Mehmet bey, bu soruya her duyguyu da yaşardım olur. Üzülürdüm o kadar çaba harcamışken başkasının çıkarması kötü olurdu. Bu olasılık her ne kadar düşük olsa da böyle hissederdim. Diğer taraftan insanlığın hizmetine sunulan her şey beni mutlu eder. Buna benzer bir şey yaşadım. ( bir buluşla kıyaslanmaz ama) Ve hala çok üzülüyorum. Yıllar önce babamı kaybettiğim günlerdi. Bit sabah yine onun yatağına bir gül bıraktım ve şu satırları yazdım.
Bakın şöyle; Maalesef Sevgili annem, pehlivan öldükten sonra hiçbir zaman eskisi gibi hayata sarılamadı işini yapamıyor zar zor gidiyordu işine. Verdiği birçok dersi iptal etmiş günün büyük bölümünü evde geçiriyordu. Artık kahvaltıları annem hazırlıyor babamın yokluğunu doldurmaya çalışıyordu artık şarkılar söylemiyordum her sabah yatağına bahçeden bir gül koparıp bırakır ve oraya koyduğum küçük süslü bir defterim vardı her sabah bir söz yazardım. İlk yazdığım söz. “ bugün seni görmeyeli sekiz gün oldu yemeğimi yedim ama şarkı söyleyemiyorum. Aklım ve kalbim arasındaki yol çok uzun çok yorucu.” ( yıllar sonra lise yıllarında aynı söze benzer bir sözü okudum)
“Dünyada hiçbir yol, kalp ile beyin arasındaki kadar uzun değildir.” Selma Lagerlöf
Ve bu sözü ben düşündüm yazdım ama benden önce biraz daha farklı yazılmış bu beni hala üzer. Silmek zorunda kaldığım için.
Hayallerin sınırı yoktur! Bildiğin gibi değil, vatan dediğimiz çatının altında kurak topraklar da bizim… sahil kasabaları da bizim. Ve sana bir şey söyleyim, gerçekten bir şeyleri duyurmak isteyen, duyurur! Görmeyen gerçekten kör müdür? Yoksa bir şeyleri göstermek isteyen mi eksiktir? Önce kendimizden başlamak gerekir sorgulamaya belki de.
İnsan, karakter özelliklerinin bir kısmını doğuştan genetik olarak kazanır. Fakat her şey gibi eşit karakter özelliklerine sahiptir. Biri diğerine göre yaşadığı hayat şartlarına göre daha baskın özellik gösterir. İnsan çevresel faktörlere göre şekillenir. Ve değişken yapıdadır. Bu bir ikincisi de bu değişken yapıya göre; iyilik ve kötülük anlayışı da kişiye göre değişkenlik göstermektedir. Mesele de bunu algılayıp ona göre davranış göstermek sanırım en doğrusu. Böylesi bir uyum halinde olmak yaşadığımız coğrafyayı güzelleştirmeye yeterli olacaktı belki de. Özellikle de yerel yönetimler İnsanların ihtiyaçlarını belirleyip çoğunluğun haz aldığı bir modelde ortak noktaya daha kolay varılırdı gibi… bütün bunların uygulanması; birini diğerinin kölesi yapmadığı gibi karşılıklı anlayışla birbirine uyum sağlamak hayatı daha kolay ve güzel yaşamayı sağlayacaktır. Hatta “elalem putu” denilen algıyı da yıkacaktır. Bu düşünceler her ne kadar Türkiye için ütopik olarak görülse de! Bazı batı toplumlarında başarılı uygulamalar vardır. Aslında; “ her şeyin temelinde;”öz saygı” yatmaktadır. Ve buradan başlayan “diğerine saygı”. Bu da toplumsal eğitimlerle yapılabilecek devlet sosyal politikaları ile uygulamaya konulabilir. Neyse yeter bu kadar:)
“Efendi” kelimesi bana kölenin sahibini çağrıştırmıyor. Aslında anlamı ve karşıladığı şeyler güzel. “Mesela; bir erkeğe efendilik çok yakışıyor” ( kibar, centilmen, iyi eğitim almış, dürüst) yunancadan girmiş türkçeye. Hem onlar Atatürk’ü bilmiyorlar:)) bence de köylü milletin efendisidir.
Bu sizin yazınıza; İnsan, “aklının yettiği kadar kendisinin efendisidir.” Kimi, bedenini akıllara köle eder! Kimileri; “akıllarına” bedenlerini köle eder. İlki başkalarına efendim der. İkincisi kendine efendilik eder. Ata kızı
Genç kızın ruhu adeta süzgeçten geçiyor ve herbir zerresinden şimdiye dek hissedip üstesinden geldiği her şey sanki üzerinden zaman geçmemiş yeni yaşanmışçasına acı veriyordu... sahi ne olmuştu da bu kadar içerlediği şeyler bir anda güncellenmişti beyninde? çocuk sayılacak yaşta Ayşe'nin uğradığı tecavüz maalesef onda travmalar yaratmıştı, söylemeyi başarmış fakat ailesi tarafından ayıplanmış, hor görülmüş, evlendirilmeye kalkışılmış... bunlar ayşede önemli ölçüde güven problemi oluşturmuş güçlü kişiliği sayesinde evden de uzaklaşıp kendisine yeni bir hayat kurmuş olduğundan bu sorunun üstesinden bir nebze de olsa gelmeyi başarmıştı. Ne yazık ki yaşadığı son olayda erdem hocanın ondan önemli bir şeyi saklamış olması normal düşünen bir insandan çok daha dramatik bir hale dönüştürmüş ve bastırdığı olumsuz duyguları gün yüzüne çıkarmıştı. Bu sebepten dolayı Ayşe depresyona girmişti. Ayşe artık okula gidemiyordu ve okulunu dondurdu, zoraki çalışıyor ve bir yandan da tedavi oluyordu. tedavi için terapi ve ilaçlar alan genç kıza patronu çok yardımcı oluyor ona sık sık izinler veriyordu. Ayşe de yoğun bir nefret duygusu uyanmış, annesini bile hatırlamak istemiyor, hatta tüm ailesinden nefret ediyordu. Erdem hoca ise onu sadece uzaktan izleyebiliyor ve kesinlikle yanına yaklaşamıyordu. Genç hoca çaresizlik içinde kıvranıyor ama ona yardım edemiyordu. Bu süreçte sadece; doktoru, patronu, bir de minik Mestan adındaki kedisi vardı... yanına onlardan başka kimseyi yaklaştırmıyordu. Psikoterapi alanında oldukça deneyimli olan doktoru, Ayşe'nin neden bu hale geldiğini bildiği için onu daha kolay tedavi ediyor ve tedavi süreci oldukça çabuk ilerleyip olumlu sonuçlar veriyordu. Ne yazık ki bütün çocuklar ayşe kadar şanslı olamayabiliyor, çünkü, çocuklar konuşamıyor, anlatamıyor. Yıllar sonra bu travmaların yol açtığı sorunlar karşılarına, "panik ataklar, depresyonlar, karşı cinse güvenmeme, eşcinsel olma korkusu, obsesyonlar, ve daha bir çok problem. bunlar çoğunlukla olayın özünde yatan sebep bilinmediği için tedavide başarıya ulaşmak zorlaşır. Neyse ki Ayşe bunu cesaretle söylemişti ve şu an tedavisi de çok güzel sonuçlar veriyordu. Bir yılın sonunda Ayşe okuluna geri döndü. Bu süreçte onun arkasında duran babasından habersizdi Ayşe. kızına bütün bunları yaşattığı için çok pişmandı ve köylerinde okul yaptırıyordu çocuklar için özellikle de kız çocukları için. Ayşe'nin babasının okul yaptırmaya gücü yoktu fakat köyün muhtarıyla konuşup bir hayırsever sayesinde onlara tarlasını hibe edip okul yapmalarına vesile olmuştu. Ayşe tedavisi sonuç vermeye başlayınca öfkesi ve nefret duygusu da azalmıştı. hala erdem hocayı görmek istemiyordu. Ve erdem hocanın tüm yaklaşma çabaları boşa çıkıyor gün geçtikçe umutsuzluğa kapılıyordu ama elinden de bir şey gelmiyordu.
Ağlamak İçin Gözden Yaş mı Akmalı? Ağlamak için gözden yaş mı akmalı? Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı? Sevmek için güzele mi bakmalı? Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı? Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır? Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?
Hırsızlık; para, mal mı çalmaktır? Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı? Solması için gülü dalından mı koparmalı? Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı? Öldürmek için silah, hançer mı olmalı? Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?
Gerçek ahlak ve erdem insanın özgür iradesi ile yaşadığı zamanlarda ortaya çıkar.
Bazen bir dörtlük
bin satırdan daha etkili oluverir
içinde dört satır değil!
Dört dörtlük duygular olduğu için.
Günaydın herkese…
Mehmet bey, bu soruya her duyguyu da yaşardım olur. Üzülürdüm o kadar çaba harcamışken başkasının çıkarması kötü olurdu. Bu olasılık her ne kadar düşük olsa da böyle hissederdim. Diğer taraftan insanlığın hizmetine sunulan her şey beni mutlu eder. Buna benzer bir şey yaşadım. ( bir buluşla kıyaslanmaz ama) Ve hala çok üzülüyorum. Yıllar önce babamı kaybettiğim günlerdi. Bit sabah yine onun yatağına bir gül bıraktım ve şu satırları yazdım.
Bakın şöyle;
Maalesef Sevgili annem, pehlivan öldükten sonra hiçbir zaman eskisi gibi hayata sarılamadı işini yapamıyor zar zor gidiyordu işine. Verdiği birçok dersi iptal etmiş günün büyük bölümünü evde geçiriyordu. Artık kahvaltıları annem hazırlıyor babamın yokluğunu doldurmaya çalışıyordu artık şarkılar söylemiyordum her sabah yatağına bahçeden bir gül koparıp bırakır ve oraya koyduğum küçük süslü bir defterim vardı her sabah bir söz yazardım. İlk yazdığım söz.
“ bugün seni görmeyeli sekiz gün oldu yemeğimi yedim ama şarkı söyleyemiyorum. Aklım ve kalbim arasındaki yol çok uzun çok yorucu.” ( yıllar sonra lise yıllarında aynı söze benzer bir sözü okudum)
“Dünyada hiçbir yol, kalp ile beyin arasındaki kadar uzun değildir.”
Selma Lagerlöf
Ve bu sözü ben düşündüm yazdım ama benden önce biraz daha farklı yazılmış bu beni hala üzer. Silmek zorunda kaldığım için.
Hayallerin sınırı yoktur! Bildiğin gibi değil, vatan dediğimiz çatının altında kurak topraklar da bizim… sahil kasabaları da bizim. Ve sana bir şey söyleyim, gerçekten bir şeyleri duyurmak isteyen, duyurur!
Görmeyen gerçekten kör müdür?
Yoksa bir şeyleri göstermek isteyen mi eksiktir? Önce kendimizden başlamak gerekir sorgulamaya belki de.
İnsan, karakter özelliklerinin bir kısmını doğuştan genetik olarak kazanır. Fakat her şey gibi eşit karakter özelliklerine sahiptir. Biri diğerine göre yaşadığı hayat şartlarına göre daha baskın özellik gösterir. İnsan çevresel faktörlere göre şekillenir. Ve değişken yapıdadır. Bu bir ikincisi de bu değişken yapıya göre; iyilik ve kötülük anlayışı da kişiye göre değişkenlik göstermektedir. Mesele de bunu algılayıp ona göre davranış göstermek sanırım en doğrusu. Böylesi bir uyum halinde olmak yaşadığımız coğrafyayı güzelleştirmeye yeterli olacaktı belki de. Özellikle de yerel yönetimler İnsanların ihtiyaçlarını belirleyip çoğunluğun haz aldığı bir modelde ortak noktaya daha kolay varılırdı gibi… bütün bunların uygulanması; birini diğerinin kölesi yapmadığı gibi karşılıklı anlayışla birbirine uyum sağlamak hayatı daha kolay ve güzel yaşamayı sağlayacaktır. Hatta “elalem putu” denilen algıyı da yıkacaktır. Bu düşünceler her ne kadar Türkiye için ütopik olarak görülse de! Bazı batı toplumlarında başarılı uygulamalar vardır. Aslında; “ her şeyin temelinde;”öz saygı” yatmaktadır. Ve buradan başlayan “diğerine saygı”. Bu da toplumsal eğitimlerle yapılabilecek devlet sosyal politikaları ile uygulamaya konulabilir. Neyse yeter bu kadar:)
Herkes güzel insan olmayı başarabilirdi yaşadığı coğrafya cennet olsun diye.
Ata kızı
“Efendi” kelimesi bana kölenin sahibini çağrıştırmıyor. Aslında anlamı ve karşıladığı şeyler güzel. “Mesela; bir erkeğe efendilik çok yakışıyor” ( kibar, centilmen, iyi eğitim almış, dürüst) yunancadan girmiş türkçeye. Hem onlar Atatürk’ü bilmiyorlar:)) bence de köylü milletin efendisidir.
Bu sizin yazınıza; İnsan, “aklının yettiği kadar kendisinin efendisidir.” Kimi, bedenini akıllara köle eder! Kimileri; “akıllarına” bedenlerini köle eder. İlki başkalarına efendim der. İkincisi kendine efendilik eder.
Ata kızı
KARDELEN
Genç kızın ruhu adeta süzgeçten geçiyor ve herbir zerresinden şimdiye dek hissedip üstesinden geldiği her şey sanki üzerinden zaman geçmemiş yeni yaşanmışçasına acı veriyordu...
sahi ne olmuştu da bu kadar içerlediği şeyler bir anda güncellenmişti beyninde? çocuk sayılacak yaşta Ayşe'nin uğradığı tecavüz maalesef onda travmalar yaratmıştı, söylemeyi başarmış fakat ailesi tarafından ayıplanmış, hor görülmüş, evlendirilmeye kalkışılmış... bunlar ayşede önemli ölçüde güven problemi oluşturmuş güçlü kişiliği sayesinde evden de uzaklaşıp kendisine yeni bir hayat kurmuş olduğundan bu sorunun üstesinden bir nebze de olsa gelmeyi başarmıştı. Ne yazık ki yaşadığı son olayda erdem hocanın ondan önemli bir şeyi saklamış olması normal düşünen bir insandan çok daha dramatik bir hale dönüştürmüş ve bastırdığı olumsuz duyguları gün yüzüne çıkarmıştı. Bu sebepten dolayı Ayşe depresyona girmişti. Ayşe artık okula gidemiyordu ve okulunu dondurdu, zoraki çalışıyor ve bir yandan da tedavi oluyordu. tedavi için terapi ve ilaçlar alan genç kıza patronu çok yardımcı oluyor ona sık sık izinler veriyordu. Ayşe de yoğun bir nefret duygusu uyanmış, annesini bile hatırlamak istemiyor, hatta tüm ailesinden nefret ediyordu. Erdem hoca ise onu sadece uzaktan izleyebiliyor ve kesinlikle yanına yaklaşamıyordu. Genç hoca çaresizlik içinde kıvranıyor ama ona yardım edemiyordu. Bu süreçte sadece; doktoru, patronu, bir de minik Mestan adındaki kedisi vardı... yanına onlardan başka kimseyi yaklaştırmıyordu. Psikoterapi alanında oldukça deneyimli olan doktoru, Ayşe'nin neden bu hale geldiğini bildiği için onu daha kolay tedavi ediyor ve tedavi süreci oldukça çabuk ilerleyip olumlu sonuçlar veriyordu. Ne yazık ki bütün çocuklar ayşe kadar şanslı olamayabiliyor, çünkü, çocuklar konuşamıyor, anlatamıyor. Yıllar sonra bu travmaların yol açtığı sorunlar karşılarına, "panik ataklar, depresyonlar, karşı cinse güvenmeme, eşcinsel olma korkusu, obsesyonlar, ve daha bir çok problem. bunlar çoğunlukla olayın özünde yatan sebep bilinmediği için tedavide başarıya ulaşmak zorlaşır. Neyse ki Ayşe bunu cesaretle söylemişti ve şu an tedavisi de çok güzel sonuçlar veriyordu.
Bir yılın sonunda Ayşe okuluna geri döndü. Bu süreçte onun arkasında duran babasından habersizdi Ayşe. kızına bütün bunları yaşattığı için çok pişmandı ve köylerinde okul yaptırıyordu çocuklar için özellikle de kız çocukları için. Ayşe'nin babasının okul yaptırmaya gücü yoktu fakat köyün muhtarıyla konuşup bir hayırsever sayesinde onlara tarlasını hibe edip okul yapmalarına vesile olmuştu. Ayşe tedavisi sonuç vermeye başlayınca öfkesi ve nefret duygusu da azalmıştı. hala erdem hocayı görmek istemiyordu. Ve erdem hocanın tüm yaklaşma çabaları boşa çıkıyor gün geçtikçe umutsuzluğa kapılıyordu ama elinden de bir şey gelmiyordu.
13. Sayfa
Asıl deliler dışarda geziyor, içeri tıkılanlar onların hasta ettikleri:)))
Ağlamak İçin Gözden Yaş mı Akmalı?
Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
Sevmek için güzele mi bakmalı?
Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?
Hırsızlık; para, mal mı çalmaktır?
Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
Solması için gülü dalından mı koparmalı?
Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
Öldürmek için silah, hançer mı olmalı?
Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?
Victor Hugo
Ne güzel şiirleri var