BASKICI REJİM, ERMENİLER, TÜRKLER VE KÜRTLER
Bu ülkenin son yüzyıllarda garip bir macerası var. Osmanlıyı bölen ırkçılık hareketleri bu gün Türkiye’nin de başına bela. Moiz Kohen Tekinalp adlı Yahudi’nin kaynattığı bu fitne kazanı önce koca bir imparatorluğu yıktı, parçaladı ve ulus devletlere ayırdı.
Bu yıkımın kalıntılarından biri de ırkçı bir söylemle oluşturulan Türkiye oldu. Bu Türkiye başlangıçta demir bir yumrukla yönetildi. Her türlü ayrılıkçı fikir Tunç bir elle ezildi. Gerek Kürt, gerek Türk, gerekse Ermeni her ırk devrimler karşısında ezilmeye mahkûmdu.
Uzun yıllar ülkedeki tüm fikirler bastırıldı. Başta dini duyarlılıklar olmak üzere bütün düşünce ve hayat tarzı sorgulandı, yasaklandı ve yok edilmeye çalışıldı. Tek parti diktatoryasının üstünü örttüğü, ama yok edemediği sorunlar zamana yayıldı. Zamana yayılmakla kalmadı derinleşti, ilerledi, kangren oldu.
Kanla bastırılan şeyh Said isyanı, Kürt hareketinin ilk raunduydu. Bütün yurdu saran İstiklal mahkemelerinin yurt çapında estirdiği terörün, halk vicdanında açtığı yaralar yıllarca unutulamadı ve devletle millet arasında onulmaz yaralar açtı.
Bir Milet Diriliyor:
BEYAZ TÜRKLER KAYBEDECEK
Nerede ne kadar beyaz Türk varsa kaybedecek, kaybetmeye mahkumdur. Bu millet artık uymuyor. Yüzyıllık uykusunda uyandı koca dev. Bu uyku artık sürdürülemez, sürdürülemeyecek.
KÂFİRLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM
‘Dünya Müslümana Zindan, Kâfire Cennet’tir ‘buyuruyor o mübarek Peygamber. Evet, dünya Müslümana zindan. Çünkü dünya bir imtihan yeri.
Seyyid Abdülkadir GEYLANİ ile ilgili böyle bir menkıbe var. O mübarek zat bir gün Bağdat’ta müritleri etrafında at üzerinde şaşaalı bir şekilde gidiyorken bir Gayr-ı Müslim onu durdurur ve imalı bir şekilde bu Hadis-i Şerif’i hatırlatır, kendi fakir pejmürde ve perişan haliyle onun mutantan vaziyetinin karşılaştırılmasını ister o da Gayr-i Müslime cübbesinin kolundan içeri bakmasını söyler. Muhatabı bakar ve korkuyla çekilir. Orada kendisini cehennemde yanarken görmüştür. Ve sorar ulu insan: ’Söyle şimdi şu andaki yerin oraya nispetle cennet değil mi? ’Evet’ der adam. Sonra cübbesinin sağ kolu içerisine bakmasını söyler. Oradan bakınca Geylani hazretlerinin cennette köşkler içimde huriler arasında dolaştığını görür. Aynı soruyu tekrar eder o ulu zat: Söyle şimdi bu dünyadaki halim oraya nispetle cehennem değil mi? ‘Evet’ der o Gayr-i Müslim ve kelime-i şehadet getirerek Müslüman olur.
Bu örneği niye verdik? Dünle bu günü karşılaştırarak nefis muhasebesi yapmak için. Evet dünya kafirlerin cenneti. ABD, Avrupa, Rusya ve Çin en müreffeh hayatı yaşıyor. Yaşam standartları yüksek.
Geçim kaynakları bol. Müreffeh bir hayat yaşıyorlar. Şehirleri mamur. Şairin dediği gibi dolaştım Frengistan’ı beldeler kâşaneler gördüm. ‘Dolaştım Mülk-i İslam’ı büsbütün viraneler gördüm’. Peki şimdi bu iki enstantaneyi nasıl karşılaştıracak, ne gibi bir sonuca varacağız.
O KADINLAR VE BİZ ZAVALLI ERKEKLER
Bir batılı yazar der ki:’ bu kadınlar bizi nasıl da burnumuzdan tutup yakalıyor ve peşleri sıra sürüklüyorlar’. İşte o gün bugündür bu sözü düşünür, dururum. Bu sözü ünlü yazara söyleten o günkü toplum ve insan yapısı hiç mi hiç değişmemiş.
Geçmişte kadının ezildiği yıllardır her ortamda, herkes tarafından söylendi durdu. Hala kadınlara yaranmak isteyen bazı sözüm ona erkekler aynı popülist yaklaşım, hatta feminizmin yoğun baskısı altında ikide bir medyada görünüp, erkeklerin kadınları ezdiğinden dem vururlar. Bazı yöreler için –doğu kentleri ve tarıma dayalı geçim sürdüren yerlerde hala öyledir belki de- ama bugün ülkenin sanayileşmiş toplum yapısı kadınların feminizmin de etkisiyle tüm haklarını ellerine aldıkları gibi, daha da ileri giderek erkekleri köleleştirmeye, hatta efemineleştirmeye doğru gitmişler, bu alanda oldukça da fazla yol kat etmişlerdir.
Özellikle çalışmayan ev kadınların bu alanda alabildiğine hızlı gittiklerini çalışan kadınları bile geçtiklerini görmekteyiz. Bu kadınların gündelik hayatlarına bir bakalım. Koca çalışır, kazanır evin ihtiyaçlarını çarşıdan pazardan bin bir güçlükle taşırken, kadın öğleye kadar yatmakta, sabahları kocasına bir kahvaltı bile hazırlamaya erinmekte, eğer hazırlıyorsa suratını alabildiğine asmakta, adamı kahvaltı yaptığına, yapacağına bin bir pişman etmektedir. Ayrıca kocasına sabah sabah ettiği dır dır da cabası olmakta, kahvaltıyı adama zehir etmektedir.
Koca gittikten sonra sıcak yatağına gömülmekte- bazısı daha koca gitmeden uyumaya kaldığı yerden devam etmekte- öğleye doğru ancak kalkmakta, televizyonunu açmakta, o kanal senin, bu kanal benim, o dizi senin bu dizi benim akşamı etmektedir. Bir yandan dizi bir yandan yemek programları- bir kısmını hiçbir zaman yapmayacağı yemekleri- izlemekte, öbür yandan da mutfakta yemeğini yakmakta yahut ta haşlayarak, tatsız, tuzsuz bir yemek hazırlamakta, akşama yorgun gelene kocaya, git yemeklerin mutfakta hazır kur da ye demekte, kendisi televizyon karşısında akşam dizilerini izlemektedir.
Bir de özel gezilere çıkmakta, bu gün orda, yarın başka yerde gününü gün etmekte, gitmişken ekstra alışverişler yapmakta, oralarda gördüğü şeyler içi kocasına kapris yapmakta, gece olunca da yorgun um deyip kadınlık görevini yapmamak için bin bir mazeret üretmektedir. YA BAŞI AĞIRIR, YA YORGUN OLUR, YA İSTEKSİZ, YA HAVA SOĞUKTUR, YA VAKİT YOKTUR, YA UYKUSU ÇOKTUR. Velhasıl kadın soğuk biri olmuş çıkmıştır. Ya eskiden de öyledir de adamın bin bir rica ve yalvarmalarına karşın zoraki razı olmakta, ertesi gün kocası termal kameralarla izlemeye almakta, bir sonraki ilişkiyi sonraki aybaşı temizliğine aktarmaktadır.
ŞEYTANIN SALTANATI
Şair diyor ya şeytanın saltanatı şeytanın sanatı. Tam da onun gibi. Şeytan saltanatını ilan etti artık. Hz. Âdem’e olan kini dünyayı sardı gitti. Çünkü O Âdem yüzünden lanetlendi. Ya da öyle sanıyor. Oysa o kendi kibri, gururu yüzünden lanetlendi. O gurur ve kibir onu Allah yanında en üstün mevkide iken alaşağı etti, aşağıların aşağısına yuvarladı.
Allah (CC.) kendisinden başkasına secdeyi kimseye emretmezken daha doğru bir ifadeyle kendisinden başka hiçbir kimse ve şeye ibadet etmeyi yasakladı. Ancak buna bir istisna yaptı ve Âdem’e secde edilmesini emretti. Ancak İblis o günkü adıyla Azazil bu emre karşı geldi. Ben ondan üstünüm dedi. Ben ateşten yaratıldım o topraktan. Oysa emrin sahibi Âlemlerin Rabbi olan Allah’tı. Herkes secde etti ancak İblis. Ve kovulanlardan oldu. Hem de onların başı.
İşte bu olay O’nun Âdem’le olan macerasının başlangıcı oldu. Ve Allah’tan onları sapıttırmak için izin aldı. Ona izin verildi. ‘Onların sağından solundan gireceğim’ dedi.’ Hiç biri elimden kurtulamayacak’. ‘Salih kullarım müstesna’ dedi Allah.
İşte şimdi tam da olan budur. Allah önce Âdem as. sonra diğer peygamberlere suhuf ve kitap göndererek her defasında insanlığı doğru yola olan İslam’a çağırdı. Ama insanoğlu her zaman sapıttı. Sapıttıkça uyarıldı. Uyarıldıkça sapıttı. İşte son peygambere kadar tüm peygamberler İslam dinini vaz’ ettiler. Ama insan içindeki şeytan ve dışındaki şeytanların ayartısıyla Allah’ın emrinden uzaklaştı ona secde etmekten imtina etti. Onun kurallarına karşı yeni kurallar koydu. Onu yeryüzü hükümranlığından dışlamak için tüm şer güçler birleştiler, şeytan da onlara yardım etti. Batıl dinler, tagutlar, putlar doğru yol hak yol olan İslam’ın yerini aldı. Gerek Hristiyanlık gerekse Yahudilik bu batıl dinlerin en büyükleri olarak kaldılar.
İşte şeytan ve onun avanesi Âdem’e olan kinini taçlandırdı bütün âdemoğullarını sapıttırmak onları cehenneme atmak için var gücüyle savaşıyor. Ve şeytan saltanatını kurmak için büyük bir savaş veriyor. Her kanaldan saldırıyor. Sistemli bir şekilde saldırıyor. Tüm teknolojiyi kullanıyor. Tüm imkânlarını seferber ediyor. Tüm silahlarını kullanıyor.
GİZLİ EL
Şimdi biz olayın neresindeyiz. Bir yanda Mısır olayları, diğer yanda Suriye, Irak kaosu. Sıfır sorun politikalarıyla hareket eden hükümet komşularıyla % de yüz sorunlu hale getiriliyor. Bir gizli el adeta yapılan tüm güzel şeyleri tersine çeviriyor, tüm olumlu edimleri olumsuzlaştırıyor.
Türkiye İran’la sorunlu hale getiriliyor, Ermenistan’la onca olumlu adımlara rağmen olumsuz bir karşılık buluyor, Yunanistan, İsrail, Mısır birlik oluşturuyor, Türkiye’yi dışlayan bu birlik Türkiye’ye karşı bir oluşum haline dönüşebilme istidadında.
Türkiye İslam dünyasında bir birliğe gitme çabasındayken, aksine bir el İslam dünyasında Şii, Sünni ayrımına gidiyor ve Türkiye’yi Sünnilerin lideri olmaya zorluyor Şii dünyasının liderliğini gönüllü üstlenen İran’la karşı karşıya getirmeye çalışıyor.
Dün İran ambargo koyan ABD’ye İran adına karşı koyan Türkiye bu gün İran’la karşı karşıya geliyor. Aynı şekilde dün Suriye’ye terörist eylemlerin destekçisi diye Suriye’yi işgale hazırlanan ABD’yi engellemeye çalışan Türkiye bu gün aynı ABD’yi Suriye’ye girmeye davet ediyor.
HAYATIN AMACI
Yaşanılası hayat nasıl olmalı? Daha iyi nasıl yaşarız? Değil, daha iyi nasıl yaşamalı? Sorularına cevap aramalı değil miyiz aslında biz? Hayatı daha anlamlı kılmak değil mi tüm çabamız? Çağın en büyük yanılgısı bu değil mi?
Hep yanlış yerlerde aranan bu anlam, aramayı da anlamsızlaştırmıyor mu? Hani Hoca karanlıkta yitirdiğini aydınlıkta arar ya, işte tam da bu örnek bizi ve çağı en iyi şekilde anlatıyor aslında. Yıllardır bu yanılgıyı yaşadık durduk biz. Oysa kutsal kitabımız Kur’an- ı Kerim bizi bu konuda yalnız bırakmıyor.
Ve diyor ki biz hiçbir şeyi başıboş yaratmadık. İnsan başıboş yaratıldığını mı sanıyor? Bu noktadan bakarsak görürüz ki başta insan olmak üzere her şey bir plan dairesinde bir gayeye istinaden yaratılmıştır. Ancak ne yazık ki insan bunun farkında değil.
Şimdilerde rahmetli olan bir siyasetçi abimiz öyle dedi. Her makinenin bir kullanma kılavuzu var. Mucidi onu hazırlamış. Ve satışta beraberinde vermiş. Hatta burasını ben ilave edeyim,- çünkü o zamanlar garanti olayı bu günkü kadar önemli değildi belki de hiç yoktu.- alıcı o kılavuza uymazsa ürün garanti kapsamından çıkar. İnsan da bir makine, belki makineden de öte, onun yaratıcısı kullanma kılavuzu olarak Kur’an-I kerim gibi bir büyük kitabı göndermiş. Garanti şartlarını ona uyma şartına bağlamış.
O halde biz de deriz ki insan bir görev ve bir gayeyle yaratılmış, bu gayede o kitapta gösterilmiştir. ‘De ki hayatımda, ölümüm de senin içindir’. Evet, Allah sadece hayatın değil ölümün sırf onun için olmasını istiyor. ‘Allah (CC.) müminlerden nefislerini cennet karşılığı satın aldı’
MÜSLÜMANLAR VE İSLAM AHLAKI
2
Müslümanlar olarak biz İslam ahlakını yerle bir ettik. Söz verip durmuyoruz. Borç alıp ödemiyoruz. Çünkü ödemeye niyetimiz yok. Niyetimiz olsaydı Allah yardım ederdi mutlaka. Dedikodu yapıyor, söz taşıyoruz. Olur, olmaz şeye öfkeleniyoruz. Öfkemize yenik düşüyoruz.
Sebepsiz düşmanlık yapıyoruz. Menfaatimize ne ufak bir halel gelse düşman kesiliyoruz. Üç kuruşluk dünya için her şeyi yapıyoruz. Gel gelelim Allah için yaptığımız bir şey yok. Gösteriş için her şeyi yapıyor, Allah için kılımızı kıpırdatmıyoruz.
Hayır, yapmaya niyetimiz yok. Hayır, yapar görünüyoruz. Her şey nefsimiz için. Komşuluk hakları nedir bilmiyoruz. Komşuluk haklarına riayet nedir bilmiyoruz. İnsanlık nedir bilmiyoruz. Kadın hakları nedir, çocuk hakları nedir, insan hakları nedir bilmiyoruz. Hayvan hakları nedir bilmiyoruz.
Eşyayı tanımıyoruz, kendimizi tanımıyoruz, çevremizi tanımıyoruz. Tanımaya da niyetimiz yok. Kendimizi eksik bilmiyoruz, aciz olduğumuzu anlamıyoruz. Kendimizi geliştirmeye niyetimiz yok. Kendimizi kontrol etmiyoruz. Hep başkalarının hatalarına dikmişiz gözümüzü. Onları büyütüyor, büyütüyor, büyütüyoruz. Kendi hatalarımızı görmüyoruz, görmeye de niyetimiz yok. Yahut da küçük görüyoruz hatalarımızı. Başkalarının en ufak kusurlarını dev aynasına yansıtıyor, kendi kusur ve hatalarımızı önemsizleştiriyoruz. Hatalarımıza kılıf arıyor yahut onları yüceltiyoruz. Hatta yanlışlarımızı kural haline getiriyor, hatalarımızı kanunlaştırıyoruz.
İNSANLIK ÖLDÜ MÜ?
Dün izlediğim bir haber bana bunu düşündürdü. İki kız annesini planlayarak öldürdü. Bu nasıl olur. Öz evlattan düşman nasıl yaratılır. Doğurduğu ve nazla büyüttüğü merhamet timsali annenin merhametle dolu olması gereken kız evlatları canavara dönüşebilir öz annelerini canavarca öldürebilirler miydi?
Bu da mı olacaktı dedirten ve akıllara hayret veren vahşet insanlığın ne kadar yozlaştığını hatta öldüğünü göstermiyor mu? Biz bunu hikâyelerde dinlerdik ve anne merhametinin boyutlarını anlatmak amacıyla örneklenen bir fıkrada dillendirildiğini görürü, bu fıkranın a apriori bir örnek olduğunu gerçekte olmayacağını bir duyguyu anne merhametinin boyutlarını anlatmak için kurgulanmış olduğunu düşünürdük.
Hikâye malum. Çocuk annesini bıçakla yaralar, bıçak annenin ciğerini parçalar, bu arada oğlanın eli bıçaktan zarar görür de oğlan bıçağın elini yaralamasıyla elim diye bağırır, anne ciğerindeki bıçak darbesini hiçe sayar, oğlum sana ne oldu diye kendisini bıçak darbesiyle öldürmeye azmeden oğlunun bir anlamda katilinin üzerine kapanır.
Evet, evet durum tam anlamıyla bir fecaat arz ediyor. Dün büyüklerine saygı göstermeyen, hayatın yemek, içmek, eğlenmekten ibaret olduğunu sayan, hiçbir manevi değer tanımayan bir gençlik yetişti. Kutsal değerlerin hiçe sayıldığı ortamlarda yetişen bu gençlik eskilerin eyyamcı dedikleri günübirlik eğlenceye dayalı hayatını –kendilerine göre- en iyi bir şekilde sürdürebilmek için sınır tanımaz bir hale geldi.
DOĞU VE BATI KAVGASI
İşte bu kavga asırların bitmeyen en büyük kavgası. Doğu ve batının kavgası, hak ve batılın kavgasıdır. Bu kavga Habil ile Kabil’in kavgasıdır. Doğu ilahi dinlerin yurdu, batı batıl din ve dünya görüşlerinin vatanı. Doğu aslında merkezdir, batı ise merkezden ayrılan, kopan, savrulan parçacıkların toplandığı mekânın, coğrafyanın adı.
Âdem’in toprağı Kâbe’nin bulunduğu mekândan alındı, vücudu bu topraktan yoğrularak ona ruh üflendi. Şeytan ile Âdem’in savaşı bu. Bu bitmeyen trajedi aslında insanın yaratılış ve yeryüzüne gönderiliş serüveninden ibarettir. Bu savaşta ordular yerlerini belirlemiş, mevzilerini almış, silahlarını kuşanmış, mühimmatlarını tedarik etmiş savaşa hazır hale gelmiştir. Aslında bu savaş çoktan başlamış zaman zaman duraklamış, zaman zaman taraflardan birinin galibiyeti, diğerinin mağlubiyeti ile sonuçlanmış, zaman zaman bu savaşa ara verilmiş ateşkes sağlanmış zaman zaman yeniden alevlenmiş şiddetini artarak sürmüştür.
İşte doğu batı savaşı bu gerçek görülmeden anlaşılmaz ve İslam dünyasında olanlara, batının bu olaylara karşı gösterdiği tavra bir anlam verilemez. Bu savaş klasik savaşlardan farklıdır. Bu cephe savaşı değildir ve olmamıştır. Cephe savaşları bu savaşların bir parçasıdır belki de. Medeniyetler çatışması diyen Fukuyama aslında haklı. Ne kadar saklarsak saklayalım bu savaş aslında yüzyıllar önce başladı ve hala sürmektedir ve sürmeye devam edecektir.
Âdem’in İblisle savaşı, Habil’le Kabil savaşıyla sürmüş, Nuh’a inanan gemi yolcularıyla inanmayanların savaşı olarak görülmüş, bütün peygamberlerin müminleri ve inkârcıları arasındaki savaşlar olarak devam etmiştir.




-
İsmail Karaosmanoğlu
Tüm Yorumlarhaydi şair dostlar görüşelim