ah! sevgili
dilsiz saatlerin kör koynunda
kaç cehennem kapısına açıldı yollar
ışıklanmadı hiç aşkın sırlı yolu
karartı gecelerinde
deniz ötesi bir mağara sessizliğinde yalnızlık
ışık huzmelerinin suyla seviştiği oynaştığı yerde
bir masalın arka ayaklarında kurulan salıncakta
burada uyurum şimdi
örselenmiş ğöğsümde kızıl gonca ağıdı
giderim rüzgârın önünden savrulan yapraklar gibi
yokluğun pençesinde tutuşurum ateşin nârında aslına dönen aciz kulum
bıraksınlar kendi halime çöllere sürülmüş dikenler gibi serap görsem ağlarım
haydi usanmayın soğuk sular doldurun karanlık kuyulardan içeyim tadı ölüm gibi
aşkı dilinden düşürmeyen bülbüller gibi
parelel evrenler varsa
parelel ruhlarda olabilirliği yüksek ismail
aynı yeryüzünün aynı zamanlarında yaşarken
ayrı kulvarlarda koşmak nasıl bişi
aklımı kurcalıyor inan ki
ne zaman gül açsa, bülbül ötse
ne zaman göğün göğsünden barış güvercinleri uçsa
gözbebeğinden vurulurdu güneş
......
yaşasın
turuncu cepkeniyle geldi bahar
huzurda çalı bezelyesi gibi kırılgan yağmurlar
rüzgârlarsa ötelemiş kısır baykuşları
merhaba
kederli mevsimlerin deviminde
suskunluğa bürünen günlerin kör karanlığını
yabanıl sancılar sardı efkar bulaştı
incecik bir şal gibi geziniyor rüzgârlar üstümde
masmavi beyaz köpüklü bir cennet gökyüzü
kupamda sıcacık kahvem yüzüme gülümserken
incecik dumanıyla
derinden derine
sabaha
elinde matrası
yürür piyade zaman
gecenin kirli saçlarına dolanır
sokağınsa kafası duman başı döner
rüyasız bir uykunun eğilip gözlerini
öper pencere
sustu vakitler
sustu şamdanlar
kırıldı gözlerinin berrak piyalesi
söndü nefesler söndü sesler söndü ışık
indi kepengi buzlu kirpiklerinin
yıkıldı duvarlar silindi efsane




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!