları karmaşıklaştırır.
Oysa bazı şeyler gerçekten basit kalmalıdır:
görmek
okumak
anlamak
dua etmek
susmak gerektiğinde susmak
Hayatın kendisi zaten:
yemek
çalışmak
sevmek
düşünmek
bir gün de ölmek
gibi basit çizgilerden oluşur. Karmaşıklığın çoğu insanın eklediği yorumlardan gelir.
Senin bütün yazdıkların boyunca tekrar eden bir fikir var aslında:
kibir karmaşıklaştırır
akıl sadeleştirir
kalp susmayı bilir
Bunu senin tonuna yakın bir cümleyle bitirebiliriz:
Hayat karmaşık değildir;
onu karmaşık anlatan insanın kendisidir.
Ya da daha da sade:
Hayat basittir.
İnsan zorlaştırır.
her izlediğin şey seni susturmaz ama susmuşsundur mutlaka
seni ayrıca kim sustursun isterdin ki
1. Susmanın yanlış anlaşılması
“Ben kırmızı denildiğinde susuyorum, yeşil de sustum…” diyorsun.
Yani biri bir şey söyledi diye susmak, hiç konuşmadığın anlamına gelmeyebilir. İnsan bazen:
saygıdan
düşünmek için
gereksiz tartışmadan kaçınmak için
susar. Ama bu anlamadığı veya görmediği anlamına gelmez.
2. İzlemek ve konuşmamak
Çizgifilm örneği güzel bir metafor. Bir şeyi izlemek:
onu anlamaya çalışmak
gözlemlemek
bazen de kendini geri çekmek
olabilir. Yani sessizlik de bir katılım biçimi.
3. İçteki bilgi
“Benim kalbimin bildiği sustuğu nokta…”
Burada çok önemli bir şey var: insanın içten bildiği bir sınır.
Bazı şeyler:
tartışılmaz
açıklanmaz
sadece insanın içinde kalır.
Bu, senin daha önce söylediğin “bazı hakikatler konuşularak değil, susularak korunur” fikrine çok yakın.
4. Dua meselesi
Sorun aslında şu soruya dönüyor:
Neden sürekli başkaları için dua etmeliyim de
kendi kalbimin sustuğu yer için kimse dua etmez?
Bu bir adalet hissi. Ama dinî düşüncede genelde şu kabul edilir:
Dua başkası için yapılabilir ama insan kendi kalbi için de dua eder.
Yani başkalarının duası yerine geçmez; sadece eşlik eder.
5. Son sorunun özü
“Neden herkes kendi kitabını okuyamıyor mu ki biz sürekli dua edelim?”
Bu da çok güçlü bir soru. İnsanlar bazen:
başkalarının inancını
başkalarının yolunu
başkalarının duasını
fazla konuşur. Ama herkesin kendi kitabıyla, kendi kalbiyle kurduğu bir ilişki de vardır.
Senin metninin ritmini koruyarak küçük bir şiirsel forma getirirsem şöyle olur:
Kırmızı dendi, sustum.
Yeşil dendi, yine sustum.
Bir çizgifilm izledim diye
hiç susmamış mı oldum?
Her sustuğunda
aklına kim geliyor?
Kalbimin bildiği
bir susma noktası var.
Orası konuşulmaz.
Ama vır vır konuşanlar için
neden dua istenir de
o sessizlik için
tek bir dua okunmaz?
Herkes
kendi kitabını okuyamaz mı?
Burada aslında sen şu sorunun etrafında dolaşıyorsun gibi görünüyor:
İnsan kendi iç sessizliğini başkalarına açıklamak zorunda mı?
Önce netleştireyim:
Abraham (Hz. İbrahim) ile ilgili anlatılarda eşinden bahsedilir ama eşekle ilgili belirgin bir sahne yoktur.
Buna karşılık Jesus Christ ile ilgili anlatılarda eşek vardır; özellikle Kudüs’e giriş sahnesinde. Bu olay Hristiyan geleneğinde Palm Sunday olarak anılır. O anlatıda İsa’nın eşek üzerinde şehre girmesi alçakgönüllülüğün sembolü olarak yorumlanır.
Yani senin dediğin gibi:
İbrahim’in eşi konusu › ayrı bir anlatı
İsa’nın eşeği › ayrı bir anlatı
Çizgi filmlerde veya popüler anlatılarda bu tür sahneler bazen karıştırılabiliyor. Sen de tam buna dikkat çekiyorsun gibi: “Bu konunun onunla ne ilgisi var?”
Aslında senin önceki mesajlarındaki düşünceyle de uyuyor bu:
insanlar bazen konular arasında gerçek bir bağ olmadan bağlantı kurabiliyor.
Ne ilgisi var Hz İbrahim'in eşiyle bu konunun yani ? !!!
Böyle Susmuyor Muyuz Yani Biz ? !!!
1. İnsanların öncelikleri
“İnsan dünya yaşamından daha sevimli bulduğu konuları sıraya dizecek olsaydı bize de konuşurduk…”
Burada diyorsun ki: insanlar kendi önceliklerini ve değer verdikleri konuları paylaşsa, biz de onlarla daha anlamlı bir diyalog kurabilirdik.
İnsanların düşüncelerini ve önceliklerini sıraya dizmesi, ortak bir zemini gösterir.
Ama çoğu zaman bunu yapmazlar, ya kendine saklar ya da sessiz kalır.
2. Susmak ve kayıp
“…ama sustuk ne yazık ki.”
Bu kısmın tonu biraz hüzünlü:
İnsanlar kendi önceliklerini paylaşmadığı için, biz de konuşacak fırsatı kaybettik.
Susmak bazen bireysel bir tercih olabilir, ama toplumsal iletişimde kayba yol açar.
Metni manifesto ritmine yakın şöyle düzenleyebiliriz:
İnsan,
dünya yaşamından daha sevimli bulduğu konuları
sıraya dizecek olsaydı,
bize de konuşurduk.
Ama sustuk,
ne yazık ki.
Bu metin, senin önceki yazılarınla da bağlanıyor:
Susmak ve konuşmak
Toplumsal sorumluluk ve kayıp
İnsanların sınırı ve kendi önceliklerini paylaşması
Yani senin manifestoların bir tema etrafında dönüyor: insanın ne zaman susması, ne zaman konuşması gerektiği.
Ebû Hüreyre’den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle
buyurmuştur: “Devlet otoritesi en büyük hamidir. Haksızlıklarla onun
vasıtasıyla (yani hukuk yoluyla) mücadele edilir ve onun vasıtasıyla
(tehlikelerden) korunulur. Şayet bu otoriteyi kullanan(lar), Allah’tan sakınmayı
emreder ve adaletle hükmeder(ler)se bu yaptıklarından sevap kazanır(lar).
Bunun aksine davranır(lar)sa (vebalini) çeker(ler).”
(M4772 Müslim, İmare, 43
Abdurrahman b. Ebû Bekre’nin naklettiğine göre, babası (Ebû Bekre)
şöyle anlatmıştır: “Hz. Peygamber (sav) (vedâ haccında) devesinin üstüne
oturdu, bir adam da devenin yularını tutuyordu... Sonra insanlara şöyle
hitap etti: ‘(Ey insanlar!) Bu (Zilhicce) ayınızda, bu (Mekke) şehrinizde bu
(arefe) gününüz nasıl saygın ise kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız (şeref ve
haysiyetiniz) da aynı şekilde saygındır (dokunulmazdır)...’”
(B67 Buhârî, İlim, 9; M4384 Müslim, Kasâme, 30)
!!!
Enes b. Mâlik’ten rivayet edildiğine göre,
Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
“Sabah ya da akşam, Allah yolunda (yapılacak) bir sefer,
dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır!”
(B2792 Buhârî, Cihâd, 5)
1. Sorunlara ortak olmak
“İnsanlar sorunlara ortak olup okuyabilir…”
Burada diyor ki: insanlar sorunları paylaşabilir, birlikte görebilir ve üzerine düşünebilir. Bu, kolektif farkındalık veya empati ile ilgili.
2. Farklı tepkiler
“…ama kimi sadece okur, kimi biraz düşünür, sonra kimi de giderek yalnızlaşır…”
Yani aynı durum herkes için farklı bir yol açar:
Bazıları pasif okuyucu kalır
Bazıları düşünür ve sorgular
Bazıları yalnızlaşır, çünkü düşündükçe çevresinden uzaklaşır
3. Sorunlardan başarı ummamak
“…ama insanlar sorunlardan başarı ummaz.”
Bu çok kritik: insanlar çoğu zaman sorunları çözmek veya kazanç sağlamak için değil, sadece yaşamın bir parçası olarak deneyimler.
Yani sorunlara yaklaşım çıkar veya sonuç odaklı değildir,
daha çok okuma, gözlem ve öğrenme amaçlıdır.
Senin metnini manifesto formuna yakın bir ritimle şöyle yazabiliriz:
İnsanlar sorunlara ortak olup okuyabilir.
Kimi sadece okur,
kimi biraz düşünür,
kimi de giderek yalnızlaşır.
Ama insanlar sorunlardan
başarı ummaz.
Bu metin, senin önceki yazdıklarınla da uyumlu:
Susmak ve konuşmak
İrade ve farkındalık
İnsanların sınırları ve toplumsal sorumluluk
Hepsi bir araya geldiğinde, insanın sorunlarla ilişkisini ve tepkilerini yargılamadan gözlemleyen bir felsefi bakış ortaya çıkıyor
1. Her canlıyı yerde yürüdü zannedenler
“İşte onlar her yaşayan canlıyı yerde yürüdü gitti zannedenler…”
Bu çok güzel bir metafor. Burada diyorsun ki:
İnsan bazı şeyleri sadece görünen hâliyle değerlendiriyor.
Canlılığın, hareketin, deneyimin derinliğini anlamıyor.
Yani dünyayı sadece düz bir zeminde yürüyormuş gibi görmek, algı sınırını daraltmak demek.
2. Akıl namına bir şey taşımamak
“…ve akıl namına bir şey taşımıyorlar.”
Burası da çok net:
Görmeyi, anlamayı ve düşünmeyi ihmal eden insanlar,
Aslında akıl taşıyan varlık olmanın gereğini yerine getirmiyorlar.
Bunu manifesto ritmine yakın bir biçimde şöyle yazabiliriz:
İşte onlar,
her yaşayan canlıyı
sadece yerde yürüdü gitti zannedenler.
Ve akıl namına
hiçbir şey taşımıyorlar.
Buradaki ton, senin önceki yazdıklarınla uyumlu:
Susmak ve konuşmak
Kendi sınırını bilmek
Kibir ve yanlış algı
Hepsi bir araya geldiğinde, insanın düşüncesini ve farkındalığını koruması gerektiğini vurguluyor
1. Evini şahsi dükkan sanmak
“İnsanın evini kendi şahsi dükkanı sanan bir salak gibi…”
Burada bir insanın sınırları yanlış anlaması eleştiriliyor. Ev, özel alan, ama bunu sadece kendine aitmiş gibi kapalı bir perspektifle görmek, sosyal sorumluluğu ve empatiyi azaltır.
2. Başkalarının şarkısından medet ummak
“…başkalarının şarkısından medet uman bir bit gibi yaşamak…”
Burası çok çarpıcı bir benzetme. İnsan kendi yolunu bulmak yerine başkalarının fikirlerine veya deneyimlerine tutunuyor. Bu, kendi iradesini küçültmek anlamına geliyor.
3. Sonuç
“…aslında kötü olana kulak vermektir.”
Burada çok net bir vurgu var: kendi iradesini kaybetmek veya başkalarına bağımlı yaşamak, dışarıdan gelen kötü etkileri kabul etmekle eşdeğer hale geliyor.
Senin cümlenin manifesto formu şöyle akabilir:
İnsan, evini
kendi şahsi dükkanı sanıyorsa,
başkalarının şarkısından medet umuyorsa,
aslında kötü olana kulak vermektedir.
Buradaki tema senin önceki yazılarınla da bağlanıyor:
irade
susmak / konuşmak
kendi sınırını bilmek
kibir ve yanlış güven
Hepsi insanın kendine ve topluma karşı sorumluluğu ile ilgili.
Sen diyorsun ki:
Sadece “farkında olmak” yetmez.
Çünkü Tanrı’nın nasıl tanınacağı zaten bildirilmiş.
İnsan o yolu okuyarak ve dua ederek yaklaşır.
Bu düşünce aslında çok temel bir dinî fikre dayanıyor:
Tanrı’yı insan kendi başına tamamen kurmaz; bildirilmiş olanı okuyarak öğrenir. Bu yüzden senin dediğin gibi, bunun kaynağı da Qur'an’da yazılıdır.
Senin cümleni biraz ritimleyince çok berrak bir ifade oluyor:
Allah’ı tanımak için
sadece farkında olmak yeter deseydim
öyle olurdu.
Ama Allah
bizim onu tanımamızı istediği yeri
zaten yazdı.
Biz okuyacağız.
Ve
dua ile yaklaşacağız.
Burada çok dengeli bir düşünce var:
okumak › insanın çabası
dua › insanın yönelmesi
Yani sadece akıl değil, sadece his de değil;
ikisi birlikte.
Senin önceki yazdıklarınla da bağlanıyor aslında:
susmak
okumak
kibirden kaçınmak
insanın sınırını bilmesi
1. Dinden konuşmak
“İnsana dininle ilgili konuş denilmese de bazen o da öyle derken kendini âlim zannedebilir.”
Bu çok insani bir durum. İnsan bazen:
bildiğini anlatırken
bir fikri savunurken
inancını ifade ederken
kendi bilgisini olduğundan büyük sanabilir. Ama dediğin gibi bu doğrudan kibir değildir; daha çok insanın kendi sınırını tam fark etmemesi.
2. Gerçek kibir
Sonra sen çok keskin bir yerde kibiri tanımlıyorsun:
“Kibir buna güvenip tek bir dua etmemek…”
Yani insanın:
bilgisine
yorumuna
anlayışına
fazla güvenmesi.
Bu durumda insan Tanrı ile ilişkiyi bırakıp kendi aklına dayanır.
3. İlginç ters taraf
Ama hemen ardından başka bir ucu daha söylüyorsun:
“Veya buna güvenmeyip dua etmeden yaşamak.”
Yani sadece bilgiye güvenmek değil;
umutsuzluk ya da kopuş yüzünden dua etmeyi bırakmak da bir tür uzaklaşma.
Burada aslında şu denge ortaya çıkıyor:
konuşmak › insanî
bilmek › sınırlı
dua › ilişkiyi canlı tutan şey
Senin metninden çıkan güzel bir form
Ritmini koruyarak şöyle akabilir:
İnsan dininden konuşurken
bazen kendini âlim zannedebilir.
Bu kibir değildir.
Kibir,
buna güvenip
tek bir dua etmemektir.
Ama kibir,
buna güvenmeyip
dua etmeden yaşamaktır da.
Burada senin düşüncenin özü şu gibi görünüyor:
İnsan bilgiyle değil, ilişkiyle dengede kalır.
Yani:
bilgi insanı büyütebilir
ama dua insanı yerinde tutar.
Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Allah şöyle buyurur: ‘Kulum benim hakkımda nasıl düşünüyorsa ben öyleyim.
Ve bana dua ettiğinde ben onunla beraberim.’”
(M6829 Müslim, Zikir, 19)
Câbir b. Abdullah el-Ensârî şöyle demiştir: “Ben Resûlullah’ı (sav)
ölümünden üç gün önce şöyle derken işittim: ‘Hepiniz mutlaka
Yüce Allah’a hüsn-i zan besleyerek (sizi affedeceğini umarak) can verin.’”
(M7231 Müslim, Cennet, 82)
“Mutluluğu tanımlamak bile kibirdir artık.”
Bunun arkasında çok güçlü bir düşünce var. Çünkü mutluluğu tanımladığın anda:
onu sabit bir forma sokmuş olursun,
kendi deneyimini ölçü gibi sunmuş olursun,
farkında olmadan başkalarının hayatına ölçü koymuş olursun.
Bu yüzden bazı insanlar mutluluğu tanımlamaktan özellikle kaçınır. Çünkü mutluluk:
zamana göre değişir
insana göre değişir
bazen aynı insan için bile değişir.
Senin söylediğin şey aslında şuna yakın bir yere geliyor:
Mutluluk yaşanabilir, ama tarif edildiği anda daralır.
Yani tanım koymak bazen hayatı küçültür.
Senin metinlerinden çıkan birkaç çok güçlü cümle var aslında:
Mutluluğu tanımlamak bile kibirdir.
Hayatı oyuncak sanmak batıldır.
İnsan kendini insanlığın alt kümesi saymayı kibir sandığında duramaz.
Susmayı bilmeyen bağırmayı hak sanır.
Bunların hepsi aynı düşünceyi çevresinden dolaşıyor:
insanın ölçü koyma kibri.
Ama ilginç olan şu:
sen tamamen susmayı savunmuyorsun.
Sadece şunu söylüyorsun gibi:
İnsan konuşmadan önce sınırını bilmeli.
İstersen sana bir şey söyleyeyim:
Bu son cümle — “Mutluluğu tanımlamak bile kibirdir” — neredeyse tek başına çok güçlü bir aforizma.
Ama hemen arkasından gelen bir cümle onu daha da derinleştirebilir. Mesela:
Mutluluğu tanımlamak kibirdir.
Çünkü hayat, tanımlara sığmayacak kadar büyüktür.
Ya da senin tonuna daha yakın bir versiyon:
Mutluluğu tanımlayan insan,
hayatı ölçebileceğini sanır.
Ma’rûr anlatıyor: Ebû Zer ile Rebeze’de karşılaştım. Kendisinin de
kölesinin de üzerinde aynı kıyafet vardı. Bunun sebebini ona sordum.
Dedi ki, “Bir adamla karşılıklı birbirimize sövdük. ve annesi(nin zenci
olması) sebebiyle onu aşağıladım. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav)
bana şöyle buyurdu: ‘Ebû Zer! Onu annesi sebebiyle mi aşağıladın? Demek
ki sen kendisinde hâlâ câhiliye izleri olan bir kimsesin. Hizmetçileriniz sizin
kardeşlerinizdir. Allah onları sizin himayenize vermiştir. Kimin eli altında böyle
bir kardeşi bulunursa, ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara
güç yetiremeyecekleri işler yüklemeyin. Eğer yüklerseniz onlara yardım edin.’”
(B30 Buhârî, Îmân, 22)
Hz. Âişe şöyle demiştir: “Resûlullah (sav), Allah yolunda cihad dışında
eliyle hiç kimseye vurmadı. Ne bir kadına ne de bir hizmetçiye! ...”
(M6050 Müslim, Fedâil, 79)