Ne fiyakalı yaralarımız vardı bizim,
Dikiş tutmaz, laf anlamaz...
Heykel'de dolmuş beklerken bir şarkı duymayagörsünler,
Müzeyyen'den yahut Safiye'den,
Hemen başlarlardı sızım sızım sızlamaya.
Yazıklar olsun, ne diyeyim,
Biz bu acıları çekelim diye mi kuruldu bu dünya?
Gidip bir kadeh parlatmak varken Arap Şükrü’de,
Yahut Tophane’den oturup koskoca şehre bakmak,
Bir şarkının peşine takılıp
Kanatmak mı lazımdı eski defterleri?
Üstelik hava da güzel,
Uludağ’ın serinliği inmiş ovaya.
Ceketimi omzuma atmışım,
Yürüyorum işte Setbaşı’na doğru.
Ulucami’nin gölgesindeki o ihtiyarlar,
Koza Han’da ipek satan esnaf,
Şu yeşil türbenin önündeki güvercinler,
Hatta şu köpüre köpüre akan Gökdere bile
Biliyor o şarkıyı.
İnsan hayret ediyor;
Bakıyorsun koskoca, dev gibi bir yara,
Çınar ağaçlarının kökleri kadar dikbaşlı.
Ama gelgelelim,
Bir şarkılık canı var.
Yazıklar olsun o şarkılara da,
O şarkılara bakan yaralara da...
Gökdere’nin suyunu boyarım her sabah,
Sırf bu yaralar sızlamayı unutsun diye.
Ama nafile;
Ne zaman Ahmet Abi ile Arzu Abla’nın Gedikli Meyhanesi’nden
Bir klarnet sesi yükselse duman duman,
Bizim yara başlar baştan aşağı kanamaya.
Kayıt Tarihi : 17.07.2026 22:01:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!