Kuki’ye
(Artık görmeyen küçük oğluma…)
Yağmur cama usul usul vuruyor.
Sokak lambasının sarı ışığı, sokağa değil de sanki zamanı aydınlatıyor.
Evde ayak sesleri yok; yalnızca Kuki’nin halının üzerinde yankılanan, tanıdık pati tıkırtıları…
Sabah yine aynı sessizlik.
Pencerenin önünde oturuyorum. Güneş, karşı binanın duvarına tam o alışılmış açıyla vuruyor. Ne bir eksik, ne bir fazla. Zaman sanki her sabah aynı sahneyi yeniden oynatıyor bana. Düşünmemeye çalışıyorum. Ya da belki de gerçekten hiçbir şey düşünmüyorum. Belki bu hâlim, en dürüst hâlim.
Son zamanlarda insanların bana kızgın olduğunu hissediyorum. Bunu söylemelerine gerek yok. Bakışlarından belli. Sanki içlerinden biriken bir şey, yanımdan geçerken havaya karışıyor ve ben onu soluyorum. Nedenini tam olarak bilmiyorum. Belki sustuğum için… Belki de konuştuğumda doğru kelimeleri bulamadığım için. Bazen ağzımdan çıkan bir cümle, bambaşka bir kulakta yabancılaşıyor. Ben anlatmaya çalıştıkça, onlar daha çok uzaklaşıyor. Ve bir noktadan sonra anlatmanın da anlamı kalmıyor.
Hiçbir zaman kötü biri olmak istemedim.
Bir Kadının En Doğal Hakkı;
İster Tül, İster Mini, İsterse Patates Çuvalı
ARTIK SIKTI, DİMİ HANIMLAR
Kadın dediğin, gardırobunun efendisidir.
Kariyer sahibiyim, şairim, sanatçıyım
Güzelliğim dünyaya değer
Tüm bunlar bende, ışığım yeter
Ama Kocam en çok götümü sever
İşimde insanlara umut taşırım
BİR KADININ SON ERKEĞİ,
BİR ERKEĞİN SON KADINI OLMAK
Belki de aşkın en gerçek tanımı, yanlış insanlar ile eksilip doğru insanda yeniden tamamlanabilmektir.
Maalesef çoğumuz, hayatımızın aşkını genç yaşta bulup onunla bir ömür yürüyebilme şansına sahip olamıyoruz. Ya yanlış insanla karşılaşıyoruz, ya da o dönemin telaşı, aceleciliği ve olgunlaşmamış yanlarımız yüzünden biz yanlış kişiye dönüşüp elimizdeki o güzel ihtimali heba ediyoruz.
Patili bir çocuğa sahip olmanın en zor yanı; sabahın erken saatinde, uykulu gözlerle onu dışarı çıkarmak değildir.
Ne yağmur altında sırılsıklam olmak, ne ayazda titreyerek çişini yapmasını beklemek, ne de bütün yorgunluğuna rağmen defalarca kapıyı açmaktır.
Akşam dışarıdayken, onun evde seni beklediğini bilip huzursuzlanmak da değildir.
İşinin en yoğun anında çişini yaptırmak için eve yetişmek değildir.
Sıcakta, soğukta, yağmurda, rüzgârda onunla yürüyüp sonra koşar adım işine dönmek hiç değildir.
Çocukluktan itibaren hepimize sessizce bir senaryo verildi.
Sorgulanmadan, tartışılmadan, neredeyse kader gibi.
Okula git.
İyi notlar al.
Güvenli bir iş bul.
Bir erkek, eşinin sıcaklığından yoksun kaldığında, yüreğinde bir sızı uyanır; sessiz, ama derinden işleyen bir yara.
Özlem, bir zamanlar birlikte örülen anıların gölgesi gibi peşine takılır, usulca, ama inatla. Kadının gülüşü, bir bahar dalında açan çiçek gibi capcanlıyken, şimdi solgun bir hatıraya dönüşmüştür. O sıcak dokunuş, o bir anlık göz göze bakış, sanki bir rüyadan izler taşıyan uzak bir anı gibi kaybolmuştur.
Evin odaları, balkonun ona ait köşesi, bir vakitler sevgiyle dolup taşarken, şimdi soğuk bir boşlukla yankılanır. Duvarlar, kahkahaların ve fısıldaşmaların izlerini taşır, ama artık o izler, bir yabancının adımları gibi soğuk ve mesafelidir.
Ceren çocukluğunu hep tek bir kelimeyle anlatırdı: “Normal.”
Bu kelimeyi söylerken ne sesi titrerdi ne de gözleri uzaklara dalardı. Sanki kendi hayatını değil de, yarım yamalak bildiği bir yabancının özgeçmişini okur gibiydi. Düz, duygusuz, risksiz. İnsanlar genelde bu cevaptan tatmin olmazdı. “Nasıl yani normal?” diye sorarlardı. “Hiç mi ilginç bir şey olmadı? Hiç mi mutlu olduğun bir an yok?”
Ceren o anlarda susardı.
O zaman daha açık, daha sert ve saklanmadan söyleyelim:
Bugün ortada bir erkeklik krizi var.
Ama bu kriz “erkekler çok baskı altında” diye değil; erkekler sorumluluktan kaçmayı öğrendiği için var.
Birçok erkek, hayatında ne istediğini bilmiyor ama bir kadının hayatında yer kaplamaya çok hevesli.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!