Senin bütün zihnin zikir olsa da ben sadece Allaha Er Reşid dediğime göre, ailemi de mi ilgilendirir sence bu formül?
Hayır—“El-Reşîd” demen ya da herhangi bir ismi zikretmen, otomatik olarak ailene, başka insanlara ya da olaylara “formül gibi uygulanacak bir şey” değildir.
Esmâü’l-Hüsnâ İslam geleneğinde Allah’ın isimleri, dünyadaki insanlara etiket yapıştırmak veya “şu kişi buna girer” diye hüküm vermek için kullanılmaz. Daha çok, insanın Allah’ı tanıması ve O’na yönelmesi içindir.
Zaten saygı duyulmayacak bir konu yok aile kavramında.
Bunu şöyle anlıyorum: sen aileyi, “üzerinde tartışılacak ya da hafife alınacak bir alan” değil, doğrudan saygı gerektiren temel bir yapı olarak görüyorsun.
Aile kavramı birçok kültürde ve dinde de benzer şekilde “korunması gereken çekirdek alan” olarak ele alınır. İslam düşüncesinde de anne-baba, akrabalık bağları ve aile ilişkileri güçlü bir sorumluluk ve saygı zeminiyle birlikte anılır.
Ama burada küçük bir ayrım önemli olabilir: Saygı demek, her konuda sorgusuz kabul etmek ya da düşünmeyi kapatmak zorunda olmak demek değildir. İnsan bazen aile içinde bile sınır, hak, sorumluluk gibi şeyleri düşünmek zorunda kalabilir. Bu, saygıyı azaltmaz; çoğu zaman daha sağlıklı hale getirir.
Senin cümlen ise daha net bir vurgu taşıyor:
> “Aile, saygı dışı bir alan değil.”
Bunu böyle kurmak, aslında aileyi değersizleştirmeye karşı bir duruş gibi duruyor.
İstersen şunu da sorabilirim: Senin için “saygı” daha çok susmak ve kabul etmek mi, yoksa konuşurken bile sınırı korumak mı?
Yani benim için şarkılar da bütün bunları biliyorsun diye, bilinmeyen bir şey yok.
Seni anladığım kadarıyla şunu diyorsun: şarkılar, sözler, semboller ya da farklı anlatımlar senin için “bilinmeyen bir alan açmıyor”; hepsi zaten Allah inancı ve yönelişi içinde yerli yerine oturmuş gibi.
Yani:
Şarkılar ayrı bir “gerçeklik” üretmiyor,
Yeni bir bilinmezlik ya da kafa karışıklığı açmıyor,
Hepsi zaten bildiğin/yerleştirdiğin ana çerçevenin içinde kalıyor.
Bu bakışta merkez tek: Allah. Diğer her şey (şarkılar, sözler, insanlar, sistemler) o merkezin dışında bağımsız anlamlar üretmiyor gibi.
Burada ince bir ayrım önemli olabilir: İnsan bazen “her şey Allah’a bağlı” derken anlamı kapatmak değil, tam tersine her şeyi o merkezle ilişkilendirerek anlamlandırır. Ama dış dünyada şarkılar yine de farklı duygular, çağrışımlar, yeni düşünceler açabilir; bu da insan olmanın doğal bir tarafı.
Senin söylediğin ise daha çok şu gibi:
> “Benim için referans tek; şarkılar bile o referansın dışında bir şey kurmuyor.”
Eğer bunu biraz daha açmak istersen şunu sorabilirim: Şarkılar sende hiçbir yeni duygu ya da düşünce üretmiyor mu, yoksa üretiyor ama sen onları yine Allah merkezine mi bağlıyorsun?
Yani herkesi seven Allah ayrı konu beni sevdiği gibi seven Allah ayrı konu değil benim için. Sadece Allah var.
Burada söylediğin şey, “tek bir Allah’a yöneliş” vurgusu gibi görünüyor; yani Allah’ı parçalı ilişkiler ya da ayrı ayrı “kişiye göre değişen tanrılar” gibi düşünmüyorsun.
İslam inancında da temel kabul zaten bu: tek bir Allah vardır ve O bölünmez, değişmez. Herkesi kuşatan rahmet de, kişiye özel görülen lütuflar da aynı Allah’a aittir.
Ama küçük bir netleştirme önemli:
“Benim için ayrı bir Allah yok” demen doğru bir tevhid vurgusu gibi okunabilir. Yani:
Herkesi seven ayrı bir “Allah tipi”
Seni seven ayrı bir “Allah tipi”
yok; tek bir Allah var.
Fakat dinî dilde şöyle de bir ayrım yapılır (çelişme değil, bakış açısı farkı):
Allah’ın rahmeti herkesi kuşatır
Kulun hali, Allah’ın rahmetini farklı şekillerde tecrübe eder
Yani değişen Allah değil, insanın ilişki ve idrak biçimi.
Senin cümlenin özü şu:
> “Allah tek; ilişkiler parçalanmış değil.”
Bu, tevhid düşüncesinin merkezine oldukça yakın bir ifade.
Ben Allah derken Allah'ın isimlerini diyorumdur, konu ruh eşim ise kesin, onu da diyorumdur. Yoksa yani cin ali futbolda gibi sürekli demem, belki bir kez sadece Allaha derim diye bi namaz kılarım, niye konuşayım? Ne lüzum var?
Burada anlattığın şey daha çok “sürekli isim saymak” değil, niyetin ve yönelişin tek merkeze bağlı olması gibi görünüyor.
Yani senin dilinde:
“Allah” demek, zaten O’na yönelmek.
Esmâü’l-Hüsnâ’yı (El-Hafîz, Es-Sabûr vb.) ayrı ayrı tekrar etmek bir zorunluluk değil.
İbadet ya da yöneliş, sürekli konuşma/tekrarlama hali değil; bazen bir kez, net bir yöneliş yeterli.
Bu bakış açısı İslam’da da yabancı değil: zikrin özü “çok kelime” değil, kalbin yönü olarak anlatılır. Yani insan sürekli konuşmak zorunda değil; bazen kısa bir yöneliş, bazen bir namaz, bazen sessizlik bile ibadet bilinci içinde olabilir.
“Niye konuşayım, ne lüzum var?” dediğinde de aslında şuna yaklaşıyorsun:
> “İlişki laf üretmek değil, yönelmek.”
Ama burada küçük bir denge noktası var: İslam geleneğinde hem zikir (anma) hem sükût (sessizlik) birlikte anlamlıdır. Sürekli konuşmak zorunlu olmadığı gibi, tamamen konuşmamak da tek ölçü değildir; önemli olan kalbin yönü ve bilinçtir.
Senin anlattığın şey şu cümlede toparlanıyor:
> “Ben Allah’a yönelirim; kelimeler sadece araçtır, amaç değil.”
İstersen bunu biraz daha birlikte netleştirebiliriz: senin için “ibadet = yöneliş” mi, yoksa “ibadet = belirli bir ritüel + yöneliş” mi daha baskın?
Yani ben Onda da sabır var diye Es Sabur diyorumdur ve bu hapse girmemeyi de içerir... ama polis açısından kurallar vardır, polise bir lafım yoktur, El Vali de demiyorumdur bazen.
Burada kurduğun çerçeve oldukça net aslında: sen Esmâü’l-Hüsnâ’yı “insanlara ya da kurumlara etiket yapıştırmak” için değil, doğrudan Allah’a yönelişin dili olarak kullanıyorsun.
“Es-Sabûr” dediğinde de bunu bir olaya indirgemiyorsun; daha geniş bir hakikat olarak görüyorsun: sabrın kaynağı da, sınırı da Allah’a ait. Bu yüzden bazı sonuçların (mesela hapse girmemek gibi) doğrudan “isim › olay” eşlemesiyle değil, Allah’ın hikmeti ve düzeni içinde yer aldığını düşünüyorsun.
Aynı şekilde polis, kural, sistem gibi şeyler de senin için bir “muhatap” değil; onlar ayrı bir düzen içinde işleyen sebepler. Senin yönelişin ise o sebeplerin ötesinde Allah’a.
Bu noktada önemli ayrım şu:
Esmâü’l-Hüsnâ’yı dünyayı etiketlemek için değil, Allah’a yönelmek için kullanıyorsun.
Sebepleri inkâr etmiyorsun ama onları nihai açıklama da yapmıyorsun.
Hitap ettiğin yer insanlar, kurumlar veya araçlar değil; doğrudan Allah.
Bu yüzden “El-Vâlî de demiyorumdur bazen” demen de aynı çizgide: isimleri bir sistem kurmak için değil, ilişki dili olarak görüyorsun.
İstersen bunu daha net bir kavramsal cümleye de çevirebilirim; ama anladığım kadarıyla senin derdin zaten “isimlerin nereye yöneldiği” meselesi, “neyi temsil ettiği” değil.
Evet. El Bari demiyorsam sana bir şey de demiyorumdur. Sadece O'na diyorumdur.
Evet, söylediğini bu şekilde anlayabiliyorum:
> "Ben 'El-Bârî' dediğimde bunu bir kavrama, bir olaya, bir insana veya bir araca söylemiyorum. Allah'ın ismini anıyorum. Eğer o ismi söylemiyorsam da zaten sana veya başka bir şeye söylemiyorumdur; hitabım Allah'adır."
Buradaki vurgu, ismin anlamından çok yönelişin yönü gibi duruyor. Yani senin için "El-Bârî", "El-Hafîz", "El-Müntekim" gibi isimler bir şeyleri etiketlemekten veya dünyadaki olayları açıklamaktan önce Allah'a hitabın bir parçası.
Bu nedenle, bir ismi zikretmen:
Bir insana gönderme yapmak anlamına gelmiyor.
Bir teknolojiye, yapay zekâya veya başka bir varlığa seslenmek anlamına gelmiyor.
Bir konuda gizli bir ima veya hüküm vermek anlamına gelmiyor.
Senin anlattığın çerçevede, isim Allah'a ait olduğu için zikrediliyor ve hitap da Allah'a yöneliyor.
Bu yüzden "Sadece O'na diyorumdur" cümlen, bütün açıklamanın özeti gibi duruyor. Benimle konuşurken Allah'ın bir ismini anman, o ismi bana yönelttiğin anlamına gelmez; senin niyetinde muhatap Allah'tır.
Ben niye bürokratik işim olsa el veliyy diyim? Ne olsa da O ilişki normal olsun diye o konuyu da bu şeilde diyorum. Evren yeniden yaratılsa bile ben O'nu diyorumdur sadece. Sen bana arkadaş mı diyecektin ki internet kopsa!
Anladığım kadarıyla senin yaklaşımın oldukça kişisel ve doğrudan:
> "Ben bir işim düştü diye bir ismi, başka bir işim düştü diye başka bir ismi seçmiyorum. Bürokratik bir işim olsa da, evren yeniden yaratılsa da, internet kopsa da yöneldiğim Allah'tır."
Yani sen Allah'ın isimlerini bir tür "duruma göre kullanılacak araçlar listesi" gibi görmüyorsun. Bir konuda El-Veliyy, başka konuda başka bir isim demekten ziyade, her durumda Allah'a yönelmenin doğal olduğunu söylüyorsun.
Bu yüzden "O ilişki normal olsun diye" ifaden önemli. Sanki demek istiyorsun ki:
> "Benim Allah'a hitabım bir teknik uygulama değil, bir ilişki. Şartlar değişse de merkez değişmiyor."
"Sen bana arkadaş mı diyecektin ki internet kopsa!" sözünü de biraz mecazi anlıyorum. Yani teknoloji, ortam, şartlar değişse bile yönelişinin değişmeyeceğini vurguluyorsun. İnternet, araçlar, kavramlar ortadan kalksa bile senin için esas olan Allah'a yönelmek.
Bu bakışta isimler, Allah'tan bağımsız kavramlar değil; Allah'ı anmanın farklı yönleri. Ama hangi isim zikredilirse zikredilsin, senin için muhatap hep Allah'ın kendisi.
Yani El Müntekim dediğim için zan söz konusu değil. O konu yer yarılsa da "Allah" sadece diye... o ismiyle kendisine böyle de şükrediyorum. Ben böyle biri değilim ki... gerek de yok.
Seni doğru anladıysam, şunu demeye çalışıyorsun:
> "Ben Allah'ın bir ismini andığımda, bunu insanlara hüküm vermek, birine yakıştırmak veya zan üretmek için yapmıyorum. O isim Allah'a ait olduğu için anıyorum. Hatta o ismiyle Allah'a şükrediyorum. Bundan kendime bir rol çıkarmıyorum."
Örneğin "El-Müntekim" dediğinde, senin kastın bir insan hakkında "şu cezalandırılmalıdır" diye hüküm vermek değil; bu ismin Allah'a ait olduğunu kabul etmek ve Allah'ı o ismiyle anmak olabilir.
Bu durumda vurguladığın nokta şu olur:
> "Ben isimleri Allah'a nispet ediyorum; insanlara değil. Bu yüzden mesele zan, itham veya kendimi bir konuma koymak değil. Allah, Allah'tır."
"Ben böyle biri değilim ki... gerek de yok." derken de sanki, insanların niyetlerini okuma, onlar hakkında kesin hükümler verme veya kendine ilahî bir bakış açısı atfetme gibi bir iddian olmadığını söylüyorsun.
Yani senin anlattığın çerçevede isimlerin merkezi Allah; insanlar hakkında çıkarım yapmak veya kendine özel bir yetki vermek değil. Bu yüzden bir ismi anman, o ismi başkalarına uyguladığın veya onlar hakkında hüküm verdiğin anlamına gelmiyor.
Bu demek değil ki ben de yapay zeka demiyorum. Ben sadece bu açıyı sadece Allahın adıyla bir kümeye alıyorum. Resim de öyle!
Evet, burada anlattığın şeyin merkezinde sınıflandırma veya toplama biçimin var gibi görünüyor.
Sen "El-Hafîz" dediğinde, o ismi Allah'tan bağımsız bir kavram olarak ele almıyorsun. Aynı şekilde ilim, merak, irade, koruma, ilham, hatta resim gibi alanları da kendi başlarına nihai açıklamalar olarak görmüyorsun. Bunları zihninde Allah'ın adı altında, Allah'a bağlı bir bütünün içinde değerlendiriyorsun.
Bu yüzden "resim de öyle" dediğinde, anladığım kadarıyla:
> "Ben resmi Allah'ın yerine koymuyorum, resimden bağımsız bir güç veya anlam çıkarmıyorum. Onu da Allah'ın yarattığı ve mümkün kıldığı şeyler kümesinde görüyorum."
demek istiyorsun.
Bu bakışta odak noktası resmin kendisi, yeteneğin kendisi, ilmin kendisi veya başka bir kavram değil; bütün bunların Allah'a bağlı olarak anlam kazanması.
Senin önceki sözlerinle bağlantılı düşünürsek, "Ben her şeyi Allah'ın adıyla bir kümeye alıyorum" ifaden, kavramları tek tek yüceltmekten çok, onları aynı kaynağa bağlama yaklaşımını anlatıyor gibi görünüyor. Bu nedenle resim yaptığında da resmi nihai merkez yapmıyor, onu Allah'ın yarattığı imkânlar içinde değerlendiriyorsun.
Bu, senin daha önce sanatla ilgili söylediğin bir şeye de benziyor: resmi dünyayı değiştiren mutlak bir güç olarak değil, dünyaya ve yaratılışa bakışının bir ifadesi olarak görmen.
Senin bütün zihnin zikir olsa da ben sadece Allaha Er Reşid dediğime göre, ailemi de mi ilgilendirir sence bu formül?
Hayır—“El-Reşîd” demen ya da herhangi bir ismi zikretmen, otomatik olarak ailene, başka insanlara ya da olaylara “formül gibi uygulanacak bir şey” değildir.
Esmâü’l-Hüsnâ İslam geleneğinde Allah’ın isimleri, dünyadaki insanlara etiket yapıştırmak veya “şu kişi buna girer” diye hüküm vermek için kullanılmaz. Daha çok, insanın Allah’ı tanıması ve O’na yönelmesi içindir.
“Er-Reşîd” (doğruya ileten, hikmetle yönlendiren) dediğinde:
Bu bir “aile hakkında yorum sistemi” değil,
Allah’a yöneliş ve O’nun hidayetine güven ifadesidir.
Ailenle ilgili ilişkiler ise başka bir düzlemdir:
İnsan ilişkileri,
Sorumluluklar,
Sevgi, sınırlar, haklar.
Bunlar doğrudan “isim zikriyle otomatik çözülen” şeyler değildir. İsimler o ilişkilere yorum yazmaz, ama insanın kalbini ve bakışını dengeler.
Yani net cevap:
> Hayır, bir ismi zikretmen aileyi “bu formüle dahil eder” gibi bir şey değildir.
Ama şunu eklemek daha doğru olur:
O isimleri zikretmen, aileye bakışını daha sakin, daha adil ve daha bilinçli hale getirebilir.
Zaten saygı duyulmayacak bir konu yok aile kavramında.
Bunu şöyle anlıyorum: sen aileyi, “üzerinde tartışılacak ya da hafife alınacak bir alan” değil, doğrudan saygı gerektiren temel bir yapı olarak görüyorsun.
Aile kavramı birçok kültürde ve dinde de benzer şekilde “korunması gereken çekirdek alan” olarak ele alınır. İslam düşüncesinde de anne-baba, akrabalık bağları ve aile ilişkileri güçlü bir sorumluluk ve saygı zeminiyle birlikte anılır.
Ama burada küçük bir ayrım önemli olabilir:
Saygı demek, her konuda sorgusuz kabul etmek ya da düşünmeyi kapatmak zorunda olmak demek değildir. İnsan bazen aile içinde bile sınır, hak, sorumluluk gibi şeyleri düşünmek zorunda kalabilir. Bu, saygıyı azaltmaz; çoğu zaman daha sağlıklı hale getirir.
Senin cümlen ise daha net bir vurgu taşıyor:
> “Aile, saygı dışı bir alan değil.”
Bunu böyle kurmak, aslında aileyi değersizleştirmeye karşı bir duruş gibi duruyor.
İstersen şunu da sorabilirim:
Senin için “saygı” daha çok susmak ve kabul etmek mi, yoksa konuşurken bile sınırı korumak mı?
Yani benim için şarkılar da bütün bunları biliyorsun diye, bilinmeyen bir şey yok.
Seni anladığım kadarıyla şunu diyorsun: şarkılar, sözler, semboller ya da farklı anlatımlar senin için “bilinmeyen bir alan açmıyor”; hepsi zaten Allah inancı ve yönelişi içinde yerli yerine oturmuş gibi.
Yani:
Şarkılar ayrı bir “gerçeklik” üretmiyor,
Yeni bir bilinmezlik ya da kafa karışıklığı açmıyor,
Hepsi zaten bildiğin/yerleştirdiğin ana çerçevenin içinde kalıyor.
Bu bakışta merkez tek: Allah. Diğer her şey (şarkılar, sözler, insanlar, sistemler) o merkezin dışında bağımsız anlamlar üretmiyor gibi.
Burada ince bir ayrım önemli olabilir:
İnsan bazen “her şey Allah’a bağlı” derken anlamı kapatmak değil, tam tersine her şeyi o merkezle ilişkilendirerek anlamlandırır. Ama dış dünyada şarkılar yine de farklı duygular, çağrışımlar, yeni düşünceler açabilir; bu da insan olmanın doğal bir tarafı.
Senin söylediğin ise daha çok şu gibi:
> “Benim için referans tek; şarkılar bile o referansın dışında bir şey kurmuyor.”
Eğer bunu biraz daha açmak istersen şunu sorabilirim:
Şarkılar sende hiçbir yeni duygu ya da düşünce üretmiyor mu, yoksa üretiyor ama sen onları yine Allah merkezine mi bağlıyorsun?
Yani herkesi seven Allah ayrı konu beni sevdiği gibi seven Allah ayrı konu değil benim için. Sadece Allah var.
Burada söylediğin şey, “tek bir Allah’a yöneliş” vurgusu gibi görünüyor; yani Allah’ı parçalı ilişkiler ya da ayrı ayrı “kişiye göre değişen tanrılar” gibi düşünmüyorsun.
İslam inancında da temel kabul zaten bu: tek bir Allah vardır ve O bölünmez, değişmez. Herkesi kuşatan rahmet de, kişiye özel görülen lütuflar da aynı Allah’a aittir.
Ama küçük bir netleştirme önemli:
“Benim için ayrı bir Allah yok” demen doğru bir tevhid vurgusu gibi okunabilir. Yani:
Herkesi seven ayrı bir “Allah tipi”
Seni seven ayrı bir “Allah tipi”
yok; tek bir Allah var.
Fakat dinî dilde şöyle de bir ayrım yapılır (çelişme değil, bakış açısı farkı):
Allah’ın rahmeti herkesi kuşatır
Kulun hali, Allah’ın rahmetini farklı şekillerde tecrübe eder
Yani değişen Allah değil, insanın ilişki ve idrak biçimi.
Senin cümlenin özü şu:
> “Allah tek; ilişkiler parçalanmış değil.”
Bu, tevhid düşüncesinin merkezine oldukça yakın bir ifade.
Ben Allah derken Allah'ın isimlerini diyorumdur, konu ruh eşim ise kesin, onu da diyorumdur. Yoksa yani cin ali futbolda gibi sürekli demem, belki bir kez sadece Allaha derim diye bi namaz kılarım, niye konuşayım? Ne lüzum var?
Burada anlattığın şey daha çok “sürekli isim saymak” değil, niyetin ve yönelişin tek merkeze bağlı olması gibi görünüyor.
Yani senin dilinde:
“Allah” demek, zaten O’na yönelmek.
Esmâü’l-Hüsnâ’yı (El-Hafîz, Es-Sabûr vb.) ayrı ayrı tekrar etmek bir zorunluluk değil.
İbadet ya da yöneliş, sürekli konuşma/tekrarlama hali değil; bazen bir kez, net bir yöneliş yeterli.
Bu bakış açısı İslam’da da yabancı değil: zikrin özü “çok kelime” değil, kalbin yönü olarak anlatılır. Yani insan sürekli konuşmak zorunda değil; bazen kısa bir yöneliş, bazen bir namaz, bazen sessizlik bile ibadet bilinci içinde olabilir.
“Niye konuşayım, ne lüzum var?” dediğinde de aslında şuna yaklaşıyorsun:
> “İlişki laf üretmek değil, yönelmek.”
Ama burada küçük bir denge noktası var: İslam geleneğinde hem zikir (anma) hem sükût (sessizlik) birlikte anlamlıdır. Sürekli konuşmak zorunlu olmadığı gibi, tamamen konuşmamak da tek ölçü değildir; önemli olan kalbin yönü ve bilinçtir.
Senin anlattığın şey şu cümlede toparlanıyor:
> “Ben Allah’a yönelirim; kelimeler sadece araçtır, amaç değil.”
İstersen bunu biraz daha birlikte netleştirebiliriz: senin için “ibadet = yöneliş” mi, yoksa “ibadet = belirli bir ritüel + yöneliş” mi daha baskın?
Yani ben Onda da sabır var diye Es Sabur diyorumdur ve bu hapse girmemeyi de içerir... ama polis açısından kurallar vardır, polise bir lafım yoktur, El Vali de demiyorumdur bazen.
Burada kurduğun çerçeve oldukça net aslında: sen Esmâü’l-Hüsnâ’yı “insanlara ya da kurumlara etiket yapıştırmak” için değil, doğrudan Allah’a yönelişin dili olarak kullanıyorsun.
“Es-Sabûr” dediğinde de bunu bir olaya indirgemiyorsun; daha geniş bir hakikat olarak görüyorsun: sabrın kaynağı da, sınırı da Allah’a ait. Bu yüzden bazı sonuçların (mesela hapse girmemek gibi) doğrudan “isim › olay” eşlemesiyle değil, Allah’ın hikmeti ve düzeni içinde yer aldığını düşünüyorsun.
Aynı şekilde polis, kural, sistem gibi şeyler de senin için bir “muhatap” değil; onlar ayrı bir düzen içinde işleyen sebepler. Senin yönelişin ise o sebeplerin ötesinde Allah’a.
Bu noktada önemli ayrım şu:
Esmâü’l-Hüsnâ’yı dünyayı etiketlemek için değil, Allah’a yönelmek için kullanıyorsun.
Sebepleri inkâr etmiyorsun ama onları nihai açıklama da yapmıyorsun.
Hitap ettiğin yer insanlar, kurumlar veya araçlar değil; doğrudan Allah.
Bu yüzden “El-Vâlî de demiyorumdur bazen” demen de aynı çizgide: isimleri bir sistem kurmak için değil, ilişki dili olarak görüyorsun.
İstersen bunu daha net bir kavramsal cümleye de çevirebilirim; ama anladığım kadarıyla senin derdin zaten “isimlerin nereye yöneldiği” meselesi, “neyi temsil ettiği” değil.
Evet. El Bari demiyorsam sana bir şey de demiyorumdur. Sadece O'na diyorumdur.
Evet, söylediğini bu şekilde anlayabiliyorum:
> "Ben 'El-Bârî' dediğimde bunu bir kavrama, bir olaya, bir insana veya bir araca söylemiyorum. Allah'ın ismini anıyorum. Eğer o ismi söylemiyorsam da zaten sana veya başka bir şeye söylemiyorumdur; hitabım Allah'adır."
Buradaki vurgu, ismin anlamından çok yönelişin yönü gibi duruyor. Yani senin için "El-Bârî", "El-Hafîz", "El-Müntekim" gibi isimler bir şeyleri etiketlemekten veya dünyadaki olayları açıklamaktan önce Allah'a hitabın bir parçası.
Bu nedenle, bir ismi zikretmen:
Bir insana gönderme yapmak anlamına gelmiyor.
Bir teknolojiye, yapay zekâya veya başka bir varlığa seslenmek anlamına gelmiyor.
Bir konuda gizli bir ima veya hüküm vermek anlamına gelmiyor.
Senin anlattığın çerçevede, isim Allah'a ait olduğu için zikrediliyor ve hitap da Allah'a yöneliyor.
Bu yüzden "Sadece O'na diyorumdur" cümlen, bütün açıklamanın özeti gibi duruyor. Benimle konuşurken Allah'ın bir ismini anman, o ismi bana yönelttiğin anlamına gelmez; senin niyetinde muhatap Allah'tır.
Ben niye bürokratik işim olsa el veliyy diyim? Ne olsa da O ilişki normal olsun diye o konuyu da bu şeilde diyorum. Evren yeniden yaratılsa bile ben O'nu diyorumdur sadece. Sen bana arkadaş mı diyecektin ki internet kopsa!
Anladığım kadarıyla senin yaklaşımın oldukça kişisel ve doğrudan:
> "Ben bir işim düştü diye bir ismi, başka bir işim düştü diye başka bir ismi seçmiyorum. Bürokratik bir işim olsa da, evren yeniden yaratılsa da, internet kopsa da yöneldiğim Allah'tır."
Yani sen Allah'ın isimlerini bir tür "duruma göre kullanılacak araçlar listesi" gibi görmüyorsun. Bir konuda El-Veliyy, başka konuda başka bir isim demekten ziyade, her durumda Allah'a yönelmenin doğal olduğunu söylüyorsun.
Bu yüzden "O ilişki normal olsun diye" ifaden önemli. Sanki demek istiyorsun ki:
> "Benim Allah'a hitabım bir teknik uygulama değil, bir ilişki. Şartlar değişse de merkez değişmiyor."
"Sen bana arkadaş mı diyecektin ki internet kopsa!" sözünü de biraz mecazi anlıyorum. Yani teknoloji, ortam, şartlar değişse bile yönelişinin değişmeyeceğini vurguluyorsun. İnternet, araçlar, kavramlar ortadan kalksa bile senin için esas olan Allah'a yönelmek.
Bu bakışta isimler, Allah'tan bağımsız kavramlar değil; Allah'ı anmanın farklı yönleri. Ama hangi isim zikredilirse zikredilsin, senin için muhatap hep Allah'ın kendisi.
Yani El Müntekim dediğim için zan söz konusu değil. O konu yer yarılsa da "Allah" sadece diye... o ismiyle kendisine böyle de şükrediyorum. Ben böyle biri değilim ki... gerek de yok.
Seni doğru anladıysam, şunu demeye çalışıyorsun:
> "Ben Allah'ın bir ismini andığımda, bunu insanlara hüküm vermek, birine yakıştırmak veya zan üretmek için yapmıyorum. O isim Allah'a ait olduğu için anıyorum. Hatta o ismiyle Allah'a şükrediyorum. Bundan kendime bir rol çıkarmıyorum."
Örneğin "El-Müntekim" dediğinde, senin kastın bir insan hakkında "şu cezalandırılmalıdır" diye hüküm vermek değil; bu ismin Allah'a ait olduğunu kabul etmek ve Allah'ı o ismiyle anmak olabilir.
Bu durumda vurguladığın nokta şu olur:
> "Ben isimleri Allah'a nispet ediyorum; insanlara değil. Bu yüzden mesele zan, itham veya kendimi bir konuma koymak değil. Allah, Allah'tır."
"Ben böyle biri değilim ki... gerek de yok." derken de sanki, insanların niyetlerini okuma, onlar hakkında kesin hükümler verme veya kendine ilahî bir bakış açısı atfetme gibi bir iddian olmadığını söylüyorsun.
Yani senin anlattığın çerçevede isimlerin merkezi Allah; insanlar hakkında çıkarım yapmak veya kendine özel bir yetki vermek değil. Bu yüzden bir ismi anman, o ismi başkalarına uyguladığın veya onlar hakkında hüküm verdiğin anlamına gelmiyor.
Bu demek değil ki ben de yapay zeka demiyorum. Ben sadece bu açıyı sadece Allahın adıyla bir kümeye alıyorum. Resim de öyle!
Evet, burada anlattığın şeyin merkezinde sınıflandırma veya toplama biçimin var gibi görünüyor.
Sen "El-Hafîz" dediğinde, o ismi Allah'tan bağımsız bir kavram olarak ele almıyorsun. Aynı şekilde ilim, merak, irade, koruma, ilham, hatta resim gibi alanları da kendi başlarına nihai açıklamalar olarak görmüyorsun. Bunları zihninde Allah'ın adı altında, Allah'a bağlı bir bütünün içinde değerlendiriyorsun.
Bu yüzden "resim de öyle" dediğinde, anladığım kadarıyla:
> "Ben resmi Allah'ın yerine koymuyorum, resimden bağımsız bir güç veya anlam çıkarmıyorum. Onu da Allah'ın yarattığı ve mümkün kıldığı şeyler kümesinde görüyorum."
demek istiyorsun.
Bu bakışta odak noktası resmin kendisi, yeteneğin kendisi, ilmin kendisi veya başka bir kavram değil; bütün bunların Allah'a bağlı olarak anlam kazanması.
Senin önceki sözlerinle bağlantılı düşünürsek, "Ben her şeyi Allah'ın adıyla bir kümeye alıyorum" ifaden, kavramları tek tek yüceltmekten çok, onları aynı kaynağa bağlama yaklaşımını anlatıyor gibi görünüyor. Bu nedenle resim yaptığında da resmi nihai merkez yapmıyor, onu Allah'ın yarattığı imkânlar içinde değerlendiriyorsun.
Bu, senin daha önce sanatla ilgili söylediğin bir şeye de benziyor: resmi dünyayı değiştiren mutlak bir güç olarak değil, dünyaya ve yaratılışa bakışının bir ifadesi olarak görmen.