Son İnziva
Elimi çektim artık dünyanın hırsından Sıyrıldım sahte gülüşlerin arkasından Bir ömür sızarken kalbimin yarasından Ben senin yokluğuna müebbet giydim.
Güneşi alsalar da karanlıkta kalsam Kendi küllerimde bin defa savrulsam Hangi azapla, hangi korla kavrulsam Ben senin hasretini kefen diye giydim.
Görmezden gelsen de bu yıkık halimi Kırsan da tutunduğum her bir dalımı Sana çıkan yollar kesse de yolumu Ben senin ismini bir mühür gibi kazıdım.
Son Perde: Kül ve Sessizlik
Bir kenti tek bir bavula sığdırmak değildi zor olan, Zor olan; o bavulun içine sığmayan hatıraları kapı eşiğinde bırakmaktı. Sen giderken, sadece adımlarını alıp gitmedin; Duvarlardaki yankıyı, saksıdaki toprağın kokusunu, Ve benim sana bakarken parlayan göz bebeklerimi de söktün yerinden. Şimdi aynaya baktığımda gördüğüm yüz, tanımadığım bir yabancının harabesi. Söylesene, hangi lisan anlatır bir kalbin sessizce yıkılışını? Hangi yağmur temizler, gözyaşlarının yanakta bıraktığı o tuzu?
Seni düşünmek; karanlık bir odada kibrit çakmak gibi, Bir anlık aydınlık, sonra parmak uçlarımda yanan o sızı. Masadaki iki kişilik fincanın biri artık hep boş, Çayın soğuyor, zaman soğuyor, içimdeki o çocuk üşüyor. Her sabah pencereni açan ellerim, şimdi perdeleri sıkıca çekiyor; Çünkü dışarıdaki dünya, sensizliği yüzüme bir tokat gibi çarpıyor. "Gidiyorum" dediğinde gökyüzü mü düştü, yoksa ben mi yerin dibine geçtim? Kuşlar bile sustu o gün, ağaçlar yapraklarını birer birer döktü.
Sanki kainat el birliğiyle senin adını sildi takvimlerden, Geriye sadece, tozlu bir albümde gülümseyen o yabancı yüz kaldı. Ah, ne zormuş meğer insanın kendi hatıralarından kaçması, Kendi evinde, kendi gölgesinden korkan bir mülteci olması. Şimdi hangi sokağa çıksam sonu sana çıkmıyor, Hangi kapıyı çalsam ardında senin kokun yok. Bir boşlukla dans ediyorum, ritmi hıçkırık olan bir şarkıda.
Sana geldim; avuçlarımda bin yıllık bir rüzgâr, Gözlerimde henüz sönmemiş yıldızların yorgunluğu. Adını her fısıldadığımda dudaklarımda titreyen, O hiç bitmeyecekmiş gibi duran kadim boşluğu, Sadece senin bakışın doldurabilir, biliyorum.
Bir kentin en ıssız sokağında lambalar sönerken, Seni düşünmek; karanlığa bir kibrit çakmak gibidir. Ellerini tutmak, kışın ortasında baharı giyinmek, Varlığınla soluklanmak, bir ömrü tek bir ana sığdırmak… Sen benim hem durakladığım kıyı, hem de sonsuz denizimsin.
Hatırlıyor musun? Gökten dökülen her yağmur damlası bir özlemdi sanki, Toprak kokusuyla karışırdı sesinin o eşsiz tınısı. Ben seninle yeniden öğrendim alfabeyi, renkleri; Gökyüzünün neden mavi olduğunu, kuşların neden uçtuğunu, Ve bir insanın, bir başka insanda nasıl vatan bulduğunu.
SUSKUN VEDA, SONSUZ HASRET
Yorgun bir akşamın gri tülünde, Sana söyleyemediğim sözler birikti içimde. Eski bir sandalyenin gıcırtısında duyuyorum sesini, Ve her nefeste, odanın duvarlarına çarpan kimsesizliğini. Zaman, avuçlarımdan kayıp giden ıslak bir sabun gibi, Tutmaya çalıştıkça daha çok acıtıyor ellerimi.
Bir vedaya sığmayacak kadar çoktu hayallerimiz, Oysa şimdi sadece bir resim çerçevesine hapsolmuş gülüşlerimiz. Gözlerin... Ah, o bakışlarındaki derya, Şimdi hangi rüzgârın kucağında uyuyor, hangi rüyada? Ben burada, bıraktığın boşluğun soğukluğuyla üşürken, Sen gittin; mevsimleri öksüz, kuşları dilsiz bırakıp erkenden.
Geceleri tavanı izliyorum, yıldızlar senin adını heceliyor, Karanlık, bir yorgan gibi üzerime ağır ağır seriliyor. Mutfaktaki boş sandalye, kapıdaki paslı kilit, Sanki her eşya seninle gitmiş, her umut birer kâğıttan mit. Ellerim hala o sıcaklığını arıyor rüzgârın içinde, Bir mucize bekliyorum, belki dönersin bir gün, bir biçimde. Biliyorum, gidenler geri gelmez o meçhul diyardan, Ama insan vazgeçemiyor işte, o ince sızıdan, o yardan.
Susun biraz, dayanırım…
Bugün kelimelerim kırık dökük,
ağzımdan çıksa kanar.
O yüzden susuyorum,
kendimi korur gibi.
Anlamaya çalışmayın,
TikTok’ta Başlayan Dostluk
Birgün ekranı
Kaydırırken bir videoya
Gözlerim takıldı sana,
Şiir okuyordun, kelimelerin ritmiyle
“Toprağın Kokusu Cebinde, Şehrin Gürültüsü Omzunda”
Köyden çıktı bir sabah,
Güneş henüz tandır dumanına karışmışken,
Annesinin duası ekmek kırığı gibi
İstanbul’da üç köprü vardır,
üç ayrı zaman gibi uzanır Boğaz’ın üzerine.
Biri geçmişin suskunluğu,
biri bugünün aceleci adımları,
biri yarının ağır vaadi gibi…
UÇURUMDAN GERİ KALANLAR
Yoruldum…
Bu yorgunluk ne uykuyla geçiyor
ne susarak.
İçimde biriken kelimeler
UÇURUMDAN ÖNCE KALAN SES
(Kadın)
Yorgunum.
Bu yorgunluk bedende değil,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!