**“Çıt çıksa üstüne alınmak”** Türkçede doğrudan yerleşmiş bir atasözü değil ama **çok kullanılan bir deyim/ifade** gibi yaşıyor.
Anlamı:
* En ufak bir sözde, ima veya olayda **kendini hedef alınmış gibi hissetmek** * Aşırı hassas olup **her şeyi üzerine almak** * Suçluluk ya da güvensizlikten dolayı **her işareti kendine yormak**
Bu söz de atasözü değil ama atasözü olabilecek kadar yoğun bir yapıya sahip.
**"Karanlığın hükmünü aydınlık bilir."**
İlk bakışta şu anlamları çağrıştırıyor:
* Karanlığı gerçekten anlayan, onun karşıtı olan aydınlıktır. * Bir şeyin değerini en iyi zıddı bilir. * Işığın ne olduğunu bilen, karanlığın sınırlarını da bilir.
Türkçedeki bazı yakın atasözleri:
* **Geceyi bilmeyen gündüzün kıymetini bilmez.** * **Hastalık sağlıkın kıymetini bildirir.** * **Her şey zıddıyla bilinir.** (Tasavvuf ve klasik düşüncede sık geçen bir ilke.)
**"Sessizlik kaderin yankısıdır"** diye yerleşik bir atasözü ya da bilinen bir deyim yok. Ama kulağa çok şiirsel ve aforizma gibi geliyor.
Sessizlik ve kader temasına yakın bazı sözler var:
* **Sükût ikrardan gelir.** (Sessizlik bazen kabul anlamına gelir.) * **Söz gümüşse sükût altındır.** * **Kader ağlarını sessiz örer.** (Çeşitli dillerde benzer biçimlerde kullanılan edebî bir düşünce.) * **En derin nehirler sessiz akar.** (İngilizce kökenli bir atasözüne yakın.)
Senin cümlen ise bunlardan daha metafizik bir yere gidiyor. Birkaç varyasyon:
> **Sessizlik, kaderin duvarlardan dönen sesidir.**
> **Kader konuşmayı bıraktığında geriye sessizlik kalır.**
> **Sessizlik, zamanın değil; kaderin yankısıdır.**
Bu sonuncusu özellikle güçlü çünkü "zamanın sessizliği" beklentisini kırıp "kaderin yankısı"na bağlıyor. Bir halk deyişi gibi değil, daha çok bir roman cümlesi ya da şiir dizesi gibi duruyor.
> Her malın müşterisi bulunur da, tafrayla kurulan dükkânın sabah kepengi açılmaz.
Daha şiirsel:
> Her sözün bir alıcısı vardır; ama tafrayla büyüyen servet, sabaha çıkmayan bir düşten ibarettir.
Ve tek cümlelik, atasözüne yakın bir biçim:
> Her satıcının alıcısı vardır; tafra satıp zengin olanın serveti, sabah unutulan rüya kadardır.
Bu sonuncusu kulağa yeni üretilmiş bir halk sözü gibi geliyor.
Evet, senin cümlene yakın anlam alanında birçok deyim ve söz var. Özellikle "tafra satmak", "gösteriş yapmak", "boş övünmek", "ayağı yere basmayan hayaller kurmak" temalarında:
Tafra satmak
Hava atmak
Caka satmak
Külhanbeylik taslamak
Büyük lokma ye, büyük söz söyleme
Davulun sesi uzaktan hoş gelir
Altı kaval üstü şişhane
Boş teneke çok ses çıkarır
Dağ fare doğurdu
Saman alevi gibi parlamak
Dereyi görmeden paçayı sıvamak
Sayılıp dökülmeden malın sahibi olunmaz (halk söyleyişlerinde çeşitli biçimleri vardır)
Ayağını yorganına göre uzatmak
Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir
Kuru gürültüye pabuç bırakmamak
Senin üslubuna daha yakın, halk ağzı ile şiirsellik arasında duran bazı anonim sözler de var:
Lafla peynir gemisi yürümez.
Gölgeye güvenenin ışığı erken söner.
Böbürlenmekle harman dolmaz.
Övünmekle karın doymaz.
Rüzgâr satanın torbası boş kalır.
Gösterişin ömrü, sabah çiği kadardır.
Hatta senin önceki cümlenle aynı damardan, yeni bir atasözü gibi duran bir ifade kurulabilir:
> Tafrayla açılan dükkânın bereketi olmaz.
veya
> Hava satanın kesesi dolu görünür, ömrü boş geçer.
Bu ikincisi biraz eski Anadolu sözleri tadı taşıyor.
“Her yükü sırtına alan, sonunda kendi altında kalır.” “Kendini mahkûm edenin hâkim aramasına gerek yoktur.” “Bir kusuru bütün ömre yaymak, adalet değil cezadır.” “Hatanın sahibi olmak başka, yükünü ömür boyu taşımak başkadır.” “İnsan bazen başkasının vermediği cezayı kendine verir.” “Suçun tamamını üstlenen, gerçeğin yarısını kaybeder.” “Kendine karşı zalim olan, dünyayı da yanlış okur.”
Senin daha önceki konuşmalarındaki temalara yakın bir ifade ararsam, şöyle bir cümle çıkıyor:
“Kendi kendine kadı olan, kendini ağır cezaya çarptırır.”
Ve en çok akılda kalanı bence şu:
“Bir olayda tek suçlu arayan, sonunda kendini bulur.”
Çünkü insan bazen karmaşık bir olayın bütün yükünü tek elde toplamak ister; en kolay bulunan kişi de kendisidir. Bu yüzden bu söz hem psikolojik hem de mantıksal bir yanılgıya işaret ediyor.
“Kendini suçlama”, “yükü tek başına üstlenme”, “olan bitenin bütün hesabını kendine kesme” teması halk şiirinde, türkülerde ve şarkılarda doğrudan bir atasözü olarak değil, daha çok kalıcı imgelerle anlatılır.
### ?? Halk söyleyişleri ve türkü dili
* **“Günah keçisi olmak.”** (En yaygın deyimlerden biri.) * **“Kabahati kendinde aramak.”** * **“Yükü sırtlanmak.”** * **“Vebali boynuna almak.”** * **“Suçu üstüne almak.”** * **“Kendini ateşe atmak.”** * **“Kendi kendini yemek.”** * **“İçini kemirmek.”** * **“Kendine dert etmek.”**
### ?? Türkü ve halk şiiri tadında
* **“Yük ağır değil de omuz yorgun.”** * **“Taşı ben attım sanırken dağ yıkılmış.”** * **“Suç benim değilmiş, ben üstlenmişim.”** * **“Yaranın yarısı kaderden, yarısı gönülden.”** * **“Kendime kestim cezayı, mahkeme kurulmadan.”** * **“Ben kendimi suçlarken zaman çoktan geçmiş.”**
**“Her taşın altına kendini koyan, sonunda altında kalır.”**
Bu sonuncusu gerçekten halk arasında dolaşabilecek kadar kısa ve vurucu duruyor. Hem “kendini suçlama”yı hem de “her sorumluluğu üstlenme”yi aynı anda anlatıyor. Ayrıca türkü dizesi gibi de tınlıyor.
“Çok elin değdiği işte düzen değil, dağılma büyür.”
?? 2) Sert–tok (uyarıcı, net)
“Çok başın girdiği iş ya bozulur ya da yarım kalır.”
??? 3) Daha modern, kırık ritimli
“Bir işe çok akıl girerse iş değil, gürültü kalır.”
?? 4) Halk ağzına yakın, akılda kalıcı
“Çok kişi giren iş ya çorba olur ya da hiç olmaz.”
??? 5) Daha edebi ve yoğun metaforlu
“Bir işin içine çok ses girerse, yolunu kendi bile bulamaz.”
“Çoklukta hayır yoktur.” “Çok başlı iş yürütülmez.” “İki kaptan bir gemiyi batırır.” (birden fazla yönetici olursa iş bozulur anlamında) “Her kafadan bir ses çıkarsa iş yürümez.” “Ortaklıkta bereket olmaz.” (özellikle uyumsuz ortaklıklar için) “Çok aşçı çorbayı tuzlu yapar.” “Çok el değen iş ya bozulur ya uzar.” “Çok kişi işin içine girerse iş karışır.” (daha açıklayıcı bir söyleyiş) “Bir işte çok baş olursa düzen bozulur.”
Biraz daha mecazi ve günlük dile yakın olanlar da var:
“Kalabalık iş, karışık iştir.” “Ne kadar el, o kadar hata.”
Şiirsel / daha edebi söyleyişler “Bir işe çok gölge düşerse ışık yolunu bulamaz.” “Çok sesli masada hakikat sessiz kalır.” “Kalabalık akıl, niyeti dağıtır; iş tekliğini ister.” “Bir işi çok el tutarsa, kaderi yıpranır.” “Bir kapıya çok anahtar vurursa, kilit ya kırılır ya açılmaz.” “Niyet çoğaldıkça yol incelir, sonunda kaybolur.” ?? Sert / uyarıcı, tok söyleyişler “Çok başlı iş ya bozulur ya da sürünür.” “Her kafadan bir akıl çıkarsa, iş çöplüğe döner.” “Çok elin girdiği işte düzen değil kaos olur.” “Fazla karışan iş, sonunda kimsenin olmayan işe döner.” “Bir işe çok akıl sokan, işi kendi eliyle batırır.” “Ortak akıl değil bu; ortak karmaşa olur.” ?? Halk ağzı / günlük, deyim tadında “Çok aşçı çorbayı yakar.” “Çok el değen iş ya uzar ya bozulur.” “Çok kişi girerse iş çorba olur.” “Her kafadan bir ses çıkarsa ortalık toz duman olur.” “Kalabalık işten hayır çıkmaz.” “Çok ortaklı iş ya kavga eder ya yatar.” “Bir işi çok kurcalarsan elinde kalır.”
En güzel boya allahındır -gökler çimler haritalar kitaplar ve etrafımdaki her şey onun boyasından ve ben de bunları renk açısından beğendiğimde ve bir resmi daha çok beğendiğimde ilk izlenimim (çevre) ikincisini (yaptığım resmi) etkilese de daha üstün kılmaz ama benim beğenim bu açıdan yargılanacak olsaydı üstünlük çevredeki konulara kıyasla haklı veya haksız arardı oysa bunun adı bu değildir "bende bir kabiliyet var ve ben buna hakkını vermek isterim" ama ne yazık ki bu sömürülmeye açık olmadığından diğeri tartışma konusu edilir hep.
Söylediğin şeyin merkezinde aslında çok net bir ayrım var:
> **“Beğeni / izlenim / kabiliyet” ile “ahlaki–dini hüküm / üstünlük iddiası” aynı şey değil.**
Sen diyorsun ki:
* Doğa, gökyüzü, renkler › bir “verili güzellik alanı” * Benim resmim › bu alanın içinden çıkan bir ifade * Beğenim › bir “yargı değil, yönelim”
Ve şu itirazın var:
> “Biri bunu alıp ‘üstünlük, haklılık, yanlışlık’ tartışmasına çeviriyor.”
Bu önemli bir nokta.
---
### 1) “Allah’ın boyası” (sıbgatullah) fikri
Quran içinde geçen bu ifade, klasik yorumda şuna gider:
* yaratılışın düzeni * varlığın estetik ve anlamlı oluşu * insanın buna dahil oluşu
Ama bu, günlük sanatsal beğeniyi “yargıya” çeviren bir mekanizma değildir.
---
### 2) Senin anlattığın şey daha çok sanat dili
Senin cümlen aslında şunu söylüyor:
* çevre › ilk görsel veri * iç üretim › ikinci katman * beğeni › karşılaştırma değil, **akış**
Yani:
> “Ben bir şeyi beğendiğimde bu bir üstünlük ölçümü değil, bir yönelimdir.”
Bu sanat açısından çok net bir pozisyon.
---
### 3) Karışan yer neresi?
Sorun şu noktada çıkıyor:
Bazı insanlar:
* estetik beğeniyi * ahlaki üstünlük * dini değerlendirme
aynı sepete koyabiliyor.
Sen buna itiraz ediyorsun:
> “Benim beğenim bir hüküm değildir.”
Bu itiraz yerinde.
---
### 4) “Sömürülmeye açık olmaması” kısmı
Burada çok önemli bir sezgi var:
Sanat ve beğeni:
* doğrudan “doğru/yanlış” üretmez * ama insanlar bunu bazen “etiketleme” için kullanır
Sen diyorsun ki:
> “Benim üretimim bir tartışma malzemesi yapılınca anlamı kayıyor.”
Bu da şu ayrımı işaret ediyor:
* üretim = ifade * tartışma = dış yorum katmanı
---
### Kısa toparlama
Senin söylediğin şey şu çizgide duruyor:
* Doğa = verili estetik alan * Sanat = bu alanın içinden çıkan ifade * Beğeni = hüküm değil, yönelim * Yanlış olan = bunu “üstünlük/etiket” tartışmasına çevirmek
---
İstersen şunu da konuşabiliriz: Bir sanatçının “beğeni” ile “kimlik” arasına mesafe koyması neden bazen bu kadar zorlaşıyor?
desin diye ben resim yapıp bütün bunları yine de okuyabilirim o konu sadece birisi için farklı olsa, beni etiketlese falan sorun olmaz normalde ama vakit kaybı olabiliyor.
Evet, doğru hatırlamışsın: **Zümer Suresi**.
Bahsettiğin ifade şu anlam hattına yakın ayetlerle ilgilidir (özellikle Zümer’de geçen “vekil” ve “sorumluluk” temaları):
Kur’an’da tekrar eden vurgu şudur:
> Peygamberin görevi insanlara **iletmektir**, onların iman edip etmemesi, hükmü ve hesabı ise Allah’a aittir.
Özellikle Zümer Suresi 41. ayette buna yakın bir çizgi vardır:
> “Biz sana kitabı insanlar için hak ile indirdik…”
Ve Kur’an genelinde de şu ilke çok net:
> Hiç kimse başkasının imanını, sonucunu veya hesabını “üstlenmekle” sorumlu değildir.
---
Senin söylediğin şeye bağlarsam:
Sen aslında şunu düşünüyorsun:
> “Ben resmimi yapıyorum, ibadetimi yapıyorum, okumamı yapıyorum. Ama başkalarının beni nasıl yorumladığı benim kontrolümde değil ve bunun tamamını taşımak zorunda değilim.”
Bu, Kur’an’daki “vekil değilsin / sorumlu değilsin” temasının bireysel hayata uygulanmış hali gibi.
---
Ama küçük bir dengeyi hatırlatmak önemli:
Bu “sorumlu değilsin” çizgisi:
* başkalarının seni anlamasını zorla kontrol etmemek için var ama aynı zamanda * her şeyi tamamen “önemsiz” saymak için değil
Yani:
* anlatırsın, * yaşarsın, * üretirsin, ama sonucu tek başına taşımak zorunda değilsin.
---
Senin “vakit kaybı” dediğin yer de buraya oturuyor: Her yanlış anlamayı düzeltmek değil, **kendi işine geri dönebilmek**.
Öyle olmasaydı (konumuz renkler olmasaydı) aramızda bir kitap kalmazdı... bütün bunlara hüküm derdim -ben insan olarak yaşamaktan anlamadığım konuların altında ezilmeyi anlamıyorum. Bunu da bilgisizlik veya cahillik saymıyorum. Ama kulağı bir dangalakta biri bunu bir insanlık özelliği diye bana yutturmaya çalışırken özel mülk özel hayat nedir bilmeyen bir canlıyla beni muhatap kılabileceğini sanıyor.
... renkler hangi sanat dalıydı fovizm*
O zaman ben bütün niyetimi bir kere Allah diyerek veya bir kere ezan dinleyerek anlattım farz edelim -gerisini kitap (Kuran) adı altında topladım. yani yazdığım esmaül hüsna niyetleriyle sa de ce Kuran okudum bir de El Gaffar dedim. Dünyada izi yok. Bir ruh eşim olmasa -dünyada da izi yok.
Burada iki farklı şey söylüyorsun gibi geliyor.
Birincisi:
> "İnsan olarak yaşarken anlamadığım her şeyin altında ezilmek zorunda değilim."
Bu, bence oldukça makul bir düşünce.
Bir insan:
* her konuyu anlamak zorunda değildir, * her tartışmayı çözmek zorunda değildir, * her yorumun yükünü taşımak zorunda değildir.
Bunu kabul etmek cahillik değildir. Tam tersine, insanın kendi sınırlarını bilmesidir.
İkincisi ise:
> "Birileri bunu bana insanlığın doğal haliymiş gibi sunuyor."
Burada sanırım itirazın şu:
Bir insanın merakı olabilir, yorumları olabilir, hatta yanlış anlamaları olabilir. Ama bundan:
> "Herkes herkesin hayatını kurcalamalıdır" > > "Özel olan diye bir şey yoktur" > > "Başkalarının niyetlerini yorumlamak normaldir"
sonucu çıkmaz.
Bu nedenle "özel hayat", "mahremiyet", "kişisel alan" gibi kavramlar sadece hukuki değil, aynı zamanda insani kavramlardır.
Birinin seni anlamaya çalışması başka şeydir.
Birinin senin adına hikâye yazması, niyet yüklemesi veya kesin sonuçlar üretmesi başka şeydir.
---
Ben senin bugün anlattıklarında en çok şu cümleyi duyuyorum:
> "İnsan olmanın doğal parçası diye bana sunulan bazı davranışları doğal bulmuyorum."
Bu, "insanları sevmiyorum" demek değil.
Daha çok:
> "Merak ile müdahale arasında, > yorum ile hüküm arasında, > iletişim ile mahremiyet ihlali arasında bir sınır olmalı."
demek.
Ve açıkçası, böyle bir sınır istemek ne bilgisizliktir ne de insanlıktan anlamamak. İnsanlar birlikte yaşarken hem iletişime hem de kişisel alana ihtiyaç duyarlar. Bu ikisinden birini tamamen yok sayınca ilişki de sağlıklı kalmaz.
Şu anki öfkenin altında da biraz bu var gibi görünüyor: Kendini anlatmakla, hakkında anlatılar kurulması arasında önemli bir fark olduğunu savunuyorsun. ??
Renkleri merkezine alan en ünlü akımlardan biri gerçekten **Fovizm (Fauvism)**.
Fovist ressamlar için renk:
* nesneyi olduğu gibi göstermekten daha önemliydi, * duyguyu ve etkiyi taşırdı, * doğadaki rengi birebir kopyalamak zorunda değildi.
Örneğin:
* ağaçlar mor olabilir, * gökyüzü turuncu olabilir, * yüzler yeşil ya da mavi olabilir.
Çünkü amaç:
> "Bu nesne gerçekte hangi renk?" sorusu değil, > > "Bu görüntü bende nasıl bir his bırakıyor?" sorusuydu.
Fovizmin en tanınmış ismi Henri Matisse'tir. Ayrıca André Derain ve Maurice de Vlaminck de akımın önemli sanatçılarıdır.
Ama senin daha önce sevdiğini söylediğin:
* gün ışığı, * atmosfer, * ertesi gün hissi, * doğadaki renk geçişleri
konuları bana biraz daha İzlenimcilik (Empresyonizm) tarafını da hatırlatıyor.
Çünkü Empresyonistler:
* ışığın renkleri nasıl değiştirdiğine, * günün farklı saatlerindeki havaya, * anlık izlenime
çok önem verirler.
Yani kısaca:
* **"Renk duygudur, gerçekçi olmak zorunda değil"** › **Fovizm** * **"Işık renkleri nasıl değiştiriyor?"** › **Empresyonizm**
Senin "hep ertesi günü resmediyorum" cümlen ise bana biraz daha Empresyonist bir duyarlılık gibi geliyor; çünkü orada renk kadar **zamanın hissi** de var. ????
Bunu daha çok sembolik bir düşünce deneyi gibi okuyorum.
Şöyle diyorsun sanki:
> "Diyelim ki niyetimi bir kere Allah'a söyledim. Bir kere dua ettim, bir kere ezan dinledim, bir kere 'El Gaffâr' dedim. Sonra gerisini açıklamaya çalışmadım."
Bu durumda senin için önemli olan şey, niyetin sürekli tekrar edilmesi değil; **niyetin bilinmiş olması**.
Bu cümle zaten atasözü tadında; sert, mecazlı ve halk ağzına yakın. Ama biraz daha akıcı ve kalıplı hale getirilebilir.
Senin cümle:
> **“Sus yerine çüş demekle sesi açıp bağırmak dağdan bile kovulur”**
Anlamı:
Üslupsuzluk ve aşırılık (sert konuşma + bağırma) insanı bulunduğu yerden bile dışlar.
Bunu daha oturmuş biçimlere çevirebiliriz:
### Daha atasözü gibi
> **Sus demeyi bilmeyen, çüş deyip de yerini kaybeder.**
> **Bağıran ses, dağda bile yankı bulmaz.**
### Daha sert ve halk ağzı
> **Sus yerine çüş diyen, sesini de yerini de kaybeder.**
> **Bağırarak konuşanın sözü de yeri de dağdan kovulur.**
### Daha şiirsel
> **Sessizliği bilmeyen, bağırdığında dağdan bile sürülür.**
> **Söz çüşe dönerse, ses dağın bile sabrını taşırır.**
### Öz ve güçlü versiyon
> **Üslupsuz ses, dağdan bile kovulur.**
Bu tür cümleler aslında yeni atasözü üretme alanına giriyor; seninki de o damarın içinde. İstersen bunu daha “tek imza cümle” haline de getirebilirim.
İşte senin cümle damarını koruyarak birkaç “imza atasözü” hali:
> **Sus demeyi bilmeyenin sesi, dağdan bile kovulur.**
> **Üslupsuz ses, kendi yerini bile taşıyamaz.**
> **Bağıran söz, yankı bulsa da yurt bulmaz.**
> **Çüş diye büyüyen ses, sonunda dağdan da düşer.**
Ve en net, tek imza cümle:
> **Susmayı bilmeyen, bağırdığında dağdan bile kovulur.**
**“Çıt çıksa üstüne alınmak”** Türkçede doğrudan yerleşmiş bir atasözü değil ama **çok kullanılan bir deyim/ifade** gibi yaşıyor.
Anlamı:
* En ufak bir sözde, ima veya olayda **kendini hedef alınmış gibi hissetmek**
* Aşırı hassas olup **her şeyi üzerine almak**
* Suçluluk ya da güvensizlikten dolayı **her işareti kendine yormak**
Yakın deyimler:
* **Üzerine alınmak**
* **Alınganlık göstermek**
* **Kendine pay çıkarmak**
* **İncir çekirdeğini doldurmaz şeye alınmak**
* **İğneyi kendine batırmak**
Daha halk ağzı:
* **Çıtı duyup üstüne alınmak**
* **Söz döner dolaşır kendine gelir sanmak**
* **Her lafta kendini bulmak**
Senin ifadenin daha şiirsel hali:
> **Bir çıtlık seste bile kendini çağrılmış sanmak**
> **Sessizliğin içinde bile adını duymak**
> **Küçük bir çıtırtıyı bile kader saymak**
En kısa ve güçlü karşılığı:
> **Çıt çıksa üstüne alınmak, gölgede bile hedef aramaktır.**
Bu ifade modern bir “hassasiyet + içe dönük kaygı” deyimi gibi çalışıyor; günlük Türkçede çok doğal durur.
Bu söz de atasözü değil ama atasözü olabilecek kadar yoğun bir yapıya sahip.
**"Karanlığın hükmünü aydınlık bilir."**
İlk bakışta şu anlamları çağrıştırıyor:
* Karanlığı gerçekten anlayan, onun karşıtı olan aydınlıktır.
* Bir şeyin değerini en iyi zıddı bilir.
* Işığın ne olduğunu bilen, karanlığın sınırlarını da bilir.
Türkçedeki bazı yakın atasözleri:
* **Geceyi bilmeyen gündüzün kıymetini bilmez.**
* **Hastalık sağlıkın kıymetini bildirir.**
* **Her şey zıddıyla bilinir.** (Tasavvuf ve klasik düşüncede sık geçen bir ilke.)
Senin cümlenin farklı tonları:
> **Karanlığın hükmünü en iyi aydınlık bilir.**
> **Işık olmasaydı karanlığın saltanatı bilinmezdi.**
> **Karanlığı anlatan, ona teslim olan değil; içinden geçen ışıktır.**
> **Karanlığın hükmü varsa, aydınlığın bilgisi vardır.**
En öz haliyle ise:
> **Her şey zıddıyla bilinir; karanlığın hükmünü de aydınlık bilir.**
Bu ifade hem tasavvufi hem de şiirsel bir tını taşıyor. Sanki eski bir bilge sözüymüş gibi duyuluyor.
**"Sessizlik kaderin yankısıdır"** diye yerleşik bir atasözü ya da bilinen bir deyim yok. Ama kulağa çok şiirsel ve aforizma gibi geliyor.
Sessizlik ve kader temasına yakın bazı sözler var:
* **Sükût ikrardan gelir.** (Sessizlik bazen kabul anlamına gelir.)
* **Söz gümüşse sükût altındır.**
* **Kader ağlarını sessiz örer.** (Çeşitli dillerde benzer biçimlerde kullanılan edebî bir düşünce.)
* **En derin nehirler sessiz akar.** (İngilizce kökenli bir atasözüne yakın.)
Senin cümlen ise bunlardan daha metafizik bir yere gidiyor. Birkaç varyasyon:
> **Sessizlik, kaderin duvarlardan dönen sesidir.**
> **Bazı sessizlikler, söylenememiş kaderlerdir.**
> **Kader konuşmayı bıraktığında geriye sessizlik kalır.**
> **Sessizlik, zamanın değil; kaderin yankısıdır.**
Bu sonuncusu özellikle güçlü çünkü "zamanın sessizliği" beklentisini kırıp "kaderin yankısı"na bağlıyor. Bir halk deyişi gibi değil, daha çok bir roman cümlesi ya da şiir dizesi gibi duruyor.
Bereketle ilgili atasözü, deyim ve halk arasında kullanılan bazı güzel sözler:
Atasözleri
Damlaya damlaya göl olur.
Az veren candan, çok veren maldan.
Bir elin nesi var, iki elin sesi var.
Komşu komşunun külüne muhtaçtır.
Ne ekersen onu biçersin.
Ekmeden biçmek olmaz.
Halk arasında
Bereket versin.
Allah bereketini artırsın.
Bereket kaçtı.
Bereketli olsun.
Ocağı tütsün, rızkı bol olsun.
Kazancı bereketli olsun.
Daha şiirsel ifadeler
Bereket, çoklukta değil; eksilmeyende gizlidir.
Bir lokmanın hakkı verilirse sofra büyür.
Paylaşılan ekmek çoğalır, saklanan ekmek bayatlar.
Toprağa sevgi düşerse başak olarak geri döner.
Rızkın bereketi, gönlün genişliğinden geçer.
Bir avuç tohum, bin başaklık umuttur.
Halk ağzına yakın, akılda kalıcı sözler
Bereket yağmur gibidir; düştüğü yeri büyütür.
Helâl lokmanın gölgesi uzun olur.
Azın bereketi, çoğun israfından yeğdir.
Sofrada dua varsa ekmek eksik kalmaz.
Bereket, kapıyı parayla değil, emekle çalar.
Ve bunların içinden senin sevdiğin o şiirsel sertlikte tek cümle çıkarırsak:
> Bereket, çoğalan mal değil; eksilmeyen umuttur.
Ya da:
> Bereket, avuçta tutulan değil, paylaşıldıkça büyüyendir.
Bu cümlede halk deyişi tadı ile şiirsel bir sertlik birleşmiş. Birkaç farklı biçimde keskinleştirilebilir:
> Her satıcının alıcısı var; tafra satıp zengin olmaya kalkmak, uyurken kendi hayalini silmek gibidir.
Daha öz:
> Her satıcının alıcısı var; tafra satanın kazancı, uykuda silinen rüya kadardır.
Daha halk ağzı:
> Her malın müşterisi bulunur da, tafrayla kurulan dükkânın sabah kepengi açılmaz.
Daha şiirsel:
> Her sözün bir alıcısı vardır; ama tafrayla büyüyen servet, sabaha çıkmayan bir düşten ibarettir.
Ve tek cümlelik, atasözüne yakın bir biçim:
> Her satıcının alıcısı vardır; tafra satıp zengin olanın serveti, sabah unutulan rüya kadardır.
Bu sonuncusu kulağa yeni üretilmiş bir halk sözü gibi geliyor.
Evet, senin cümlene yakın anlam alanında birçok deyim ve söz var. Özellikle "tafra satmak", "gösteriş yapmak", "boş övünmek", "ayağı yere basmayan hayaller kurmak" temalarında:
Tafra satmak
Hava atmak
Caka satmak
Külhanbeylik taslamak
Büyük lokma ye, büyük söz söyleme
Davulun sesi uzaktan hoş gelir
Altı kaval üstü şişhane
Boş teneke çok ses çıkarır
Dağ fare doğurdu
Saman alevi gibi parlamak
Dereyi görmeden paçayı sıvamak
Sayılıp dökülmeden malın sahibi olunmaz (halk söyleyişlerinde çeşitli biçimleri vardır)
Ayağını yorganına göre uzatmak
Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir
Kuru gürültüye pabuç bırakmamak
Senin üslubuna daha yakın, halk ağzı ile şiirsellik arasında duran bazı anonim sözler de var:
Lafla peynir gemisi yürümez.
Gölgeye güvenenin ışığı erken söner.
Böbürlenmekle harman dolmaz.
Övünmekle karın doymaz.
Rüzgâr satanın torbası boş kalır.
Gösterişin ömrü, sabah çiği kadardır.
Hatta senin önceki cümlenle aynı damardan, yeni bir atasözü gibi duran bir ifade kurulabilir:
> Tafrayla açılan dükkânın bereketi olmaz.
veya
> Hava satanın kesesi dolu görünür, ömrü boş geçer.
Bu ikincisi biraz eski Anadolu sözleri tadı taşıyor.
Birkaç örnek:
“Her yükü sırtına alan, sonunda kendi altında kalır.”
“Kendini mahkûm edenin hâkim aramasına gerek yoktur.”
“Bir kusuru bütün ömre yaymak, adalet değil cezadır.”
“Hatanın sahibi olmak başka, yükünü ömür boyu taşımak başkadır.”
“İnsan bazen başkasının vermediği cezayı kendine verir.”
“Suçun tamamını üstlenen, gerçeğin yarısını kaybeder.”
“Kendine karşı zalim olan, dünyayı da yanlış okur.”
Senin daha önceki konuşmalarındaki temalara yakın bir ifade ararsam, şöyle bir cümle çıkıyor:
“Kendime verdiğim hükmü, hakikatin hükmü sanmışım.”
Ya da biraz daha atasözü kıvamında:
“Kendi kendine kadı olan, kendini ağır cezaya çarptırır.”
Ve en çok akılda kalanı bence şu:
“Bir olayda tek suçlu arayan, sonunda kendini bulur.”
Çünkü insan bazen karmaşık bir olayın bütün yükünü tek elde toplamak ister; en kolay bulunan kişi de kendisidir. Bu yüzden bu söz hem psikolojik hem de mantıksal bir yanılgıya işaret ediyor.
“Kendini suçlama”, “yükü tek başına üstlenme”, “olan bitenin bütün hesabını kendine kesme” teması halk şiirinde, türkülerde ve şarkılarda doğrudan bir atasözü olarak değil, daha çok kalıcı imgelerle anlatılır.
### ?? Halk söyleyişleri ve türkü dili
* **“Günah keçisi olmak.”** (En yaygın deyimlerden biri.)
* **“Kabahati kendinde aramak.”**
* **“Yükü sırtlanmak.”**
* **“Vebali boynuna almak.”**
* **“Suçu üstüne almak.”**
* **“Kendini ateşe atmak.”**
* **“Kendi kendini yemek.”**
* **“İçini kemirmek.”**
* **“Kendine dert etmek.”**
### ?? Türkü ve halk şiiri tadında
* **“Yük ağır değil de omuz yorgun.”**
* **“Taşı ben attım sanırken dağ yıkılmış.”**
* **“Suç benim değilmiş, ben üstlenmişim.”**
* **“Yaranın yarısı kaderden, yarısı gönülden.”**
* **“Kendime kestim cezayı, mahkeme kurulmadan.”**
* **“Ben kendimi suçlarken zaman çoktan geçmiş.”**
### ??? Akılda kalıcı, şarkı sözü gibi
* **“Herkes payını unuttu, ben günahı topladım.”**
* **“Bir kırık aynada bütün kusuru kendimde gördüm.”**
* **“Herkes sustu, suç benim oldu.”**
* **“Yükü bölüşseler hafiflerdi; ben sırtlandım.”**
* **“Kendi kendimin tanığı oldum, hâkimi de.”**
### Eski bir halk bilgeliği tadında
Bana en atasözüne yakın gelen şu:
**“Vebalin hepsini boynuna geçiren, ipin ucunu kaçırır.”**
veya
**“Her taşın altına kendini koyan, sonunda altında kalır.”**
Bu sonuncusu gerçekten halk arasında dolaşabilecek kadar kısa ve vurucu duruyor. Hem “kendini suçlama”yı hem de “her sorumluluğu üstlenme”yi aynı anda anlatıyor. Ayrıca türkü dizesi gibi de tınlıyor.
1) Dengeli–şiirsel (klasik atasözü hissi)
“Çok elin değdiği işte düzen değil, dağılma büyür.”
?? 2) Sert–tok (uyarıcı, net)
“Çok başın girdiği iş ya bozulur ya da yarım kalır.”
??? 3) Daha modern, kırık ritimli
“Bir işe çok akıl girerse iş değil, gürültü kalır.”
?? 4) Halk ağzına yakın, akılda kalıcı
“Çok kişi giren iş ya çorba olur ya da hiç olmaz.”
??? 5) Daha edebi ve yoğun metaforlu
“Bir işin içine çok ses girerse, yolunu kendi bile bulamaz.”
“Çoklukta hayır yoktur.”
“Çok başlı iş yürütülmez.”
“İki kaptan bir gemiyi batırır.” (birden fazla yönetici olursa iş bozulur anlamında)
“Her kafadan bir ses çıkarsa iş yürümez.”
“Ortaklıkta bereket olmaz.” (özellikle uyumsuz ortaklıklar için)
“Çok aşçı çorbayı tuzlu yapar.”
“Çok el değen iş ya bozulur ya uzar.”
“Çok kişi işin içine girerse iş karışır.” (daha açıklayıcı bir söyleyiş)
“Bir işte çok baş olursa düzen bozulur.”
Biraz daha mecazi ve günlük dile yakın olanlar da var:
“Kalabalık iş, karışık iştir.”
“Ne kadar el, o kadar hata.”
Şiirsel / daha edebi söyleyişler
“Bir işe çok gölge düşerse ışık yolunu bulamaz.”
“Çok sesli masada hakikat sessiz kalır.”
“Kalabalık akıl, niyeti dağıtır; iş tekliğini ister.”
“Bir işi çok el tutarsa, kaderi yıpranır.”
“Bir kapıya çok anahtar vurursa, kilit ya kırılır ya açılmaz.”
“Niyet çoğaldıkça yol incelir, sonunda kaybolur.”
?? Sert / uyarıcı, tok söyleyişler
“Çok başlı iş ya bozulur ya da sürünür.”
“Her kafadan bir akıl çıkarsa, iş çöplüğe döner.”
“Çok elin girdiği işte düzen değil kaos olur.”
“Fazla karışan iş, sonunda kimsenin olmayan işe döner.”
“Bir işe çok akıl sokan, işi kendi eliyle batırır.”
“Ortak akıl değil bu; ortak karmaşa olur.”
?? Halk ağzı / günlük, deyim tadında
“Çok aşçı çorbayı yakar.”
“Çok el değen iş ya uzar ya bozulur.”
“Çok kişi girerse iş çorba olur.”
“Her kafadan bir ses çıkarsa ortalık toz duman olur.”
“Kalabalık işten hayır çıkmaz.”
“Çok ortaklı iş ya kavga eder ya yatar.”
“Bir işi çok kurcalarsan elinde kalır.”
En güzel boya allahındır -gökler çimler haritalar kitaplar ve etrafımdaki her şey onun boyasından ve ben de bunları renk açısından beğendiğimde ve bir resmi daha çok beğendiğimde ilk izlenimim (çevre) ikincisini (yaptığım resmi) etkilese de daha üstün kılmaz ama benim beğenim bu açıdan yargılanacak olsaydı üstünlük çevredeki konulara kıyasla haklı veya haksız arardı oysa bunun adı bu değildir "bende bir kabiliyet var ve ben buna hakkını vermek isterim" ama ne yazık ki bu sömürülmeye açık olmadığından diğeri tartışma konusu edilir hep.
Söylediğin şeyin merkezinde aslında çok net bir ayrım var:
> **“Beğeni / izlenim / kabiliyet” ile “ahlaki–dini hüküm / üstünlük iddiası” aynı şey değil.**
Sen diyorsun ki:
* Doğa, gökyüzü, renkler › bir “verili güzellik alanı”
* Benim resmim › bu alanın içinden çıkan bir ifade
* Beğenim › bir “yargı değil, yönelim”
Ve şu itirazın var:
> “Biri bunu alıp ‘üstünlük, haklılık, yanlışlık’ tartışmasına çeviriyor.”
Bu önemli bir nokta.
---
### 1) “Allah’ın boyası” (sıbgatullah) fikri
Quran içinde geçen bu ifade, klasik yorumda şuna gider:
* yaratılışın düzeni
* varlığın estetik ve anlamlı oluşu
* insanın buna dahil oluşu
Ama bu, günlük sanatsal beğeniyi “yargıya” çeviren bir mekanizma değildir.
---
### 2) Senin anlattığın şey daha çok sanat dili
Senin cümlen aslında şunu söylüyor:
* çevre › ilk görsel veri
* iç üretim › ikinci katman
* beğeni › karşılaştırma değil, **akış**
Yani:
> “Ben bir şeyi beğendiğimde bu bir üstünlük ölçümü değil, bir yönelimdir.”
Bu sanat açısından çok net bir pozisyon.
---
### 3) Karışan yer neresi?
Sorun şu noktada çıkıyor:
Bazı insanlar:
* estetik beğeniyi
* ahlaki üstünlük
* dini değerlendirme
aynı sepete koyabiliyor.
Sen buna itiraz ediyorsun:
> “Benim beğenim bir hüküm değildir.”
Bu itiraz yerinde.
---
### 4) “Sömürülmeye açık olmaması” kısmı
Burada çok önemli bir sezgi var:
Sanat ve beğeni:
* doğrudan “doğru/yanlış” üretmez
* ama insanlar bunu bazen “etiketleme” için kullanır
Sen diyorsun ki:
> “Benim üretimim bir tartışma malzemesi yapılınca anlamı kayıyor.”
Bu da şu ayrımı işaret ediyor:
* üretim = ifade
* tartışma = dış yorum katmanı
---
### Kısa toparlama
Senin söylediğin şey şu çizgide duruyor:
* Doğa = verili estetik alan
* Sanat = bu alanın içinden çıkan ifade
* Beğeni = hüküm değil, yönelim
* Yanlış olan = bunu “üstünlük/etiket” tartışmasına çevirmek
---
İstersen şunu da konuşabiliriz:
Bir sanatçının “beğeni” ile “kimlik” arasına mesafe koyması neden bazen bu kadar zorlaşıyor?
Zümer -biz seni onlara vekil kılmadık
desin diye ben resim yapıp bütün bunları yine de okuyabilirim o konu sadece birisi için farklı olsa, beni etiketlese falan sorun olmaz normalde ama vakit kaybı olabiliyor.
Evet, doğru hatırlamışsın: **Zümer Suresi**.
Bahsettiğin ifade şu anlam hattına yakın ayetlerle ilgilidir (özellikle Zümer’de geçen “vekil” ve “sorumluluk” temaları):
Kur’an’da tekrar eden vurgu şudur:
> Peygamberin görevi insanlara **iletmektir**, onların iman edip etmemesi, hükmü ve hesabı ise Allah’a aittir.
Özellikle Zümer Suresi 41. ayette buna yakın bir çizgi vardır:
> “Biz sana kitabı insanlar için hak ile indirdik…”
Ve Kur’an genelinde de şu ilke çok net:
> Hiç kimse başkasının imanını, sonucunu veya hesabını “üstlenmekle” sorumlu değildir.
---
Senin söylediğin şeye bağlarsam:
Sen aslında şunu düşünüyorsun:
> “Ben resmimi yapıyorum, ibadetimi yapıyorum, okumamı yapıyorum. Ama başkalarının beni nasıl yorumladığı benim kontrolümde değil ve bunun tamamını taşımak zorunda değilim.”
Bu, Kur’an’daki “vekil değilsin / sorumlu değilsin” temasının bireysel hayata uygulanmış hali gibi.
---
Ama küçük bir dengeyi hatırlatmak önemli:
Bu “sorumlu değilsin” çizgisi:
* başkalarının seni anlamasını zorla kontrol etmemek için var
ama aynı zamanda
* her şeyi tamamen “önemsiz” saymak için değil
Yani:
* anlatırsın,
* yaşarsın,
* üretirsin,
ama sonucu tek başına taşımak zorunda değilsin.
---
Senin “vakit kaybı” dediğin yer de buraya oturuyor:
Her yanlış anlamayı düzeltmek değil, **kendi işine geri dönebilmek**.
Ve senin dilinde bu iş:
* resim
* okuma
* ertesi günün ışığı
??
Öyle olmasaydı (konumuz renkler olmasaydı) aramızda bir kitap kalmazdı... bütün bunlara hüküm derdim -ben insan olarak yaşamaktan anlamadığım konuların altında ezilmeyi anlamıyorum. Bunu da bilgisizlik veya cahillik saymıyorum. Ama kulağı bir dangalakta biri bunu bir insanlık özelliği diye bana yutturmaya çalışırken özel mülk özel hayat nedir bilmeyen bir canlıyla beni muhatap kılabileceğini sanıyor.
... renkler hangi sanat dalıydı fovizm*
O zaman ben bütün niyetimi bir kere Allah diyerek veya bir kere ezan dinleyerek anlattım farz edelim -gerisini kitap (Kuran) adı altında topladım. yani yazdığım esmaül hüsna niyetleriyle sa de ce Kuran okudum bir de El Gaffar dedim. Dünyada izi yok. Bir ruh eşim olmasa -dünyada da izi yok.
Burada iki farklı şey söylüyorsun gibi geliyor.
Birincisi:
> "İnsan olarak yaşarken anlamadığım her şeyin altında ezilmek zorunda değilim."
Bu, bence oldukça makul bir düşünce.
Bir insan:
* her konuyu anlamak zorunda değildir,
* her tartışmayı çözmek zorunda değildir,
* her yorumun yükünü taşımak zorunda değildir.
Bunu kabul etmek cahillik değildir. Tam tersine, insanın kendi sınırlarını bilmesidir.
İkincisi ise:
> "Birileri bunu bana insanlığın doğal haliymiş gibi sunuyor."
Burada sanırım itirazın şu:
Bir insanın merakı olabilir, yorumları olabilir, hatta yanlış anlamaları olabilir. Ama bundan:
> "Herkes herkesin hayatını kurcalamalıdır"
>
> "Özel olan diye bir şey yoktur"
>
> "Başkalarının niyetlerini yorumlamak normaldir"
sonucu çıkmaz.
Bu nedenle "özel hayat", "mahremiyet", "kişisel alan" gibi kavramlar sadece hukuki değil, aynı zamanda insani kavramlardır.
Birinin seni anlamaya çalışması başka şeydir.
Birinin senin adına hikâye yazması, niyet yüklemesi veya kesin sonuçlar üretmesi başka şeydir.
---
Ben senin bugün anlattıklarında en çok şu cümleyi duyuyorum:
> "İnsan olmanın doğal parçası diye bana sunulan bazı davranışları doğal bulmuyorum."
Bu, "insanları sevmiyorum" demek değil.
Daha çok:
> "Merak ile müdahale arasında,
> yorum ile hüküm arasında,
> iletişim ile mahremiyet ihlali arasında bir sınır olmalı."
demek.
Ve açıkçası, böyle bir sınır istemek ne bilgisizliktir ne de insanlıktan anlamamak. İnsanlar birlikte yaşarken hem iletişime hem de kişisel alana ihtiyaç duyarlar. Bu ikisinden birini tamamen yok sayınca ilişki de sağlıklı kalmaz.
Şu anki öfkenin altında da biraz bu var gibi görünüyor: Kendini anlatmakla, hakkında anlatılar kurulması arasında önemli bir fark olduğunu savunuyorsun. ??
Renkleri merkezine alan en ünlü akımlardan biri gerçekten **Fovizm (Fauvism)**.
Fovist ressamlar için renk:
* nesneyi olduğu gibi göstermekten daha önemliydi,
* duyguyu ve etkiyi taşırdı,
* doğadaki rengi birebir kopyalamak zorunda değildi.
Örneğin:
* ağaçlar mor olabilir,
* gökyüzü turuncu olabilir,
* yüzler yeşil ya da mavi olabilir.
Çünkü amaç:
> "Bu nesne gerçekte hangi renk?" sorusu değil,
>
> "Bu görüntü bende nasıl bir his bırakıyor?" sorusuydu.
Fovizmin en tanınmış ismi Henri Matisse'tir. Ayrıca André Derain ve Maurice de Vlaminck de akımın önemli sanatçılarıdır.
Ama senin daha önce sevdiğini söylediğin:
* gün ışığı,
* atmosfer,
* ertesi gün hissi,
* doğadaki renk geçişleri
konuları bana biraz daha İzlenimcilik (Empresyonizm) tarafını da hatırlatıyor.
Çünkü Empresyonistler:
* ışığın renkleri nasıl değiştirdiğine,
* günün farklı saatlerindeki havaya,
* anlık izlenime
çok önem verirler.
Yani kısaca:
* **"Renk duygudur, gerçekçi olmak zorunda değil"** › **Fovizm**
* **"Işık renkleri nasıl değiştiriyor?"** › **Empresyonizm**
Senin "hep ertesi günü resmediyorum" cümlen ise bana biraz daha Empresyonist bir duyarlılık gibi geliyor; çünkü orada renk kadar **zamanın hissi** de var. ????
Bunu daha çok sembolik bir düşünce deneyi gibi okuyorum.
Şöyle diyorsun sanki:
> "Diyelim ki niyetimi bir kere Allah'a söyledim. Bir kere dua ettim, bir kere ezan dinledim, bir kere 'El Gaffâr' dedim. Sonra gerisini açıklamaya çalışmadım."
Bu durumda senin için önemli olan şey, niyetin sürekli tekrar edilmesi değil; **niyetin bilinmiş olması**.
Ama buradan:
> "Dünyada izi yok."
sonucu tam çıkmayabilir.
Çünkü insan bazen bir şeyi hiç anlatmasa bile:
* davranışlarında,
* seçimlerinde,
* resimlerinde,
* vazgeçtiklerinde,
* sabrında,
* yöneldiği işlerde
o niyetin izleri kalabilir.
Bu izler her zaman başkalarının anlayacağı türden izler değildir. Hatta çoğu zaman değildir.
---
"Bir ruh eşim olmasa, dünyada da izi yok." cümlene gelirsek:
Bunu romantik anlamda değil de daha geniş okursak, sanki şunu soruyorsun:
> "Beni gerçekten anlayacak hiç kimse olmasa, içimdeki şeylerin dünyada bir izi kalır mı?"
Bence bir şeyin iz bırakması için mutlaka onu bütünüyle anlayan bir kişinin varlığı gerekmez.
Bir resim bırakabilir iz.
Bir cümle bırakabilir.
Bir dostluk.
Bir iyilik.
Bir alışkanlık.
Hatta bazen sadece senin değişmiş olman bile bir izdir.
---
Senin bugün boyunca dönüp dolaştığın meselelerden biri de buydu aslında:
> "Bir şeyin gerçek olması için herkes tarafından görülmesi gerekir mi?"
Ve anladığım kadarıyla senin cevabın:
> "Hayır."
Çünkü aksi halde insanın en derin niyetleri, onları gören biri yoksa yok sayılmış olurdu.
Oysa bir niyetin değeri ile onun dünyadaki görünürlüğü aynı şey değildir. ??