Bak kardeşim,
öyle uzaktan anlatınca
her şeyin bir anlamı varmış gibi geliyor insana.
Yok öyle değil.
Bazı günler
sabah oluyor,
çay koyuyorsun,
ekmek biraz bayat,
cebinde para yok,
bir de işe gitmek gerekiyor.
Hepsi bu.
Benim ömrüm de
biraz böyle geçti.
Eski bir değirmenin taşına
bıraktım yıllarımı,
döner durur sandım hayat,
un olur bütün dertler,
sonra bir bakarsın
avuçlarının içinde
sadece beyaz bir toz...
Ne ekmek var
ne de doymuşluk.
Çocukken bilmiyorduk tabii.
Sokağın başında
top oynardık akşama kadar.
Annem iki kere seslenirdi,
üçüncüde kızardı.
“Gel artık.”
Gelirdik.
Şimdi insanın annesi seslense
değil eve,
kendine bile dönemiyor bazen.
________________________________________
Bizim mahallede
eski bir bakkal vardı.
Adını unuttum.
Yüzünü unutmadım.
Veresiye defteri tutardı.
Öyle bilgisayarda falan değil,
kalın kapaklı bir defter.
Bazı isimlerin karşısı
çizik çizik...
Bazılarında
aylarca hiçbir şey yazmazdı.
Bakkal bilirdi kimin
maaşı ayın beşinde,
kimin onunda,
kimin hiç yatmadığını.
Biz çocukken
bunları anlamazdık.
Şimdi anlıyorum.
Yoksulluk
insanın yüzüne yazılmıyor kardeşim,
mutfak dolabının içine yazılıyor.
Bir teneke yağın dibinde,
bir çayın yanında,
pazar filesinin hafifliğinde...
Geçenlerde pazarda
bir kadın gördüm.
Domatesi eline aldı,
baktı,
geri bıraktı.
Sonra bir tane aldı.
Bir tane.
Yanındaki çocuk
“Anne iki tane alsak?”
Kadın güldü.
“Evde var.”
Yoktu.
Ben biliyordum.
Çocuk bilmiyordu.
İnsan bazı yalanları
çocuklarını korumak için söylüyor.
________________________________________
Bak kardeşim,
ben sevdayı da
böyle öğrendim.
Büyük laflarla değil.
Bir kış günü
iki simit vardı.
Biri bendeydi,
biri sende.
Sen kendi payını
bana uzattın.
“Ben istemiyorum,” dedin.
Ben de
sana inandım numarası yaptım.
İnsan sevdiğini
bazen böyle anlıyor.
Söylemiyor.
Elindekini bölüyor.
Büyük tarafını
karşısındakine veriyor.
Sonra
“sen ye” diyor.
Sanki kendisi
hiç aç değilmiş gibi.
Sonra büyüdük.
Mahallenin arsasına
bina diktiler.
Çocukluğumuzun
top oynadığı yerde
şimdi otopark var.
Bir zamanlar
gökyüzünü görüyorduk.
Şimdi balkon görüyoruz.
Balkonun altında
başka balkon.
Onun altında
başka balkon.
İnsan çoğaldı galiba,
ama birbirimize
yer kalmadı.
Kiralar arttı.
Ekmek arttı.
Çayın şekeri bile
hesaplanır oldu.
Bir emekli gördüm geçen gün,
kasada cebinden
paraları çıkarıp
teker teker sayıyordu.
Kasiyer bekledi.
Arkada insanlar bekledi.
Adamın eli titriyordu.
Sonunda bir şeyi
geri bıraktı.
Ne olduğunu görmedim.
Ama o an
hepimiz biraz eksildik.
________________________________________
Bir de madenler var kardeşim.
Toprağın altına inenler.
Sabah evden çıkarken
çocuklarına sarılanlar.
“Akşama gelirim” diyenler.
Sonra bir haber düşüyor.
Göçük.
Bir isim.
Bir sayı.
Yaralılar.
Ölüler.
Televizyon birkaç dakika konuşuyor,
sonra başka habere geçiyor.
Ama o evde
haber bitmiyor.
Bir kapı var mesela,
akşam olunca açılmıyor.
Bir telefon var,
çalarsa herkes korkuyor.
Bir çocuk var,
babasının ayakkabılarına bakıyor.
Bunları kim hesaplıyor?
Bilmiyorum.
Ben sayı görünce
bir isim arıyorum artık.
Çünkü ölen insanın
adı vardır kardeşim.
Annesi vardır.
Çocuğu vardır.
Kışlık montu vardır belki,
cebinde buruşturulmuş
bir market fişi...
İnsan ölünce
bunlar da kalıyor geriye.
Ve biz
“bir iş kazası daha”
deyip geçiyoruz.
Ben geçemiyorum.
________________________________________
Sen geldin sonra.
Bunu da öyle
“hayatım değişti”
diye anlatmayacağım.
Değişmedi çünkü.
Elektrik faturası yine geldi.
Markete yine pahalı girdik.
Otobüs yine geç kaldı.
Bir sabah
çayı fazla demlemişsin,
ben de “ne yaptın bu kadar” demişim.
Sen gülmüşsün.
Sonra içmişiz.
Hepsi bu.
Ama insanın hayatı
bazen tam da
bu “hepsi bu”ların içinde
başka bir yere oturuyor.
Sen yanımdayken
dışarıdaki dünya
daha az ağır geliyor.
Hepsi bu.
________________________________________
Bak kardeşim,
ben artık
şiirde çok büyük şeyler
söylemek istemiyorum.
Gökyüzü,
sonsuzluk,
ışık,
karanlık...
Bunları da seviyorum
ama her şeyin adı
bunlar değil.
Mesela
sabahın altısında
servis bekleyen adam var.
Üstünde ince bir mont.
Ayakkabısının önü açılmış.
Telefonuna bakıyor.
Mesaj yok.
Servis yok.
Soğuk var.
Bence şiir biraz da
orada başlıyor.
Bir kadının
evde kalan son yumurtayı
çocuğuna vermesinde.
Bir babanın
“ben dışarıda yedim”
deyip akşam sofraya
oturmamasında.
Bir öğrencinin
kantinden su alıp
sandviçe bakmasında.
Bir esnafın
borç defterine
yeni bir isim yazmasında.
Bunlar konuşulmuyor fazla.
Oysa hayat
tam burada.
________________________________________
Bazen kızıyorum memlekete.
Kızıyorum
ama vazgeçemiyorum.
İnsan doğduğu yerden
kolay kolay vazgeçemiyor.
Sakarya'nın yağmurunu
başka yerde arıyorsun,
olmuyor.
Akşamüstü
ıslak asfaltın kokusu geliyor burnuna,
çocukluğun çıkıyor karşıma.
Bir minibüs geçiyor,
camında buğu,
içeride insanlar suskun.
Birinin elinde poşet,
birinin elinde ekmek.
Şoför radyoyu açmış,
eski bir türkü çalıyor.
Kimse konuşmuyor.
Ama herkes
bir şey düşünüyor.
Ben bazen
memleketi tam da
o minibüsün içinde görüyorum.
Yorgun.
Kalabalık.
Biraz kızgın.
Biraz kırgın.
Ama hâlâ gidiyor.
Nereye,
onu da bilmiyor.
Sen de yanımda ol.
Öyle büyük söz verme.
“Her şey güzel olacak” deme.
Bazen güzel olmayacak,
biliyoruz.
Kira yine gelecek.
Hastalık yine çıkacak.
Birileri yine
haksız yere susacak.
Birileri
çok konuşup
hiçbir şey söylemeyecek.
Bunları biliyoruz.
Sen yine de yanımda ol.
Çay soğuduğunda
yenisini koyarız.
Paramız yetmezse
ekmeği bölüşürüz.
Yağmur yağarsa
bir saçak altına gireriz.
Bir dostun canı yanarsa
yanına gideriz.
Bir çocuğun gözüne
bakınca utanacağımız
bir dünya kurulduysa
onu değiştirmek için
elimizi taşın altına koyarız.
Öyle büyük laflar değil.
Elimizi.
Ben hâlâ
eski değirmenin taşını
hatırlıyorum kardeşim.
Dönüyor.
Belki hâlâ dönüyor.
Ama artık biliyorum:
Her dönen şey
ilerlemiyor.
Bazen insan
aynı yerde dönüp duruyor.
Yıllarca çalışıyor,
borç ödüyor,
çocuk büyütüyor,
yaşlanıyor...
Sonra bir gün
cebinden eski bir fotoğraf çıkıyor.
Bakıyor.
“Ne çabuk geçmiş,” diyor.
Geçmiyor aslında.
Biz geçiyoruz.
Ömür dediğin
biraz da bu.
Bir sabah
uyandığında
dün sandığın şeyin
yirmi yıl önce olduğunu
anlamak.
Bak kardeşim,
ben yine de
bir şey saklıyorum içimde.
Kimseye söylemediğim.
Bazen gece
herkes uyurken
pencereyi açıyorum.
Sokak sessiz.
Bir köpek havlıyor uzakta.
Bir evde televizyon açık kalmış.
Gökyüzünde
iki üç yıldız.
O kadar.
Sonra düşünüyorum:
Belki de
insanın elinde kalan
budur.
Biraz sevgi.
Biraz inat.
Biraz ekmek.
Biraz da
yarın ne olacak bilmemenin
garip cesareti.
Sen varsın.
Ben varım.
Henüz birbirimize
“geç kaldık” demedik.
Bu da bir şey.
Değil mi kardeşim?
Sabah olunca
yine çıkacağız evden.
Sen başka tarafa,
ben başka tarafa.
Akşam olursa
belki karşılaşırız.
Bir çay içeriz.
Ben yine
memleketten konuşurum.
Sen yine
“yeter artık” dersin.
Güleriz.
Sonra susarız.
Ve o sırada
sokağın bir yerinde
bir çocuk koşar.
Elinde ekmek.
Üstü başı dağınık.
Annesi uzaktan bağırır:
“Yavaş oğlum,
düşeceksin...”
Çocuk koşmaya devam eder.
Ben bakarım arkasından.
İçimden bir şey geçer.
Söylemem.
Bazı şeyleri söylemeyelim kardeşim.
Kalsın.
Belki şiir dediğin de
biraz böyle bir şeydir.
Hikmet Metin Çavdar
Kayıt Tarihi : 31.08.2026 10:19:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!