''Anlamak ne zor hayatı,
Varsın; seninle herkes
Yoksun; eyvallah!
Olacaktı birgün
Mukadderat! ''
Ölümü görebilirmisin?
Ya öldüğünü...
Canlı yayınlarla,
Uluorta.
Savunmasız,
Soframızda bana açılan yeri,
Bahçemizde o kırmızı gülleri
Yıllar varki görmediğim o yeri
Özledim ben kozan'ımı özledim.
Bağla yalan atını gerçekten kaçılırmı?
En diri düşünceler şimdi sararmış bir gül.
Sevgiye kulp takıldı şimdi peşinde madde
Maske takıp dediler bu kervan böyle yürür.
Duyguların dilidir şair,
Gerçeklerin eli...
Kimi nasıl sevmeli?
Bu şair,bunu biliyor.
Gözleri konuşuyor,
Kimsesizin kimsesi olabildik mi?
Ah! bir aşk uğruna solabildik mi?
Bilmem bizde gönül alabildik mi?
Gönlü bol olan dosta merhaba.
Çocukluğumuzda var olan mekânlar birer birer el değiştirip tadilattan geçirilerek yeniden hayat buluyorlar. Oyun sahası olarak kullandığımız arsaların yerinde dev binalar yükselirken bizlerse birer birer terki-mekân ediyoruz dünya’yı.
Çalışan esnaflara baktığımızda, gençliğinde tanığımız kişilerin kopyasına yeniden şahit oluyoruz. İnsanlar devir daim ederek doldururken boşlukları yaşananların bir anı olarak kaldığına tanıklık ediyoruz.
Aynı telaş ve ümitlerle hayat devam ediyor… Dün babalarının kazanma ve geçim telaşları bu gün oğullarının geçim telaşına dönüşmüş. Emaneti devraldığı kişileri hatırlamak dahi çok uzun zaman alıyor. Çünkü kabullenilmişlik o kadar işlemiş ki insan beynine, yaşanan hayatın hiçbir zerresinde geçmişle ilgili bir şeyler yok gibi duruyor. Ancak, insanların var olma ve mutlu olma çabaları her zaman ağır basıyor.
Bütün acılara ve yokluklara rağmen var olmak istiyor insanoğlu. Zerrecik tatminler veya mutlulukları baş tacı ederek ayakta durmanın yollarını arıyoruz. Lakin hırsın esiri olmaktan ve dünyanın oyunlarına alet olmaktan kendimizi hiç esirgeyemiyoruz.
Kişiler geçiyor birer birer sokaklardan, tanıdık yüzler geçiyor. Hepsiyle ilgili bir şeyler söylüyor beynimiz. Ancak, yalnızca geçiyorlar dünkü baş tacı edilenler belli ki nesillerin nankörlüğünü hissediyorlar yüreklerinde ya da çaresizliğini akıp giden zamanda yok olmanın.
Dün kendilerine aşk şiir’leri yazılanlar, dev aynasında kendisini görenler, kabullenmemek için var olan gerçekleri, hala hayata ayak diretiyorlar. Gençler geçiyor bizlerin eskitemediği caddelerden, sokaklardan. Hepsi bitmeyecek gibi bakıyorlar geleceğe. Hepsi gıpta ile iç çekiyorlar devasa binalara, lüks arabalara. Ama adı konulmamış bir yalnızlık yaşıyor insanoğlu. Varlıkla yokluğun ince çizgisinde yüreğini ne kadar güzelliğe açabileceğini hiç düşünemiyor. Hep “Ben “şarkıları söyleniyor sokak ortalarında ancak ben’den hiçbir şeyin kalmayacağını, ebedi yaşamak için geride bir şeyler bırakılması gerektiğini hatırına bile getiremiyor.
Ramazan ayının ulvi havası şehrimizin üzerine çöker, adeta bu havayı teneffüs eder, içimize çekerdik. Komşular arası yardımlaşmanın ve dolayısıyla yakınlaşmanın o büyük hazzını şah damarımızda hissederdik. Bayram Çocukları gibi, bayramın gelmesini, el öpmeyi, şeker toplamayı bayram gelmeden hayal eder, bayram günlerini coşkuyla eda ederdik.
Arife günü yapılan bayram hazırlıkları bizim için ayrı bir heyecandı. Özellikle lokma tatlısına çok sever, son orucumu bir an önce açarak lokma tatlısını afiyetle yemeği beklemeye bayılırdım. Komşuların ellerinde yapılan tatlı sinileri sıra sıra fırınların yollarını tutarlar, bir an önce hazırlıkların bitirilmesi telaşıyla evlere dönülürdü. Bayram kıyafetlerini bir sır gibi saklayan biz çocuklar. Bayramda kıyafetimizin beğenilme hayaliyle sabahları zor ederdik. Evlerin önüne yakılmış ateşlerin üzerinde kızartılan börek kokuları mahalleyi sarar, biz çocuklar bütün heyecanımızla ellerimizde tepsilerle komşu komşu börek dağıtmaya çıkardık.
Ayrı bir önemi vardı bayramların. Arife günü anne babalarımız ellerimizden tutarak, aile kabristanına gider yakınlarımıza dualar ederdik. Bu biz çocuklar için çok önemli bir ziyaret biçimi idi. İlk defa ölümün varlığını ve sevdiklerimizle öbür dünyada beraber olacağımızı bu ziyaretlerde öğrenirdik. Kabristanda yakınlarımızın manevi olarak bayramını kutlar ve anne babamızın pek de idrak edemediğimiz gözyaşları içerisinde evimize dönerdik. Bizim için onların manevi varlığı her zaman arkamızda hiç bitmeyen bir güç ve kalkan olarak kalırdı.
Bayramın ilk günü öncelikle aile büyüklerimizin ellerini öper, bin bir sevinç ve heyecanla koşar eğlenirdik. Daha sonra yakın akrabaları bir bir gezerek ellerini öper, onların hayır dualarını alırdık. Onların vermiş olduğu harçlıkları elimizde hiç eksik olmayan naylon poşetlere koyardık. Komşu ziyaretleri bir başka olur, başımızı okşayan bize değer veren insanlara minnet ve gıpta ile bakardık.
Biz büyükleri saymayı ve küçükleri sevmeyi hep bayramlarda öğrendik. Yardımlaşmayı, birbirine değer vermeyi, sevip sevilmeyi, aile bağlarının nasıl birbiriyle kenetleştiğini bayramlarda idrak ettik. Yine geçmişimizin ne denli önemli olduğunu bizim belli bir seviyeye gelmemizde kabristanda yatan yakınlarımızın ne denli katkısı olduğunu ve kutsal değerlere saygı duymayı yine bayramlarda öğrendik.
Şimdi yine Arifeler, bayramlar ve bayram çocukları var. Yine aileler var. Ancak kavramlar ve anlayışlar bize çok yabancı geliyor. Çocuklarımız bayram tatillerini kendilerine bir seyahat fırsatı olarak algılıyorlar. Anne babalar artık gezi planlarını bayramlara göre yapıyorlar. Çocuklar bayram tatilini internernet kâffelerde oyun oynayarak geçiriyorlar. Yaşlı ve yalnız başına yaşayıpta beni bir arayan soran olur mu diyen komşuların kapılarını hiç çalan kalmadı. Eski bayram heyecanlarını çocukların gözlerinde görmek mümkün değil artık. Mezarlıklar dua bekleyen yüzlerce yakınlarımızla dolu.
Biz zaman dalgasının,
Kıyısında bir yolcu.
Mendil sallar dururuz
Gelecek gemimize.
Minik bir serçe kuşu,
Gökten süzülen yağmur
Ihlamur kokusu bahçede
Yine bahar oluyor.
Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!