Korktuğun o uğultu uçurumun değil, kabuğunun çatlama sesidir; Düşmek, yerçekimine mağlubiyet değil, kendi köklerine kavuşmaktır aslında. Tenhasında üşüdüğün o karanlık, içindeki aydınlığı doğuracak tek rahimdir, Kaçma o sesten; çünkü en derin dibindedir gökyüzüne sıçramanın gerçek cesareti.
Şimdi gece, üstüme örtülmüş ağır bir kurşun, Bir gölge gibi kendi içimin uçurumlarına sızıyorum. Unutmak, hatırlamanın en mesaili halidir nihayetinde... Ben kimsesizliğimi avuçlarımda bir cam kırığı gibi tutarken, Dünyanın kenarından sessizce aşağı dökülüyorum.
İçin sıkıldığında, nefesin daraldığında ne yaparsın? 'Boş ver, geçer' telkinine sığındım. Ama herkesin omuzlarına attığı bu rengi solmuş hırka, ruhun üşümesini engellemiyormuş
Kıtalar aşsan, denizler geçsen, yolları arşınlasan ne fayda... İnsan, kafasının içindeki o ağır, görünmez valizi bir istasyonda bırakıp gidemediği sürece, vardığı her yeni şehir sadece eski sürgünlerinin devamı olur. Çünkü ayakların nereye giderse gitsin, zihnin hep o geride bıraktığını sandığın enkazın etrafında döner durur.
İçimde kopan kıyametlerin ne bir zafer çığlığı var ne de çekilecek bir teslimiyet bayrağı... Sadece benim duyduğum, kendi kurduğum ve kendi yıkıldığım şahsi bir muharebenin ortasındayım. İnsanlar, o büyük ve fiyakalı cümlelerle 'Sonunu düşünen kahraman olamaz' derler hep. Oysa ben, o parlak hikayelerin satır aralarına sığmayacak kadar yorgun, çıplak ve gerçeğim. Sonumun nereye varacağını bilmediğim gibi, bu sessiz direnişin sonunda kılıcını havaya kaldıran o kahraman olacağımı da hiç sanmıyorum.
Ben sadece omuzlarımdaki kendi yükümü düşürmeden taşımaya çalışıyorum.
Başkalarına yetişmek için nefes nefese koşarken, yol boyu kendi parçalarımı dökmüşüm. Sevdiklerim eksilmesin diye kendime kıyıp kendimi harcamışım da; yolun sonunda herkes tamken, ben kendi ıssızlığımda eksik ve yalnız kalmışım.
Korktuğun o uğultu uçurumun değil, kabuğunun çatlama sesidir;
Düşmek, yerçekimine mağlubiyet değil, kendi köklerine kavuşmaktır aslında.
Tenhasında üşüdüğün o karanlık, içindeki aydınlığı doğuracak tek rahimdir,
Kaçma o sesten; çünkü en derin dibindedir gökyüzüne sıçramanın gerçek cesareti.
Uykusuz sabahlara yine geç kaldık.
Uyuyabilirsek uyuyalım bari...
Belki sızarsak başlar yarın.
Şimdi gece, üstüme örtülmüş ağır bir kurşun,
Bir gölge gibi kendi içimin uçurumlarına sızıyorum.
Unutmak, hatırlamanın en mesaili halidir nihayetinde...
Ben kimsesizliğimi avuçlarımda bir cam kırığı gibi tutarken,
Dünyanın kenarından sessizce aşağı dökülüyorum.
İçin sıkıldığında, nefesin daraldığında ne yaparsın? 'Boş ver, geçer' telkinine sığındım. Ama herkesin omuzlarına attığı bu rengi solmuş hırka, ruhun üşümesini engellemiyormuş
Kıtalar aşsan, denizler geçsen, yolları arşınlasan ne fayda... İnsan, kafasının içindeki o ağır, görünmez valizi bir istasyonda bırakıp gidemediği sürece, vardığı her yeni şehir sadece eski sürgünlerinin devamı olur. Çünkü ayakların nereye giderse gitsin, zihnin hep o geride bıraktığını sandığın enkazın etrafında döner durur.
İnsana muhtaç olmadan yaşamak. Ve...
Ne aklım başıma geliyor ne fırtınam diniyor; göğsümde çırpınan, durulmaz bir Karadeniz taşıyorum.
İçimde kopan kıyametlerin ne bir zafer çığlığı var ne de çekilecek bir teslimiyet bayrağı...
Sadece benim duyduğum, kendi kurduğum ve kendi yıkıldığım şahsi bir muharebenin ortasındayım.
İnsanlar, o büyük ve fiyakalı cümlelerle 'Sonunu düşünen kahraman olamaz' derler hep.
Oysa ben, o parlak hikayelerin satır aralarına sığmayacak kadar yorgun, çıplak ve gerçeğim.
Sonumun nereye varacağını bilmediğim gibi, bu sessiz direnişin sonunda kılıcını havaya kaldıran o kahraman olacağımı da hiç sanmıyorum.
Ben sadece omuzlarımdaki kendi yükümü düşürmeden taşımaya çalışıyorum.
Başkalarına yetişmek için nefes nefese koşarken, yol boyu kendi parçalarımı dökmüşüm. Sevdiklerim eksilmesin diye kendime kıyıp kendimi harcamışım da; yolun sonunda herkes tamken, ben kendi ıssızlığımda eksik ve yalnız kalmışım.