Edebiyatla politikanın buluştuğu ülkeye doğru bir gezintiye çıkalım bugün. Şair ve yazarın nerede durduğuna ve durması gerektiğine yakından bakalım. Hatta külleri eşeleyelim biraz…
Geçenlerde bir arkadaşım gençlik yıllarımı hatırlattı. Mektubunda beni kast ederek “Garp Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok” derken değişmediğimi söylemek istiyordu. Yaşayan her canlı gibi ben de değişiyordum elbette. Ancak aslım aynı kalıyordu. Temelim ve kilit taşlarım yerli yerinde durmakla beraber ben değişiyordum. Hepimiz için geçerlidir bu. Bazen iyiye ve güzele doğru değişir, dönüşüme uğrarız. Keşke daha sık değişebilsek! Özümüzü korurken daha hızlı gelişebilsek; içimizdeki “ben”leri çoğaltabilsek… Bir yandan yaşadığımız nesnel dünyadan sağlıklı beslenip, öte yandan onun yapı taşlarına yepyeni tanımlar getirerek, yaşamsal niteliklere azımsanmayacak bir katkıda bulunabilsek ne iyi olurdu…
Bu süreçte, pek çok unsurun yanı sıra okumanın büyük yararı olduğunu düşünüyorum. Özellikle genç yaşta okumaya başlamanın. Okuma alışkanlığı edinmenin ötesinde, okumayla bir derdi olmanın… Yaşamımın rotası böyle çizildiği ve sonra da aynı doğrultuda sürdürdüğüm için konuya bu pencereden bakıyor olabilirim pekâlâ. Yine de soruyorum kendime: Eğer Erich Maria Remarqué ‘ı bundan neredeyse yarım yüzyıl evvel tanımamış olsaydım, “Garp Cephesi” bana bir şey ifade eder miydi? Veya savaşa bakışım nasıl olurdu? Taraf tutar mıydım, suçlar mıydım, suçluluk duygusuna kapılır mıydım? İnsanlık için tahrip gücü fevkalade yüksek olan bu felaketi nasıl değerlendirirdim?
asfaltıma pençe izleri bırakan gelincik
kanla yoğrulmuş sanıyor ekin tarlalarını
yanılıyor!
bozkıra çoktan tahvil olduk biz
ekmek kokusu arıyor bağrımdaki şaki
yundukça ırmağımızda
renk atıyor kimimiz
kimisi
çekerek
küçülerek
“Söktüğümüz sözcükler
Söylememiz gereken
Azalıyor günler gibi…”
- (Eugène GUILLEVIC)
şaşırtmasın
bunca velveleye karşın
kesiklerimizden fışkıran umut
hüznün kalemi kırık
elimizde ilkyazdan bir duruşma
güneşten
yanılsama düşüyor güpegündüz
fırtına ev sahibesi
gördükçe
bildikçe
çelikle tutukladılar suyu
barikat kurar gibi
hakikat adasına
başlangıç vuruşları
us’a ejderha
TARTIŞMA MI, ORTAKLAŞA DÜŞÜNME Mİ?
NEREYE KADAR KISKANÇLIK?
Günümüzde kullanılan dil her ne ise, tartışmalarda kullanılan dil de onun benzeridir diye düşünüyorum. Öncelikle edebiyat dilini homojen bir sınıfta kategorize etmek yerine bir yelpazede değerlendiriyorum, çünkü edebiyatçı gibi okur profili de kendi içinde farklılıklar barındırıyor. Bilinçli, birikimden beslenen, ahlaklı, tarafsız, yaratıcı, eleştiriye saygılı bir dil kullanıldığı kadar dile yüklenen anlamların, genelde kültürel değerlerin erozyona uğramasıyla birlikte tartışmalar da giderek düzeyini yitirmiştir. Dil özünde nitelikli ise ve tartışma eşitler arasında yapılıyorsa, edebiyat ortamına elbette katkısı olur ama dil çölleşmişse, tartışma elemanları arasında bilgi açısından büyük farklar varsa mutlaka zarar verir. Zaten düşük ya da yüksek bilgi; bilinç ve yetkinlik düzeyi/düzeysizliği tartışma üslubundan hemen belli olur. Donanımlı kişi bunu yazım ve tartışma diline yansıtır. Yansıttığı anlaşılmıyorsa eğer, orada bir dengesizlik var demektir. Ya yanlış bir ortamda yazıyor/konuşuyor veya vasatın üstünde ve karmaşık bir dil kullanıyordur. Böyle sakıncalar söz konusu değilse eğer, büyük olasılıkla muhataplarının algılaması bozuktur. Demek ki süreçte bir iletişim bozukluğu mevcuttur. Bu durumda tartışmayı sağlıklı bir biçimde yürütme olanağı kalmamıştır
….(Yaşam Bilgisi 2) - Sokak Bilgisi….
bir çılgının spermiyle
döllendiğini sanıyor şair
hikâye
Beckettvari ironi
“Siyah sütünü içiyoruz sabahın akşam saatlerinde
onu içiyoruz öğle sabah demeden hep
onu geceleri içiyor, habire içiyoruz” – Paul Celan
(Çev: Gertrude Durusoy - Ahmet Necdet)




-
Ömer Yalçın
-
Faris Faris
-
*
Tüm YorumlarSevda Kenti'nin Öyküsü’nü dinlemek ister misin?
İstersen son şiirime bir göz at… Sevgilerle.
şiirinizde yorgun ve sarhoş bir yaprak gördüm onu aldım ırgat'a verdim...
bu sitede ender şiir yazanlardansınız..
saygı sevgi