Benliğin de yok olmak, tekrar yok olmak, sonra dirilmek… Kendine geldiğinde kendini tanıyamamak, bir süreç midir, kader mi, bilinmezlikler içinde sürüklenerek yok olurken birileri geldiğin durumun — isteyerek ya da istemeyerek — müsebbibi olurlar.
Ne sebebini bilirsin, ne de bu hale neden geldiğini. Deneme-yanılma yöntemiyle işin içinden çıkmaya çalışırsın; ama nafile, çıkamazsın. Kendine geldiğinde vakarlı bir duruş sergilerken hâlâ neden onları yaşadığına bir türlü anlam veremezsin.
Ama kendindesindir artık. Kararların keskin, acımasızdır. Aklıma tek gelen şey: yaşadığın onca hata, onca olunmazlık, “olmaz” dediğin şeylerin var olması, yaşanması… Allah’ın seni kendine çağırması mıydı acaba?
Tertemiz yaşayıp tertemiz ölmekle niyetlenip başarmaya çalışırken, yalpalayarak oradan oraya savrulman, yok olmak isteğini daha da istenir hale getirir. Varken yok olmanın ızdırabı, var olmanın mutluluğuyla eşdeğerdir.
Bilirim ki, ilahiden ayrı olarak bunlara sebebiyet verenler, yaşattıklarını fazlasıyla yaşayacaklardır. Acırım; ki belki de onları yönlendiren İlahi, onlara görev vermişti. Belki de…
Bilinmezlik içinde hayatı sorgularken ömür biter ve gider. Tam anlamaya çalışırken, tam yoklukla müşerref olursun. İş işten geçmiştir artık. Yapmış olduğun eğrilerle, doğrularla vereceğin hesabı bekle.
“Seyir halinde yine bugün, gözlerim gözlemlemeye çalışırken anlam yükleyemediğim: neredeyiz, ne yapıyoruz, nedir bu koşturmaca? Bunca tasa, bunca dert, bunca keder, bunca elem… Neden her şeyin o kadar boş geldiği bir durumda bu kadar dolu olmak? Neden hem boşsun hem taşarcasına dolusun? Herkes kendi derdine yanarken, dert dediğimiz şeyler aslında koca bir hiç. Neden anlamakta güçlük çekiyoruz? Neden bu dünyaya bu kadar tamah? Neden kendimizi bu kadar acıların içine hapsediyoruz, her şeyin geçici olduğunu bilerek? Ne varlığımızla var olabildik ne de yokluğumuzu hazmedebildik. Bir türlü tutunmadık hayat denen meşgalenin ipine; ne o bizi bıraktı ne de biz onu bırakabildik. Savruluyoruz her geçen gün oradan oraya. Ne kabullenebildik yazılan yazımızı ne de çıkabildik işin içinden. Anlamsızlığın da anlamsızlığı ile yoğrulurken yüreğimiz, bir türlü varamadık varmamız gereken menzile. İnsanlar mıydı, hayat mıydı, maddiyat mıydı, maneviyat mıydı bizi bu denli yoran şey, neydi çözemedik. Velhasıl…”
Koskoca dünyada bir ben varmışım gibi,
İnsanları duyamaz oldum eskisi gibi.
Bir türlü anlam veremedim bu halime,
Rüyadaymışım, hiçmişim, yokmuşum gibi.
Allah’ım, yalvarırım, uyandır beni bu rüyadan.
Her aklıma geldiğinde bir kahve pişiriyorum.
Ama inanır mısın, her kahvemi nasıl oluyorsa taşırıyorum.
Eskiler derdi ya: “Heyy, sevdalı mısın?”
Süt taşınca, kahve taşınca… taşıran sevdalı olurmuş oysa.
Yağan yağmurlar bile, ağladı halimize!
Aman vermedi hayat, bir türlü bize!
Gaybana gecelerde, uyumak nafile…
Mağlup olmuşuz, bilinmedik dehlizlere…
Umudu yitirmedik, bu solgun gönüllerde…
Ruhumuz rahata erer, belki son günlerde!
Yalnızlığı sevmezken, sever oldum sayende,
Konuşasım gelmiyor, hayatım oldu virane.
Dil susar, kalp susar ama beyne ne çare?
Gör bak, bu senin eserin; gönül oldu divane.
Gönül yanar, dil susar, beyin hep konuşur,
Yorgun bedeninde dolanırken karanlıklar
Olmaz, olamaz dediğim ne varsa oldu, var.
Ruhum, onca güzellik içindeki yorgunluğa ağlar.
Gurur etmedim hiç; anlar beni de bir gün insanlar.
Unutmadım seni, canhıraş çektiren adavet yıllar.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!