ne zaman yazmak istesem kalem beni sevmedi kağıt kabul etmedi ama ne zaman kalem istese ben ağladım kalbim ağladı ruhum dağıldı döküldüm harf harf ellerimle
uykusuz gözlerini zorla açık tutmaya çalışır ya insan. o incecik zarif hafif göz kapakları koca bir kaya parçası gibi olur ya kalbimde öyle uykusuz öyle zoraki öyle suskun...
çelişkiler yumağı insan neyi ister neyi düşler ama sonra kaderini yaşar bende bugün kirpiklerinin gölgesine kurulu bir salıncağın altında sensizlik ninnisi ile kendimi avutarak u-yandım.
İnsan, insanı bu kadar çabuk ve iştahla tüketmemeli.
pazarda almayacağı önüne gelen ürünü sorup mıncıklar gibi insanı tüketmemeli insan. emekten değer vermekten uzak her şeyi kolayca tüketir amma insan insanı bu kadar çabuk tüketmemeli.
Sen ki rüzgar kanatlarında salınan bir yaprağın nazenen bestesi karanlığa alışmış feri azalmış bir çift gözün, güneşi, sıcak nefesi Sen ki atmosfersiz bir gezegenin göktaşlarının açtığı yaralarla örülü yüzeyi gibi girintili çıkıntılı yorgun ruhumun son nefesime kadar sürecek efsanesi hevesi hasretisin...
bir gün öleceğiz kainattaki milyarlarca yıldız arasında salınan önemsiz bir göktaşı gibi kendini bir zamanlar seçkin sanan yer altında yatan milyarlarca ölü arasında adımız bir mezar taşında kalacak taşın zamana dayanma gücü kadar bir dönem açıp açıp solmaya mahkum çiçekler serpilecek toprağımıza ve azap dedikleri uğruna yaşadığımız her şeyin bir bir bizi unutması ile başlayacak
biraz Eylül çokça zemheri
biraz yeşilini sarı işgal eden yaprak
çokça dökülen solan zambak
senin ruhun nasıl?
ne bakışlar tüketti gözlerimizi
ne sözler incitti yüreklerimizi
ne gidişler acıttı
ne vazgeçişler...
Aşk a tutkun olunca derdini de seviyor insan...
senin ruhun nasıl?
yabancı bir metropolün
en işlek caddesinde
binlerce insan arasında
köşe başına çökmüş
bir dilenci gibi ruhum
sessiz kendi halinde...
senin ruhun nasıl?
ne zaman yazmak istesem
kalem beni sevmedi
kağıt kabul etmedi
ama ne zaman kalem istese
ben ağladım kalbim ağladı
ruhum dağıldı
döküldüm harf harf
ellerimle
şimdi o da suskun ben de...
senin ruhun nasıl?
uykusuz gözlerini zorla açık tutmaya çalışır ya insan.
o incecik zarif hafif göz kapakları koca bir kaya parçası gibi olur ya
kalbimde öyle uykusuz öyle zoraki öyle suskun...
senin halin nasıl?
sonra demenin ne faydası var
çelişkiler yumağı insan
neyi ister neyi düşler
ama sonra kaderini yaşar
bende bugün kirpiklerinin gölgesine kurulu bir salıncağın altında
sensizlik ninnisi ile kendimi avutarak u-yandım.
sen ne hâldesin?
İnsan, insanı bu kadar çabuk ve iştahla tüketmemeli.
pazarda almayacağı önüne gelen ürünü sorup mıncıklar gibi
insanı tüketmemeli insan.
emekten değer vermekten uzak her şeyi kolayca tüketir amma insan insanı bu kadar çabuk tüketmemeli.
o yüzden susmalı insan. en güzel perde sükuttur.
Sen ki rüzgar kanatlarında salınan bir yaprağın nazenen bestesi
karanlığa alışmış feri azalmış bir çift gözün, güneşi, sıcak nefesi
Sen ki atmosfersiz bir gezegenin göktaşlarının açtığı yaralarla örülü yüzeyi gibi
girintili çıkıntılı yorgun ruhumun
son nefesime kadar sürecek efsanesi hevesi hasretisin...
bir gün öleceğiz
kainattaki milyarlarca yıldız arasında salınan önemsiz bir göktaşı gibi
kendini bir zamanlar seçkin sanan yer altında yatan milyarlarca ölü arasında
adımız bir mezar taşında kalacak
taşın zamana dayanma gücü kadar bir dönem
açıp açıp solmaya mahkum çiçekler serpilecek toprağımıza
ve azap dedikleri
uğruna yaşadığımız her şeyin bir bir bizi unutması ile başlayacak
sen ne haldesin?