Odamın duvarında atan yorgun bir saat,
Sanki senin kalbin, sanki her tıkırtı bir feryat.
Başucunda beklemek, dünyanın en ağır nöbeti,
Gözlerinde görüyorum, o sessiz gidiş biletini.
Camların ardında dünya dönüyor, fütursuz ve hızlı,
Burada ise zaman, serum hortumunda bir yavaşlık.
O kudretli ellerin, hani dünyayı avucunda tutan,
Şimdi pamuklara sarılı, bir serçe kanadı kadar kırık.
Odanın sessizliğinde, zamanın sustuğu yerde,
Bir sarkaç sallanıyor, kaderin ince tülünde.
Her tıkırtı göğsünde yorgun bir yankı sanki,
Sanki ömrümün bağı, o ritmin her bendinde.
Haritaya elimi sürsem parmak uçlarım yanıyor,
Senin şehrin bana yasak, benimki sana dar.
Aynı göğün altında iki ayrı sürgün gibiyiz;
Bize kavuşmak değil, her gün biraz daha eksilmek var.
Ben o yokuşu nefesim kesilse de çıkardım,
Avuçlarım kanasa da o taşları toplardım.
Yeter ki bir ışık görseydim gözlerinde,
Karanlığı devirip, yine sana koşardım.
Gece, siyah bir pelerin gibi çökerken şehre,
Bir kadın cam kenarında demler hüzünlerini.
Parmak uçlarında soğuyan bir fincan çay,
Gözlerinde hiç uğramamış uykuların izi...
Güneşin veda edip çekildiği o dar sokakta,
Adını heceleyerek örüyorum geceyi.
Zaman, paslı bir bıçak gibi durmuş ayakta,
Kesiyor içimdeki o çocuksu neşeyi.
İçimde bir sen var, senden çok daha güzel,
Kusursuz bir suret, gölgenle yetinmez.
Seni sevdiğim o yalan, aslında kendime bir ödül,
Çünkü gerçek sen, bu sevginin tek bir zerresini bile hak etmez.
Hangi rüzgar savurdu bu umut kırıntılarını?
Hangi el dokundu da kararttı yarınlarını?
Göğsünde büyüttüğün o devasa yangın,
Şimdi duman duman tüter, her yanın dargın.
Eskidi cümlelerim, bakışlarımda bir toz bulutu,
Bir kadının en ağır yüküymüş, sevdanın unutuluşu.
Omuzlarımda dünyanın değil, bir gidişin izi var,
İçimde yarım kalmış şarkıların bitmeyen yokuşu.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!