Köleci sisteme kadar gelen ortak kapasiteli kolektif yetenek, sürece bir devamlılık ve sürece kolektif miras olmanın, birikimiydi. Kolektif birikime köleci sistemle birlikte mülk sahibinin tasarrufu dendi. Bu söylem açık seçik olan kolektif birikimin failini belirsizleştirmişti.
İnşa başlangıcında, inşanın başlangıç nedeni içinde olmayan mülkün sahibi söylemi vahit, şimdi gelmiş bağdaş kurmuş kolektif birikimin, verili sistemin eksen merkezine bindiriş edilmişti. Artık kolektif olan kararlar mülk sahibinin iradesine göre olmalıydı.
Kararları biz almıyorduk. Ya kim alıyordu? O denen, mülkün sahibi olan “öyle istediği öyle dilediği için biz böyle söylüyorduk”. Kolektif güç ile insanın sağlaması arasına mülkün sahibi fikri girmişti. Araya giren mülkün sahibi söylemli zaman mekân eylemli imge uzaması nedenle kişiler kolektif gücü görmez oldular.
Yani başlangıç koşulları içinde tekil kişilerinin ilk sel davranışları yanlış ve doğru durumlar belirlisiydi. Ölçü kişinin kendisiydi.
Yanlış davranışın sayısı doğru davranışın sayısından kat kat fazlaydı. Bir aslan bile günde on kez saldırı yapmakla on saldırının ancak üçü doğru olup aslanın av yapması sonucunu ortaya koyuyordu. Bu aptallık değildi. Aksine başarısız olan yanlış sayısı kadar, akıllanıyordunuz.
Şimdi kolektif alandaydık. Doğal ortamdaki gibi kendi başınıza davranışlarla değildiniz. Doğru ve eğri davranışlar kişiye göre değil, kolektif olana göre belirleniyordu. Kolektif tahrik kuvveti olarak yansıyor ve kolektif öznenin yaşamı nedenle kolektif özneye uygun davranışlardı. Kolektif aklı oluşan imgelerle vardı.
Kolektif garantiden boşalan yeri, kolektif deniz içinde gemisini kurtaran kaptan gibi kişisi sanal ve illüzyondu güvencelerle doldurdular. Şimdi kolektif güvence, kişisi güvenceyle parçalı ve eşitsizdi. Keyfiydi. Geminin yüzmesine El izin veriyordu. Kolektif amortismanın yeri, eşitsiz vergiyle dolduruldu!
Bu nedenle köleci bilincin dediği gibi herkes gibi İsa da "Sezar’ın hakkı Sezar’a, Babanın (tanrının) hakkı da babaya (tanrıya)" diyordu. Çünkü köleci toplum erkek erkil (egemen) bir toplum olmakla güncel bilincin kolektif boşluğunu doldurma işini, yani kişisi sigortayı babada görüyordu.
Bu nedenle İsa’nın mana anlayışı içindeki köleci zulüm aile babasının iradesi gibi olan "baba" kavramı içinde özetleniyordu. Oysa sistemin en başında baba vahyi yokken; tekil olan ve verili düzleme uygun eylemleri içinde kendi seçme ayıklama işini yapan kişi eylemlerinden sentezlerle süreç kendi kolektif eylemini oluşmuştu.
Sevgili İsa ve herkesin farkında olmadığı, herkesin bilmediği "ortaklaşa başlayış ile olan bir geçmiş", El mana anlayışıyla görünmez kılınmıştı. El sütre görevi yapıyordu. Geçmiş El ‘in gerisindeydi. El ‘den önce El ‘siz olunan, El ‘e ihtiyaç duyulmayan binlerce yıllık bir kolektif geçmiş vardı.
Geçmiş El ile sütre gerisi olmuştu. Sütre berisi ile sütre berisindeki olaylar ancak El ile anlaşılıyordu! El ile görünüyordu. El, kolektif emeğe dair mülk sahibini anlatan söylemle kendi kendisini öne çıkarmıştı.
Herkes çoban ve tarımcı kültün köleci sistemine göre düşünce üretiyordu. Oysa köleci sistem öncesi zemin, ortaklaşa olan eylemle inşa oluştu, Ortaklaşa olandaki tahrikle üreten kolektif yapılar vardı.
Kutsal kitaplar kendilerini bir uyarıcının sözü ve öğüdü olarak öne çıkarırlar. Bu söylemler öğretinin o ortamlar içinde tutunup, o ortamlar içine yerleşme yapacakları süreler boyunca doğrudurlar.
Öğretiler yerleşip te yönetimi ele geçirince mal sahibinin iradesi olma faktörü olma nedenle artık ne öğüttürler. Ne uyarıcıdırlar. Ne de sakındırıcıdırlar. Doğrudan doğruya BEN demenin kendisidirler. Güç olmanın; gücü uygulamanın; şirazede çıkmakla “hak” olmanın kendisi olurlar.
Uyarıcılar teskin edicidirler. Dizginleyicidirler. İlk başlarda duyarlığı dile getiren konular öğüt söylemli konu olmaktan öte gitmediği için güçsüz ve köksüzdüler. Bu nedenle bu öğütler kaderci, teslimiyetçi olurlar. Bu tür teskin edici tavırları da efendilerinin pek hoşuna gider.
Bu perdelemelerle para çok daha rahat öncüt alınıp, kat kat fazlasıyla borç olarak faizle verilmeye başlanmıştı. Yani para kendisinden önce hazır olan köleci enstrümanların El öznelliğini üslenmişti.
Burada birçok illüzyon vardı. Bir kere para, "hiç bir değer üretmiyordu" ve "para üretim nesnesi" değildi. Para mallar arası takası kolaylaştırmak için TAKASÇI BİR DEĞİŞTİRME DEĞERİ olmakla icat edilmişti vs.
Yani köleci sistemle beraber ayni malı öncüt verip borcu fazlasıyla geri alma işi içindeyken önce takas yapan entegrasyon, kâr yapan ticari mantığa evirilmişti. Kâr yapan mantık köleci bir mantık ve kişi sahipli bencil bir öznel anlayıştı.
Konuyu kısa tutacağım. El ‘in hile içinde olacağı, tuzak kuracağı yerler; kolektife yaşama göre olan işleyiş üzerinde olmakla; kişisi özne, kolektif sonuçları kişi sahipli iradenin takdirine bırakacaktı.
Grubun kendi ürettiği totem ürün içinde (üreten ilişki içinde) “değiştirme değeri” vardır. Değiştirme değeri gruplar arası uzay zaman içinde birbirinin eksiğini tamamlayan bir eğimledir.
Eksiği tamamlamak bu eğim sayesinde karşılıklıdır. Birbirinin eksiğini tamlayan bu eğim hem bir bağ enerjisidir. Hem de karşılıklı gerekme ile eksiği tamamlamak gruplara bir güvencedir (bir taahhüttür). Bu eğim içinde değiştirme değeri olan entegrasyon; bu bileşimle sektörleşen iş kollarına dönüşmüştü.
Androit telefonlar kullanıma sunulduğunda, adeta kişiler bilmedikleri bir sosyal medyayı kullanma eğilimleydiler. Kişiler var oluştan bu yana yüz yüze sosyal ilişkiyleydiler. Özellikle de köleci sistemden bu yana da sosyal eğilimle pek dedikoducuydular.
Bu alışkın eğilim nedeniyle, akıllı telefonlardaki sosyal medyaya hücum, çok kolay bir alışkanlığın potansiyeli oluyordu. Yani hayatımızın bir kısmı öncesiyle, geleceğe doğru; gelecekle hazır olan bir alakasız alışkanlıklarla vardı.
Dedi kodu sosyaldi. Telefon dedikodu için bulunmamıştı ama dedikodu telefonla da sosyalistiydi (sosyalinindi). Dedikodu iyi kötü bir öğrenme öğretme ve bir bağıntı kurma biçimiydi. Akıllı telefonun kullanımı ister istemez bu yönden de sosyal bir alan açmıştı.
Madem El çalışın diyor da, biz de üretiyordu isek ya niye acıkıyoruz? diye soramazdınız! Çünkü böylesi bir soru şeytan işiydi.
Şeytan da kovulmuş olup kendisine mühlet verilendi. Şeytanın akla getirdiği vesvese ve şeytanın aldığı kararlar ahit mühleti boyunca geçerliydi.
Eğer El isteseydi siz acıkmazdınız! Acıkmanızı da El diliyordu. Şeytanın sizi kandırmasını da El istiyordu. Şeytanın istediği de El ‘in dilemesine göreydi. Görüldüğü gibi söylemler fasit daireydi. Kısır döngüydü.
Ganimetçi olan savaşın tüm çıplaklığı ve tüm dehşeti savaş sonrasıyla ortaya kondu. Savaştaki ölümler nedenle tarlalarda çalıştırılacak kölelerin bile kalmadığı görüldü. Bu kısa düşünce fasılası sırasında da El, kendi faydacı propagandasına devam ediyordu. Bu kes de ölmeyi öldürmeyi övmek yerine, "nefsinize zulüm etmeyin" demekle ölmeyi öldürmeyi yeriyordu.
El öldürmeyi yermekle şöyle diyordu “bir insanı öldürmek tüm insanlığı öldürmek gibidir”. "Canı ben verir ben alırım" diyordu. Oysaki El, El mülkü yolundaki insanlar birbirini öldürüşle olurken El, insanın gözünün yaşına bakmıyordu.
Yine El "Cennet karşılığında can ve mallarınız satın alınmıştır ne güzel alış veriş değil mi?" derken ve " eğer El yolunda ölür veya öldürülürseniz bu size ağır mı geliyor?" derken El 'in başka yer ve başka başka zamanlarda söylediği "bir insanı öldürmekle tüm insanlığı öldürmüş olursunuz" dediği kendi sözünü unutuyordu.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...