ne zaman yazmak istesem kalem beni sevmedi kağıt kabul etmedi ama ne zaman kalem istese ben ağladım kalbim ağladı ruhum dağıldı döküldüm harf harf ellerimle
uykusuz gözlerini zorla açık tutmaya çalışır ya insan. o incecik zarif hafif göz kapakları koca bir kaya parçası gibi olur ya kalbimde öyle uykusuz öyle zoraki öyle suskun...
çelişkiler yumağı insan neyi ister neyi düşler ama sonra kaderini yaşar bende bugün kirpiklerinin gölgesine kurulu bir salıncağın altında sensizlik ninnisi ile kendimi avutarak u-yandım.
Sen ki rüzgar kanatlarında salınan bir yaprağın nazenen bestesi karanlığa alışmış feri azalmış bir çift gözün, güneşi, sıcak nefesi Sen ki atmosfersiz bir gezegenin göktaşlarının açtığı yaralarla örülü yüzeyi gibi girintili çıkıntılı yorgun ruhumun son nefesime kadar sürecek efsanesi hevesi hasretisin...
bir gün öleceğiz kainattaki milyarlarca yıldız arasında salınan önemsiz bir göktaşı gibi kendini bir zamanlar seçkin sanan yer altında yatan milyarlarca ölü arasında adımız bir mezar taşında kalacak taşın zamana dayanma gücü kadar bir dönem açıp açıp solmaya mahkum çiçekler serpilecek toprağımıza ve azap dedikleri uğruna yaşadığımız her şeyin bir bir bizi unutması ile başlayacak
Kitapları yakılmış kelimeleri yetim kalmış harfleri hiç bir Alfabeye uymayan duyguların esiriyim anlatamam söyleyemem yazamam ki sussam boğazımda düğümlenir gözlerin
İçimde susarak güçlenen bir yorgunluk, konuşursa dağılacak bir sabır var. Neşeyi aceleyle tüketmiyorum, hüznü de inkâr etmiyorum. Hayatla aramda ince bir mesafe bıraktım; ne çok yakınım kırılacak kadar, ne çok uzağım vazgeçecek kadar. Bugün ruh hâlim; kabullenişle direniş arasında, sessiz ama uyanık.
İçimde ölen binlerce sevinç tohumlarının suni sancılarından yeni benler yaratıp, Mezarlıklarında büyüyorum. Tüm topladıklarım yar bildiğim yabancı tarafından dağıtılıyor. Ve gömüyorum hepsini usulca. İyi degilim deyip ağlamak istediğim bir omzu bulamamak mı daha çok acıtıyor içimi Acım mı Kestiremiyorum...
Bazen Karadeniz'in hırçın dalgalarını, bazen durgun suyu, bazen bir kurdun ulumasını, bazen bir güvercinin kanadını, bazen içini kemiren bir kurdu, ama her daim dimdik ayağa kalkan o çılgın gücü...
nicedir kavrayamam haller içinde halim demiri bir hecenin sıcağında eriyor iken gördüm bir somunu bölünce silkinen gökyüzünü su içtiğim tas bana merhaba dedi duydum duydum yağmurların gövdemden yağdığını
ne var ki tükendi sevilecekler... Ay'ı Gökyüzünü Yıldızları göremez olduk unuttuk toprak kokusunu taşranın tezek kokusu sanayi dumanlarının esiri artık ve deniz mavi değil eskisi gibi Gölleri Güneş yutmuş suların kıvrımlarını toprak çekmiş içine ormanların soluğu tükenmiş yorgun kanatları kelebeklerin baharın rengi solmuş sonbahar susuz kış üşütmüyor eskisi gibi çiçekler dala küsmüş koparan ellere aşık tınısı bozuk aşka bestelenen türkülerin şiirler ölçüsüz ruhsuz ezber samimiyetsizlikte ve ben nefes alıyorum sadece tüketerek...
Nasıl bir yalnızlık ki gözlerindeki karanlık Güneşi içine hapsetmiş sanki bir tuzak bir yaprak gibi muhtacım dalında tutunmaya özlerken seni bir adım bile sanki uzak...
yabancı bir metropolün
en işlek caddesinde
binlerce insan arasında
köşe başına çökmüş
bir dilenci gibi ruhum
sessiz kendi halinde...
senin ruhun nasıl?
ne zaman yazmak istesem
kalem beni sevmedi
kağıt kabul etmedi
ama ne zaman kalem istese
ben ağladım kalbim ağladı
ruhum dağıldı
döküldüm harf harf
ellerimle
şimdi o da suskun ben de...
senin ruhun nasıl?
uykusuz gözlerini zorla açık tutmaya çalışır ya insan.
o incecik zarif hafif göz kapakları koca bir kaya parçası gibi olur ya
kalbimde öyle uykusuz öyle zoraki öyle suskun...
senin halin nasıl?
anlam yuklemeye calistigim mucadelelerin rengi gibi..
çelişkiler yumağı insan
neyi ister neyi düşler
ama sonra kaderini yaşar
bende bugün kirpiklerinin gölgesine kurulu bir salıncağın altında
sensizlik ninnisi ile kendimi avutarak u-yandım.
sen ne hâldesin?
Sen ki rüzgar kanatlarında salınan bir yaprağın nazenen bestesi
karanlığa alışmış feri azalmış bir çift gözün, güneşi, sıcak nefesi
Sen ki atmosfersiz bir gezegenin göktaşlarının açtığı yaralarla örülü yüzeyi gibi
girintili çıkıntılı yorgun ruhumun
son nefesime kadar sürecek efsanesi hevesi hasretisin...
bir gün öleceğiz
kainattaki milyarlarca yıldız arasında salınan önemsiz bir göktaşı gibi
kendini bir zamanlar seçkin sanan yer altında yatan milyarlarca ölü arasında
adımız bir mezar taşında kalacak
taşın zamana dayanma gücü kadar bir dönem
açıp açıp solmaya mahkum çiçekler serpilecek toprağımıza
ve azap dedikleri
uğruna yaşadığımız her şeyin bir bir bizi unutması ile başlayacak
sen ne haldesin?
Kitapları yakılmış
kelimeleri yetim kalmış
harfleri hiç bir Alfabeye uymayan duyguların esiriyim
anlatamam söyleyemem yazamam ki
sussam boğazımda düğümlenir gözlerin
İçimde susarak güçlenen bir yorgunluk,
konuşursa dağılacak bir sabır var.
Neşeyi aceleyle tüketmiyorum,
hüznü de inkâr etmiyorum.
Hayatla aramda ince bir mesafe bıraktım;
ne çok yakınım kırılacak kadar,
ne çok uzağım vazgeçecek kadar.
Bugün ruh hâlim; kabullenişle direniş arasında, sessiz ama uyanık.
İçimde ölen binlerce sevinç tohumlarının suni sancılarından yeni benler yaratıp,
Mezarlıklarında büyüyorum.
Tüm topladıklarım yar bildiğim yabancı tarafından dağıtılıyor.
Ve gömüyorum hepsini usulca.
İyi degilim deyip ağlamak istediğim bir omzu bulamamak mı daha çok acıtıyor içimi
Acım mı
Kestiremiyorum...
Bir uzay gemisinde, uzaklarda bir yerdeyim. Seninle bir dünyada yaşamaktansa şehrimi, ailemi ve sana çıkan her şeyi reddetmekteyim.
Karşımda Koca bir umman dururken, o ummanın karşısındaki bir evin fanusunda hapsolmuşum gibi...
Yalnızlık işte öyle birşey,
Kendi kendimle konuşuyorum artık,
İçimdeki ses dediki,
Çay dostla içilir,
Çay koyda içelim dedi;
Diğeri cevapladı,
Bu zamanda Vefa yok, Dostluklar yalan unutuluyor,
Kahve yapayımda hatır bilinsin dedim.
Anlayacağın ben dertli,
O bendende dertli,
Dertliyim dertli.
Bazen Karadeniz'in hırçın dalgalarını, bazen durgun suyu, bazen bir kurdun ulumasını, bazen bir güvercinin kanadını, bazen içini kemiren bir kurdu, ama her daim dimdik ayağa kalkan o çılgın gücü...
nicedir kavrayamam haller içinde halim
demiri bir hecenin sıcağında eriyor iken gördüm
bir somunu bölünce silkinen gökyüzünü
su içtiğim tas bana merhaba dedi duydum
duydum yağmurların gövdemden yağdığını
ne var ki tükendi sevilecekler...
Ay'ı Gökyüzünü Yıldızları göremez olduk
unuttuk toprak kokusunu
taşranın tezek kokusu sanayi dumanlarının esiri artık
ve deniz mavi değil eskisi gibi
Gölleri Güneş yutmuş
suların kıvrımlarını toprak çekmiş içine
ormanların soluğu tükenmiş
yorgun kanatları kelebeklerin
baharın rengi solmuş
sonbahar susuz
kış üşütmüyor eskisi gibi
çiçekler dala küsmüş koparan ellere aşık
tınısı bozuk aşka bestelenen türkülerin
şiirler ölçüsüz ruhsuz ezber samimiyetsizlikte
ve ben
nefes alıyorum sadece
tüketerek...
Kaşın, kirpiğin herkesin malumu...
Saçların, batıp çıkan balıklar...
Benimkisi yılların yorgunluğu
Benimkisi bataklıklar…
Katı, sıvı, gaz...
Maddenin üç hâli var...
Benimse hâlet-i ruhiyem, Nâr !
Tek rengine, tek sözüne umudu sığdıramam,
Çünkü hayat düz bir çizgi değil, üzülüyor da insan,
Kırıklarını aldırdım kalbimin,
İyileşiyoRuhum...
Güneşin sarısında, denizin mavisinde
Yaprağın yeşilinde, karın beyazında umut,
Kokusu dağlar ardında olsa da
Rengarenk ruhum...
Yabana atma içindeki umudu,
Gün gelir yine o diriltir ruhunu
Güneşe, yıldıza, aya uzanır da
Yüreğine varamayan bir haleti ruhiyedeyim...
Tam ümidi kesecekken, yeni tohumlar filizleniyor toprağımda. Ben de kendimin ellerinden tutup, tekrar kalkıyorum ayağa...
Bilmem ki, nicedir halim?
Nasıl bir yalnızlık ki gözlerindeki karanlık
Güneşi içine hapsetmiş sanki bir tuzak
bir yaprak gibi muhtacım dalında tutunmaya
özlerken seni bir adım bile sanki uzak...
Hani derler ya icimde kelebekler ucusuyor iste oyle birsey
bütün inatçı zor lekeleri bulaşık makinesi parlatıcı ile silinmiş halı gibi, üsten bakınca pırıl pırıl, altı çürümeye çeyrek kalmış......
Ruhum halim dünden kalan umudu taşımakta
Her geçen gün artmakta
Atlas bile bilmez bu yükü
kabullenmiş...
çekmeyip napacan mecbur.....
kaplumbağa hala ölmedi hala asfaltta......
ağustos sıcağında asfalta yapışmış kaplumbağa gibi ne ileri ne geri....