O siyah gözlerin beni yakıyor,
Aşkının ateşi içime akıyor.
Her bakışın sanki bir ok çakıyor,
Yüreğimde yanan köz olur durur.
Şehirler aramızda uzanıyor. Coğrafya, inatçı bir duvar gibi araya girmiş. Biliyorum, şu an pencerenden baktığın gökyüzü, benimkine benzemiyor; belki senin saatin benden daha erken, belki de rüzgârın kokusu farklı. Bu mesafeyi, elimi uzatıp sana dokunamamayı bazen dayanılmaz bir ağırlık gibi hissediyorum.
Ama sonra... Bir saniye duruyorum. Gözlerimi kapatıyorum ve okyanusları, dağları, bizi ayıran tüm o yolları görmezden geliyorum. Çünkü fiziksel olan her şey geçici. Sen ve ben, bu görünmez mesafeleri aşan bir bağ kurduk. O bağ, sesinin titreşiminden, yazdığın bir cümlenin içindeki gizli tondan örülmüş bir köprü.
Duyuyor musun? Ben şu an sadece senin bana fısıldadığın son kelimeyi düşünüyorum. O kelime, bir gemi gibi, bu sessizlik denizinde bana doğru geliyor. Ve o ulaşana kadar, ruhumun en derin köşesinde seni misafir ediyorum.
Çünkü biliyorum: Gerçek yakınlık, yürünen kilometrelerle ölçülmez. O, iki ruhun birbirini ne kadar tanıdığı, ne kadar derine indiğiyle ilgilidir. Sen, benden kilometrelerce uzakta da olsan, kalbime dokunabilecek kadar yakınsın. Bu yüzden, dışarıdaki haritayı umursamıyorum. Bizim haritamız, sadece kalpten kalbe uzanan o kısacık, görünmez çizgiden ibaret.
Şehrin gürültüsü bir anlığına dinse, o sağır edici sessizlikte ne kadar çok sesin saklandığını duyacaksın. Herkesin aceleyle geçtiği bu kaldırımda, adımların ritmi aslında birer kaçış melodisi. Her pencereden sızan loş ışık, içeride tek başına yenilen bir yemeğin, söylenmemiş bir sözün ya da sadece var olmanın yükünü taşıyor. Kimse durup da diğerinin gözüne bakmıyor; sanki bakınca, kendi yalnızlığımızın yansımasını göreceğimizden korkuyoruz. Oysa her birimiz, binlerce kilometre ötedeki bir yıldız kadar uzağız birbirimizden ve o kadar yakınız da. Hava, birikmiş hayal kırıklıklarının ve umut kırıntılarının ağır kokusuyla dolu. Ve ben, bu büyük kalabalığın içindeki en küçük fısıltı olarak, hayatın ortasında bir mola yeri arıyorum.
Konuşmaya gerek yok, gözlerin anlatır her şeyi.
İçimde bir coşku, bir bahar fırtınası.
Sessizliğin en derin şarkısıdır bu bakış.
Ruhum ruhuna mühürlenmiş, çözülmez bağ.
Benim en güzel sırrım, en büyük aşkım.
Konuşulmamış kelimelerden örülü bir oda,
İçinde sadece kalbin ritmi yankılanır.
Senin suskunluğun benim en anlaşılır dilim,
Tüm anlamlar sözcükleri terk etmiş.
Sessizlik, boşluk demek değildir. Sessizlik, tüm seslerin yoğunlaşmasıdır. Öyle anlar vardır ki, içindeki her şey çığlık atar ve dışarıya tek bir damla bile sızmaz. İşte o damla, mutlak sessizliktir. Bir odanın köşesine çöktüğünde duyduğun, duvarların nefesi değil, kendi birikmişliğinin uğultusudur. Bırak tüm konuşmaları, tüm açıklamaları. Otur ve sadece dinle. O devasa, şekilsiz boşlukta yankılanan şey, ne geçmiş ne gelecek; sadece saf bir varoluştur. Sessizliğin formülü basittir: Konuşmaktan korktuğun her şeyi yut, sonra o yuttuklarınla nefes al.
Konuşmaya ne hacet?
Aşk dediğin,
İki insanın aynı sessizlikte
Hiç sıkılmadan oturabilmesidir.
Kelime kalabalığına boğma beni;
Sen
gelince
şehrin bütün gürültüsü
bir fısıltıya dönüyor.
Parmak uçlarında yürüyen bir melodi
Konuşmayalım bu gece.
Sözler, dağınık yıldızlar gibi
anlamını kaybedebilir.
Senin avucunun sıcaklığı,
parmaklarımın kıvrımında,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!