Kentin çocukluğuna hıncahınç bir yürüyüş
Acının kapılarına zorlu bir omuz gerek
Dudaklar dudaklarda öylesine uyumuş
Avutamaz bilirim seni bu hoyrat yürek
Eller ki rüyalarımı sırma sırma dokumuş
Geceyi iplik iplik dokuyan o ince duygu
Güneşi sabaha dağıtan o ses nerede şimdi?
Saçlarını yağmurla yoğuran sonbaharlar
Denizi yaza müjdeleyen yüzün nerede şimdi?
Gül rengi bir hatıra kadar güzel ve sevdalı
Ve batan bir güneş gibi dudakların nerede şimdi?
Ölüm ki yalnızlığın kutlu kelimesidir.
Kahır dolu azap dolu o daracık çukurlar
Mezar boğar yüreği / çürüyüverir vücutlar
Şu kapkara toprağa / evet/ölüm denir.
Dehlizler kalbinin yanında bir güneş gibi kalır
Şeytanlara ceza diye sunulurdu yüzün
Ölüm kuşları, saçlarına bir yuva gibi dağılır
Üzerine doğmaktan mahcup olurdu gün
Rahmet taşıyan o güzel bulutlar bile
Bir göl kenarında Türk yüzlü bir güzel
Suların o sonsuz uyumunu dinler
O mahmur gözleri bir kırmızı gül içer
Ufukları pırıl pırıl durulamış kutlu el...
Ey dilberitürkmenim, benim nazlı güzelim
Dudaklarını sevgilisinin teninde unutup
Düşüvermişti yola geceyi keşfetmek için
Denizi gölge gibi anbean yanında tutup
O şairâne ilhamlara esir olmak isterdin
Bir acı gibi soğuk, bir acı gibi mutlak
Karanlık şehirlerin gizemiyle ruhunu süsleyen
Bir hayta,bir şair ya da bir gece rençberi
Olup yürürdüm yıldızlı gökleri yoldaş bilerek
Sessizliği sinemalara yakıştırmayıp
Hayatıma bir kokart gibi takmak
Yalnızlığa bir kadeh esrikliği katmak bana mahsus.
Aklımda ve kalbimde ebedî bir sancı
Beni şehirlerin kavgasına vâris kıldı
Utandım mirasımdan tenime azap tıkıldı
Artık kasabalar teskin ediyor şehirleri ne acı
Gözlere, geceye, güzele ant olsun
Masada yarım kalmış kimsesiz kadehlere
Pupa yelken yürüyen yorgun gemilere
O dindar duaların efsununa ant olsun




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!