Nemli ve sıcak bir günün en tatlı rüyası, denizden karaya vururken dalgaların çıkarmış olduğu seslerdir. Ak denizin o uçsuz bucaksız maviliğine kendini bırakarak gözlerinin ve bedeninin dinlenmesine kulaç atmaktır.
Türkiye uçsuz bucaksız denizlerinin çevrelediği sularıyla adeta bir cennet ülkesidir. Akdeniz ise bu cennet köşenin bir manzarası gibi güzelliğini haykırmaktadır.
Mersinden sahil boyunca uzandığında, denizlerin kıyısını çevreleyen siteler hemen boy gösterir. Bu aslında turizmin ülkemiz açısından bir başlangıç noktası olarak gösterilebilir. Ama doğanın güzelliğinin artık yapay güzelliklere kendisini teslim ettiğinin de işaretidir. Dinlenmeyi aslında yorulmakla eşdeğer sayan bizler için, kalabalık diskolar ve barlar sanırım denizden döndükten sonra anlatılmaya gerek duyulan ayrıntılardır. Hala bakir kalan deniz sahilleri bulanlar açısından çok şanslı bir deniz mevsimi geçirilmiş sayılabilir. Ama bu kezde insanlara hizmeti yalnızca karşıdaki kişinin cüzdanı olarak görenler açısından bir noktayla karşılaşabiliriz. Hizmet vermeden kazanmak… Biliyor musunuz, çalışmadan kazanmak istemenin moda olduğu ülkemizde, insana saygının, kişide var olan parayla ölçüldüğü günümüzde, vatandaş olmanın dayanılmaz yalnızlığını ta iliklerimizde hissederiz.
İnsanlardaki çelişkiler hemen kendisini karalardan denizlere doğru göstermeye başlar. Kimisi çok istememesine rağmen kendisini denize giren diğer bireylerin ortamında bulur. Hiç yapmadığı ya da günah olarak bildiği mahrem yerlerinin nikâh düşenlere gösterilemeyeceği inancı birden kendisini kaybetmiştir. Nasıl bir çelişki ki daha önce yapmadığı her hareketi çok doğal bir iş yapıyormuşçasına rahatlıkla yapar vaziyete gelivermiştir. Kimisi, soyunmanın modern bir insanın yapacağı bir iştigal olarak kabul eder ve doğal bir iş olduğunu apaçık ortaya koyar. Birde kendilerini bu iki guruptan farklı sayarak her yanı kapalı denize girenler ise düşüncelerini, inançlarını giysileriyle pekiştirmek istercesine mavi sulara kendilerini bırakmaktadır.
Dinlenmenin yorulmak olarak algılandığı ülkemizde, deniz kenarlarında aşk şarkıları okuyarak, sarmaş dolaş gezmek ya da yazlık aşk maceraları peşinde koşmak herhalde yapılan en heyecanlı uğraşlardan olsa gerekir! Ya da akşamsefası kurulan çilingir sofrası, denize karşı kurulan masalarda dinlenmenin hazzını çıkarmaktadır. Geç vakitlere kadar süren okey partileri, çığlıklar ve aşk şarkılar hazzın son deme vurduğu ama yarına azıkların tükendiği dünyamızda insanlarımızın son garip tatilleridir.
Her şey gördüğün gibi değil,
Mutlaka bir gizlisi var.
Her duyduğuna inanma
Bazı sözde yalan var.
Aldanma her güzele,
Kırıldım, üzüldüm üzmemek için
Kendimi zorladım kızmamak için
Ne yaptımsa ben kendime yaptım
Kendimi kimseye anlatamadım.
Hep üstünkörüde kapılar kitli
Her sevgiye yürek sürdüm fırına,
Bilinsin ki sevgi benim yüreğim.
Merhaba de has bahçede zamana
Sığmaz oldu gök kubbeye ereğim.
Gül taktım saçlarına,
Getirip kucak kucak.
Anlamsız hayatımın
İsmini baştan koydum.
Biliyorum tan yeri,
İnsanlar ne bekler dünya halinden
Kimler darbe yedi bilmez zalimden
Medet uman varsa hain zulümden
Ahirette yüzü gülmez bilesin.
Belki belli süre muktedidir olur
Başım yorgun,
Gökler alemi sessiz...
Sefaletin gürültüsü,
Yok artık.
Öpüyorum gökyüzünü,
Uğulduyordu rüzgârdan yer ve gök
Soğuktan buz tutuyordu elleri…
Zaman kışı sallıyordu,
Kurtuluş parkında bir serçe kuşu
Donmuş gözyaşı ile ağlıyordu.
Yüzünde annesinin yüzü
Bakışında babasının bakışı,
Zamanı devralmış sanki...
Ürkek bir ceylan gibi yürüyor
Bu dünya yalan biliyor.
Bu şiir benim,
Bir zamanlar yaşadığımın
Kanıtı olsun.
Bu kalem benim,
Görgü şahitim.
Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!