İstanbul’da seni özlemek
başka bir şey oldu bende.
Akşam, yavaş yavaş
şehrin omuzlarına çökerken
Karaköy’de balık kokusu
tuzlu bir rüzgâra karışıyordu.
Galata’nın taşlarına bastım.
Ayağımın altında
eski bir hatıra gibi gıcırdadı şehir.
Bir zamanlar yan yana yürüdüğümüz
o kaldırımı gördüm.
İnsanlar geçiyordu yanımdan;
acele edenler,
bir yere yetişenler,
telefonlarına bakarak yürüyenler...
Ben durdum.
Çünkü bazı sokaklarda
insan yürümüyor,
hatırlıyor.
Sonra Boğaz’a baktım.
Su ağır ağır kararıyordu.
Karşı kıyının ışıkları
birer birer yanıyordu.
Sanki İstanbul
gecenin karanlığına
küçük yıldızlar dikiyordu.
Bir vapur geçti önümden.
Arkasında beyaz bir iz bıraktı suya.
Ben o izde
senin ardından kapanmayan
bir kapı gördüm.
Ve içimden geçirdim:
Belki Galata’dan inerken
karşıma çıkarsın diye,
belki bir vapurun güvertesinde
rüzgâr saçlarını savururken
“Bunca zaman neredeydin?” dersin diye...
Ben seni İstanbul’da aradım.
Bir simidin susamında,
sokak aralarından yükselen
taze ekmek kokusunda,
vapur camına vuran yağmurda,
iki kişilik bırakılmış
soğuk bir kahvede...
Hatta bazen
bir kadının uzaktan gelen sesini
sen sandım.
Dönüp baktım.
Değildin.
İnsan en çok da
yanıldığında yoruluyor.
Bir akşam
Eminönü’nden yürüdüm.
Mısır Çarşısı’nın önünde
baharat kokuları birbirine karışıyordu.
Kalabalık omuz omuza akıyordu.
Ben o kalabalığın içinde
senin yürüyüşünü aradım.
Sonra bir martı bağırdı tepemde.
İstanbul’un bütün martıları
sanki bir şey biliyormuş gibi
denize doğru uçtu.
Ben kaldım.
Bir sigara yaktım.
Uzaktan bir vapur düdüğü çaldı.
Uzun...
içli...
sanki gecenin içinden
birini çağırıyordu.
“Gel,” dedim içimden.
“Bir kere daha gel.
Şu şehrin bir köşesinde oturalım.
Çayımız soğusun,
sözlerimiz bitmesin.
Ben sana
yıllardır içimde biriktirdiğim
o cümleleri anlatayım.”
Söyleyemedim.
Sonra gece büyüdü.
Köprüden ışıklar geçti.
Gemiler ağır ağır yer değiştirdi.
Boğaz’ın üstünde
sarı ışıklar titredi.
İstanbul uyumadı.
Ben de uyuyamadım
seni özlerken
biraz da
senin yanında olduğum adamı özledim.
Gülüşümü,
acele etmeden konuştuğum akşamları,
bir yere yetişmek zorunda olmadığım
o kısa zamanları...
Belki Galata’dan inerken
karşıma çıkarsın diye,
belki bir vapurun güvertesinde
rüzgâr saçlarını savururken
“Bunca zaman neredeydin?” dersin diye...
Bu defa
cümle bana daha ağır geldi.
Çünkü ilk söylediğimde
içinde umut vardı.
Şimdi
içinde yalnızca özlemek vardı.
Ben seni
gelirsin diye değil,
gelmeyeceğini bile bile
özlüyordum.
Sabah oldu.
İstanbul’un üstünden
ince bir sis kalktı.
Boğaz’ın rengi açıldı.
Vapurlar yeniden çalışmaya başladı.
Fırınların önünde
ilk ekmek sıraları oluştu.
Şehir yine kendi hayatına döndü.
Ben dönemedim.
Bir kahvenin karşısındaki
boş sandalyeye baktım.
Kimse oturmuyordu.
Ama ben
sen oturuyormuşsun gibi
bir süre daha bekledim.
Çünkü bazı yokluklar
sandalyeden kalkmıyor.
İstanbul’un neresine gitsem
bir yerinden sana çarpıyorum.
Bir sokak lambasında,
yağmurdan parlayan kaldırımda,
Boğaz’ın kıyısında unutulmuş
bir çift ayak izinde...
Ve anlıyorum:
Özlemek
birini hatırlamak değilmiş.
Birini
hayatının içinden çıkaramamakmış.
Koca bir şehirde
her yere yetişmekmiş de
bir tek sana yetişememekmiş.
Belki Galata’dan inerken
karşıma çıkarsın diye,
belki bir vapurun güvertesinde
rüzgâr saçlarını savururken
“Bunca zaman neredeydin?” dersin diye...
Şimdi biliyorum.
Ben o gün
seni beklemiyordum yalnızca.
Kendime
senden geri dönmenin yolunu arıyordum.
Bulamadım.
İstanbul büyüdü önümde.
Gece büyüdü.
Boğaz uzadı.
Ben küçüldüm.
Ve bir şehrin
onca ışığı arasında
insanın nasıl olup da
tek bir karanlığa
bu kadar uzun baktığını öğrendim.
Sen yoksun.
İstanbul var.
Vapurlar geçiyor.
Martılar bağırıyor.
Köprü hâlâ iki yakayı
birbirine bağlıyor.
Ama ben hâlâ
aynı kıyıdayım.
Ve hâlâ
belki Galata’dan inerken
karşıma çıkarsın diye
başımı kaldırıp
sokağın ucuna bakıyorum.
Kayıt Tarihi : 5.09.2026 18:23:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!