Ölüm hepimizin son durağıdır. İnsanlık tarihi boyunca ölüm köprüsünden geçmeyen kişi görülmüş değildir. Her doğan kişi ölümü peşinen kabullenmiştir aslında. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bu durum “Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.” (Âl-i İmrân, 185) şeklinde ifade edilmiştir. Bu sese kulak vermeliyiz.
Ölüm, hayatımızdaki ağırlığını her zaman muhafaza etmektedir. Çünkü ölüm ölmemektedir. O her zaman diri ve güçlü bir halde hayatı yönlendirmektedir. Geçmişten günümüze dek ölüm her canlıyı derinden etkilemiştir. Ölümden müteessir olmayan bir varlık gösteremezsiniz. Zira ölüm hayatımızı çepeçevre kuşatmıştır.
Duygu işçisi olan şairler de sürekli olarak ölüm temasını şiirlerinin ana konularından saymışlar ve bu konu üzerinde kalem oynatmışlardır. Türk şiirinin en büyük isimlerinden biri olan Yahya Kemal Beyatlı da ölümü veciz bir biçimde işleyen ve ölüme dair duyguları ölümsüzleştiren bir ediptir. Onun “Sessiz Gemi” şiiri ölümü ne de güzel anlatmaktadır:
“Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç. Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç. Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile Avunmak istemeyiz böyle bir teselliyle. Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece. Guruba karşı bu son bahçelerde keyfince Ya, aşk içinde harap ol, ya şevk içinde gönül Ya, lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül.”
Dostlarımızın ölüm haberini aldığımızda elektriğe tutulmuş gibi oluruz. Bir anlık şok geçiririz. Bir türlü inanamayız bu kara habere. Belki de yanlış haberdir deriz. Fakat içimiz yine de rahat etmez. İnanmakla inanmamak arasında gidip geliriz. İçimizi bir güvercin tedirginliği kaplar. Telefonlara sarılırız haberi doğrulamak için… Haber doğrulanınca da boynumuz bükülür, ölümün ağırlığı üzerimize çöker. Yürüyecek mecalimiz kalmaz.
Birkaç gün evvel(21 Ocak 2007 Pazar akşamı) cep telefonum çalana kadar her şey güzeldi. ‘Değerli bir dostum, hal hatır sormak için arıyordur’ diye düşündüm. O rahatlık içerisinde telefonu açtım. Fakat karşımdaki arkadaşın sesi titriyordu. Belli ki kötü bir haberi iletecekti bana. Nitekim öyle de oldu. Telefondaki arkadaşım; köyümüzün en sevilen simalarından, komşum, dostum ve ilkokul öğretmenim Hayrullah Malkoç’un öldüğünü haber veriyordu bana. Bu haberle ayaklarımın bağı çözüldü. Çünkü böyle bir haberi hiç mi hiç beklemiyordum. Haberin ağırlığı beni iyice çökertti. Telefonu kapattıktan bir saat sonra tekrar aradım arkadaşı. ‘Belki yanlış haberdir, iyice araştır’ dedim. Kendisinin hastanede, ölen şahsın yanında olduğunu söyleyince umutlarım tükendi.
Köprübaşı’nın Gündoğan Mahallesi Kosron mevkiinden olan Hayrullah Malkoç 56 yaşında sağlıklı bir insandı. Kurban Bayramı’nın ilk günü sabahtan akşama kadar beraberdik. Aynı kurbandaydık. İki hayvanı beraberce kesip paylaştırdık. Sohbet ettik, yedik, çay içtik. Akşam hava karardığında o, bir taksiye binerek Sürmene’ye gitti. Arkadaş çevresinden iki üç tane kurbanı üstlenmişti. Onların kesimini ve paylaştırmasını bizzat kendisi yapmıştı. Kurbanları evlerine kadar götürecekti. Öyle hayırsever bir insandı. Ben de yürüyerek eve geçtim. Bu onunla son görüşmemiz oldu. Fakat bunu aklımın ucundan bile geçirmezdim.
Merhum Hayrullah Malkoç çok değerli, yardımsever, becerikli, saygın bir insandı. Sürmene Halk Eğitim Merkezi Müdürü olarak görev yapıyordu. 30 yılı aşkın bir zamandan beri devletin değişik kademelerinde görev yaptı. Henüz emekli olmamıştı. Büyük bir hizmet aşkıyla memuriyetini devam ettiriyordu. Bugüne kadar bir türlü evlenememişti, kendisine evlenmek nasip olmamıştı. Sürmene’de dört katlı güzel bir ev yaptırmıştı. Fakat yalnızdı. Yüz yaşını aşmış babasıyla yaşıyordu. Zaman zaman ondan da ayrı kalıyordu. İnsanların sevgisini kazanan bir kişiydi. Köyün en güvenilir insanıydı. Darda kalanlara koşan bir hayır elçisiydi. Büyüğü büyük bilip sayar, küçüğü küçük bilip severdi. Doğruluktan ve dürüstlükten hiç ayrılmazdı. Onun kısa biyografisini dikkatlerinize sunmak istiyorum:
1951 yılında Sürmene’de doğdu İlköğrenimini Köprübaşı Merkez İlkokulunda, orta ve lise tahsilini Sürmene’de tamamladı. Erkek Öğretmen Okulu’nu Trabzon’da, Eğitim Enstitüsü’nü Kayseri’de tamamladı. İlk görev yeri Erzurum’un Horasan ilçesi Gündeğer Köyü’ydü. Daha sonra Şenkaya ilçesinin Teketaş köyünde Müdür yetkili öğretmen olarak çalıştı. 1975 yılında Sürmene Oylum İlkokulu’nda görev yaptı. Daha sonra Güneşli Köyü İlkokulu’nda 15 yıl boyunca Müdür Yetkili Öğretmen olarak çalıştıktan sonra 1990 yılında Sürmene Halk Eğitimi Merkezi’ne Müdür yardımcısı olarak atandı. 11 Ağustos 2005 tarihine kadar Müdür yardımcılığı ve Müdür Vekilli görevinde bulundu. Yukarıda belirtilen tarihten itibaren Müdür olarak görevine devam etmekteydi. 21 Ocak 2007 Pazar günü akşamı ani bir kalp krizi neticesinde aramızdan ayrıldı. Allah rahmet eylesin.
Merhum Hayrullah Malkoç Güneşli Köyü İlkoku’nda benim de öğretmenimdi. Beşinci sınıfta derslerimize o girmişti. Öğrencileri tarafından çok sevilen bir insandı. O sadece öğretmen değil, köyün bilgesiydi. Derdi olan ona koşardı. O, bizim güven kapımızdı, gülen yüzümüzdü. Derde düşünce soluğu kendisinde alırdık. Onun ahirete intikal etmesinden sonra kendimi çok yalnız hissediyorum. Sanki büyük bir boşluğa düşmüş gibiyim. Fakat bu saatten sonra ona dua etmekten başka yapacak bir şey yok. Allah mekânını cennet eylesin. Sözlerimi Cahit Sıtkı Tarancı’nın ölüme dair bir beşliğiyle sonlandırmak istiyorum:
“Neylersin ölüm herkesin başında. Uyudun uyanamadın olacak. Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında? Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında.”
çığlık ile fısıltı arasındaki farkı daha sonra keşkeleri bazen hakketti denilen sözleri ama en son halim öldü...diyorum arkasından nefes alıyorum ve karnım acıkıyor ardında kalan gözyaşı ise zayıflık timsali olduğu için genelde başka yerlere saklanıyor vee...yeni bir çıglık büyük sessizliği bozan...
İşte bu beni en çok korkutan şey, Helede öldüğünde millet biran evvel toprağın altına koymak için, bir kürek kum atmak için birbiriyle yarışıyorya, gördüğümde bu manzarayı her seferinde şimdiden ölüyorum ben. Ölüm soğuk, ölüm kötü, ölmek sevdiklerine dokunamamak demek.
sürekli varoluşumuzu sorgulatan, soğuk, iğrenç sürprizleri çağrıştıran kötü bir terimdir ölüm!
niye halis ölsün ki, niye? daha ömrünün tomurcuğundaydı! bak bebeği ortada kaldı! gerçi, doğal seleksiyon denilen faşizan tanımı kalbi delindiğinde öğrenmişti! ama ölüm, bıraksaydın lan biraz, çocuğunun keyfini çıkarsaydı, okula yazdırsaydı, saçını örseydi!
(varoluşsal psikoterapiden de, ölümden de nefret ediyorum)
gidişini hatırlıyorum, gizli gizli sevinmiştim(fazla bencilce) çünkü öleceğini hissetmiştim! buna tanık olmak istemiyordum. ona alışmakta istemiyordum! gitti ve öldü!
(bu bencilliğimi, kendimle yüzleşemem olarak algılama! ölüm korkusunu aşalı çok oldu. gitti ve öldü!)
şairden mülhem, üzüntümüzde süreklilik arz etmedi be halis, caz müziği gibi geldi, geçti!
kırmızı, dümbük gömlekli(dümbüğe çok gülerdi) çocuk! gitti ve öldü.
sonsuzluk ülkesinde kendine iyi bak halis, gözlerinden öperim.
ölmek boyut değiştirmek, ikici bi hayata başlamak..birde ölmeden ölmek var oda hakikatı görmek.hakikatı görmek insanı öldürür dehşete düşürür eğer bizler hakikatı görseydik bu dünyada ölürdük ve bedenen öldükten sonrada yaşardık.. bazen ölümdem hiç korkmam çünkü yapacak bi şey yok geldimi gitmez seni alır götürür bu da bi hakikattır hakikatı değiştiremediğimiz için bende olayı kabullenmiş bulunuyorum ve yapacak bişeyim olmadığı için korkmanında bi anlamının olmadığına inanıyorum ya olayın ciddiyetinde değilim yada gerçekten ölüm beni korkutmuyor.. endişelendiğim tek nokta hakkın huzuruna nasıl çıkacağım rabbim yardımcımız olsun onu çok seviyorum..
yaşarken kimsenin umursamadığı inanlar ölünce gündemin ortasına oturur. hele olağandışı bir ölümse günlerce, aylarca hatta yıllarca konuşulur. bütün sanatçıların meşhur oldukları en parlak dönemleri ölüm anlarıdır. hiç satmayanlar bile öldükten sonra kısa bir süre için bile olsa en çok satanlar listesine girer. hatta özel derlemeler yapılıp piyasaya sürülür. bütün hayatlarını sefalet içinde geçirip öldükten sonra eserleri astronomik fiyatlara satılan pek çok sanatçı vardır. ölüler her zaman sevilir. bütün suçları affedilir.
bir annenin gözyaşları babanın yakarışları.. bir kaçtanede eş dostun iyi insandı nur içinde yatsın... demesiyle arkada bırakılan kişilerdir asıl ölüm... ölen mechulde kalır ama ölenden geriye kalanlar.. işte asıl felaket onlar için başlar...
ölüm kacınılmaz son ama ölüme nekadar hazırız bunun idrakıyla yaşamak lazım ölüm bizeler gelmeden bizlerin ölüme kendimizi hazırlamamızlazım diye düşünüyorum herşeyin hayırlısı
'Meyyitin yanında haykırıp, saçınızı başınızı yolmayın, ona eziyet edersiniz'
Ömer r.a. sordu:
Ya Rasûlullah... Hayatı olmayan cesedlere ne diye konuşursun? .
Rasûlullah aleyhisselâm şöyle cevab verdi:
Muhammed'in nefsi elinde olana yemin ederim ki, söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitmezsiniz! ..'
Soruluyor Hz. Peygamber'e...
'Ya Rasûlullah, müminlerin hangisi daha akıllı, şuurludur? ..
Ölümle başına geleceği en çok hatırlayan ve ölümötesi hayatı için en güzel şekilde hazırlananı... İşte onlar en akıllı- şuurlu olandır...'
Gene bir başka ifadesinde şöyle buyuruyor:
'En şuurlu, ileri görüşlü insan odur ki, nefsini ilâhî hükümlere tâbi kılar ölümden sonra yararını göreceği fiîlleri yapar... Aciz de nefsinin arzularına tâbi olur, sonra da bir şeyler umar, ALLAH'dan! ..'
Yukaridaki Resullullah´in aciklamalarindan ölümün bir son olmadigini apacik anliyoruz ve bize uyarisinda ölüm ötesi icin hazirlik yapin diyor.
Ölümü düsünmeden bile korkmak yerine ölüm ötesi yasama ne yapabilirim diye arastirip gayrete gelmek lazim.
Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. (Tevbe 128)
Sana hazır olmayanlar, seni kötü göstermek için ne kadar büyük gayret harcıyorlar? Onlara sormak geliyor içimden: Siz kaç kere öldünüz? Ölümü ne kadar tanıyorsunuz? Ölümü karalamakla ne umuyorsunuz?
Sana yapılan en büyük iftira, senin bir “intikal” değil, bir “unutuluş” ve “yok oluş” olduğunu söylemektir. Bunu söyleyenler, suçluluk psikolojisiyle sana iftira ediyorlar. Mahkeme kaçağı bir suçlu gibi davranıyorlar. İlahi adalet önünde yargılanmaktansa, yok olup gitmeyi, unutuluşa terk edilmeyi tercih ediyorlar.
Dünyaya kazık çakmak için elinden geleni yapan bu tip, neden ahiret diye bir hayatın olmasını istemez ki ey ölüm? Bu uğurda, neden var oluşundan vazgeçmeye kalkar? Nedir bu tipin gözünü bu kadar korkutan, aklını bu kadar dumura uğratan, kanını tepesine sıçratan? Sahi, insan hiç yok olmayı, unutuluşa terk edilmeyi ister mi? Bu talep, insanın kendi kendisini böceklerle, sineklerle, amiplerle eşitlemesi değil de nedir? İnsan neden kendisine bu hakareti reva görür? Ebedi bir hayatın kollarında yaşamak varken, niçin “keşke toprak olup gitseydim” der?
Sebebi, vahyin “küfür” dediği şeydir değil mi ey ölüm? Sebebi tek dünyalı bir hayat yaşamaktır: tek dünyalı ve dünyacı, dünyaya meftun, dünyaya bağlı… Böyle biri öbür dünya için hiçbir şey hazırlamaz. Değil mi ama; kim inanmadığı bir dünya için bir şeyler biriktirir? Eğer inandığı halde bir şeyler hazırlamamışsa, o da ayrı bir beladır. Suyu getirenle testiyi kıranı kim bir tutar? Bu Allah’a iftira olmaz mı?
GÜLE GÜLE HAYRULLAH MALKOÇ HOCAM! …
M.NİHAT MALKOÇ
Ölüm hepimizin son durağıdır. İnsanlık tarihi boyunca ölüm köprüsünden geçmeyen kişi görülmüş değildir. Her doğan kişi ölümü peşinen kabullenmiştir aslında. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bu durum “Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.” (Âl-i İmrân, 185) şeklinde ifade edilmiştir. Bu sese kulak vermeliyiz.
Ölüm, hayatımızdaki ağırlığını her zaman muhafaza etmektedir. Çünkü ölüm ölmemektedir. O her zaman diri ve güçlü bir halde hayatı yönlendirmektedir. Geçmişten günümüze dek ölüm her canlıyı derinden etkilemiştir. Ölümden müteessir olmayan bir varlık gösteremezsiniz. Zira ölüm hayatımızı çepeçevre kuşatmıştır.
Duygu işçisi olan şairler de sürekli olarak ölüm temasını şiirlerinin ana konularından saymışlar ve bu konu üzerinde kalem oynatmışlardır. Türk şiirinin en büyük isimlerinden biri olan Yahya Kemal Beyatlı da ölümü veciz bir biçimde işleyen ve ölüme dair duyguları ölümsüzleştiren bir ediptir. Onun “Sessiz Gemi” şiiri ölümü ne de güzel anlatmaktadır:
“Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç.
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç.
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile
Avunmak istemeyiz böyle bir teselliyle.
Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece.
Guruba karşı bu son bahçelerde keyfince
Ya, aşk içinde harap ol, ya şevk içinde gönül
Ya, lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül.”
Dostlarımızın ölüm haberini aldığımızda elektriğe tutulmuş gibi oluruz. Bir anlık şok geçiririz. Bir türlü inanamayız bu kara habere. Belki de yanlış haberdir deriz. Fakat içimiz yine de rahat etmez. İnanmakla inanmamak arasında gidip geliriz. İçimizi bir güvercin tedirginliği kaplar. Telefonlara sarılırız haberi doğrulamak için… Haber doğrulanınca da boynumuz bükülür, ölümün ağırlığı üzerimize çöker. Yürüyecek mecalimiz kalmaz.
Birkaç gün evvel(21 Ocak 2007 Pazar akşamı) cep telefonum çalana kadar her şey güzeldi. ‘Değerli bir dostum, hal hatır sormak için arıyordur’ diye düşündüm. O rahatlık içerisinde telefonu açtım. Fakat karşımdaki arkadaşın sesi titriyordu. Belli ki kötü bir haberi iletecekti bana. Nitekim öyle de oldu. Telefondaki arkadaşım; köyümüzün en sevilen simalarından, komşum, dostum ve ilkokul öğretmenim Hayrullah Malkoç’un öldüğünü haber veriyordu bana. Bu haberle ayaklarımın bağı çözüldü. Çünkü böyle bir haberi hiç mi hiç beklemiyordum. Haberin ağırlığı beni iyice çökertti. Telefonu kapattıktan bir saat sonra tekrar aradım arkadaşı. ‘Belki yanlış haberdir, iyice araştır’ dedim. Kendisinin hastanede, ölen şahsın yanında olduğunu söyleyince umutlarım tükendi.
Köprübaşı’nın Gündoğan Mahallesi Kosron mevkiinden olan Hayrullah Malkoç 56 yaşında sağlıklı bir insandı. Kurban Bayramı’nın ilk günü sabahtan akşama kadar beraberdik. Aynı kurbandaydık. İki hayvanı beraberce kesip paylaştırdık. Sohbet ettik, yedik, çay içtik. Akşam hava karardığında o, bir taksiye binerek Sürmene’ye gitti. Arkadaş çevresinden iki üç tane kurbanı üstlenmişti. Onların kesimini ve paylaştırmasını bizzat kendisi yapmıştı. Kurbanları evlerine kadar götürecekti. Öyle hayırsever bir insandı. Ben de yürüyerek eve geçtim. Bu onunla son görüşmemiz oldu. Fakat bunu aklımın ucundan bile geçirmezdim.
Merhum Hayrullah Malkoç çok değerli, yardımsever, becerikli, saygın bir insandı. Sürmene Halk Eğitim Merkezi Müdürü olarak görev yapıyordu. 30 yılı aşkın bir zamandan beri devletin değişik kademelerinde görev yaptı. Henüz emekli olmamıştı. Büyük bir hizmet aşkıyla memuriyetini devam ettiriyordu. Bugüne kadar bir türlü evlenememişti, kendisine evlenmek nasip olmamıştı. Sürmene’de dört katlı güzel bir ev yaptırmıştı. Fakat yalnızdı. Yüz yaşını aşmış babasıyla yaşıyordu. Zaman zaman ondan da ayrı kalıyordu. İnsanların sevgisini kazanan bir kişiydi. Köyün en güvenilir insanıydı. Darda kalanlara koşan bir hayır elçisiydi. Büyüğü büyük bilip sayar, küçüğü küçük bilip severdi. Doğruluktan ve dürüstlükten hiç ayrılmazdı. Onun kısa biyografisini dikkatlerinize sunmak istiyorum:
1951 yılında Sürmene’de doğdu İlköğrenimini Köprübaşı Merkez İlkokulunda, orta ve lise tahsilini Sürmene’de tamamladı. Erkek Öğretmen Okulu’nu Trabzon’da, Eğitim Enstitüsü’nü Kayseri’de tamamladı. İlk görev yeri Erzurum’un Horasan ilçesi Gündeğer Köyü’ydü. Daha sonra Şenkaya ilçesinin Teketaş köyünde Müdür yetkili öğretmen olarak çalıştı. 1975 yılında Sürmene Oylum İlkokulu’nda görev yaptı. Daha sonra Güneşli Köyü İlkokulu’nda 15 yıl boyunca Müdür Yetkili Öğretmen olarak çalıştıktan sonra 1990 yılında Sürmene Halk Eğitimi Merkezi’ne Müdür yardımcısı olarak atandı. 11 Ağustos 2005 tarihine kadar Müdür yardımcılığı ve Müdür Vekilli görevinde bulundu. Yukarıda belirtilen tarihten itibaren Müdür olarak görevine devam etmekteydi. 21 Ocak 2007 Pazar günü akşamı ani bir kalp krizi neticesinde aramızdan ayrıldı. Allah rahmet eylesin.
Merhum Hayrullah Malkoç Güneşli Köyü İlkoku’nda benim de öğretmenimdi. Beşinci sınıfta derslerimize o girmişti. Öğrencileri tarafından çok sevilen bir insandı. O sadece öğretmen değil, köyün bilgesiydi. Derdi olan ona koşardı. O, bizim güven kapımızdı, gülen yüzümüzdü. Derde düşünce soluğu kendisinde alırdık. Onun ahirete intikal etmesinden sonra kendimi çok yalnız hissediyorum. Sanki büyük bir boşluğa düşmüş gibiyim. Fakat bu saatten sonra ona dua etmekten başka yapacak bir şey yok. Allah mekânını cennet eylesin. Sözlerimi Cahit Sıtkı Tarancı’nın ölüme dair bir beşliğiyle sonlandırmak istiyorum:
“Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.”
sunu unutmayın arkadaşlar.. yaşamak ne kadar güzelse... ölmekte yaşamak kadar güzeldir..... [email protected]
ölüm: hayatın bitişi... sonsuzlugun başlayışıdır......
çığlık ile fısıltı arasındaki farkı daha sonra keşkeleri bazen hakketti denilen sözleri ama en son halim öldü...diyorum arkasından nefes alıyorum ve karnım acıkıyor ardında kalan gözyaşı ise zayıflık timsali olduğu için genelde başka yerlere saklanıyor vee...yeni bir çıglık büyük sessizliği bozan...
İşte bu beni en çok korkutan şey,
Helede öldüğünde millet biran evvel toprağın altına koymak için, bir kürek kum atmak için birbiriyle yarışıyorya, gördüğümde bu manzarayı her seferinde şimdiden ölüyorum ben.
Ölüm soğuk, ölüm kötü, ölmek sevdiklerine dokunamamak demek.
ölüm güzel şey, budur perde ardından haber
hiç güzel olmasaydı ölürmüydü peygamber
yeter ki sonrasına hazırlıklı olalım
sürekli varoluşumuzu sorgulatan, soğuk, iğrenç sürprizleri çağrıştıran kötü bir terimdir ölüm!
niye halis ölsün ki, niye? daha ömrünün tomurcuğundaydı! bak bebeği ortada kaldı! gerçi, doğal seleksiyon denilen faşizan tanımı kalbi delindiğinde öğrenmişti! ama ölüm, bıraksaydın lan biraz, çocuğunun keyfini çıkarsaydı, okula yazdırsaydı, saçını örseydi!
(varoluşsal psikoterapiden de, ölümden de nefret ediyorum)
gidişini hatırlıyorum, gizli gizli sevinmiştim(fazla bencilce) çünkü öleceğini hissetmiştim! buna tanık olmak istemiyordum. ona alışmakta istemiyordum! gitti ve öldü!
(bu bencilliğimi, kendimle yüzleşemem olarak algılama! ölüm korkusunu aşalı çok oldu. gitti ve öldü!)
şairden mülhem, üzüntümüzde süreklilik arz etmedi be halis, caz müziği gibi geldi, geçti!
kırmızı, dümbük gömlekli(dümbüğe çok gülerdi) çocuk! gitti ve öldü.
sonsuzluk ülkesinde kendine iyi bak halis, gözlerinden öperim.
ölmek boyut değiştirmek, ikici bi hayata başlamak..birde ölmeden ölmek var oda hakikatı görmek.hakikatı görmek insanı öldürür dehşete düşürür eğer bizler hakikatı görseydik bu dünyada ölürdük ve bedenen öldükten sonrada yaşardık..
bazen ölümdem hiç korkmam çünkü yapacak bi şey yok geldimi gitmez seni alır götürür bu da bi hakikattır hakikatı değiştiremediğimiz için bende olayı kabullenmiş bulunuyorum ve yapacak bişeyim olmadığı için korkmanında bi anlamının olmadığına inanıyorum ya olayın ciddiyetinde değilim yada gerçekten ölüm beni korkutmuyor.. endişelendiğim tek nokta hakkın huzuruna nasıl çıkacağım rabbim yardımcımız olsun onu çok seviyorum..
partağı aşkın balına
bandıkça bandım bir su ver...
Ben varsam Ölüm yok.Ölüm varsa Ben yokum.
onun içindir ki yaşarken yaşadıgım nefes aldıgım sürece ÖLÜM YOK
Ecel
Yetişir boğuştuğum gece gündüz ecelle;
Allah Rahim ve Rahman, Allah Aziz ve Celle...
En iyisi uyurken gitmek bence, ben boyle olecegim gor bak....neden biliyormusun, cunku ha melek ha ben.... sen inanmazsin ama oyle
Her türlüsü zordur zannımca...
'Ölüm güzeldir,ölüm güzel olmasaydı hiç ölürmüydü peygamber'
Necip fazıl'ın şiir'i ama tam olarak bilmiyorum
şaşırdım kaldım nasıl atsam adım
gün kasvet gece kasvet
bulutlar sisler içinde bunaldım
gök mavisine hasret
olmuyor seni düşünmemek Tanrım
ummamak senden medet
suyun dibine indi ayaklarım
suyun dibinde zulmet
Kalmadı ümidin soluk ve cılız
ışığında bereket
Ve ÖLÜM kapımda kişner sabırsız
bir at oldu nihayet
yaşarken kimsenin umursamadığı inanlar ölünce gündemin ortasına oturur. hele olağandışı bir ölümse günlerce, aylarca hatta yıllarca konuşulur. bütün sanatçıların meşhur oldukları en parlak dönemleri ölüm anlarıdır. hiç satmayanlar bile öldükten sonra kısa bir süre için bile olsa en çok satanlar listesine girer. hatta özel derlemeler yapılıp piyasaya sürülür. bütün hayatlarını sefalet içinde geçirip öldükten sonra eserleri astronomik fiyatlara satılan pek çok sanatçı vardır. ölüler her zaman sevilir. bütün suçları affedilir.
nasıl bişey olduğunu merak ettiğim.....
ama öğrenmek için herhangi bir çaba safr etmediğim....
yaşıyor olmamızın tek ispatıdır ölüm
_____________________________________________________
____________________dinleyici06__________________
kelebeğin kanat çırpışını iliklerinzde hissetmektir! ! !
ölüm bebce yokoluş doğmadan önceki durum
bir annenin gözyaşları
babanın yakarışları..
bir kaçtanede eş dostun iyi insandı nur içinde yatsın...
demesiyle arkada bırakılan kişilerdir asıl ölüm...
ölen mechulde kalır ama ölenden geriye kalanlar.. işte asıl felaket onlar için başlar...
doğumkadar olağan sonun başlangıcı bir kavram
ölum er gec insanın başina gelcekter
mesela bi soz vardı her canlı ölümu tadacaktır
gercekten doğru bir söz
ben hep çok çekici gelmiştir...yeni bir başlangıçtır bitmeyene..
'HER CANLI ÖLÜMÜ TADACAKTIR..! '
Al-imran Suresi..185.ayet
ölüm kacınılmaz son ama ölüme nekadar hazırız bunun idrakıyla yaşamak lazım ölüm bizeler gelmeden bizlerin ölüme kendimizi hazırlamamızlazım diye düşünüyorum herşeyin hayırlısı
ölüm bir kısmı insanlar için bir kurtuluş
Ölüm güzel şey,budur perde ardından haber,
Hiç güzel olmasaydı,ölür müydü peygamber(S.A.V)
Rahmetli üstad Necip Fazıl demiş diyeceğini.Biz bu fani dünyadan birgün mutlaka göçeceğiz. öteye hazırlık var mı? mes'ele bu...
AKIL:yürü gel diyor,
NEFİS:geri kal diyor
MANTIK:hazır ol diyor......................
SEÇİM SİZİN............................
'Meyyit (ölümü tadmış kişi) , bedenini kimin yıkadığını, kimin kefenlediğini, namazını kimlerin kıldığını, ardından kimlerin geldiğini, lahde kimlerin indirdiğini ve kimlerin telkin verdiğini bilir.'
'Meyyitin yanında haykırıp, saçınızı başınızı yolmayın, ona eziyet edersiniz'
Ömer r.a. sordu:
Ya Rasûlullah... Hayatı olmayan cesedlere ne diye konuşursun? .
Rasûlullah aleyhisselâm şöyle cevab verdi:
Muhammed'in nefsi elinde olana yemin ederim ki, söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitmezsiniz! ..'
Soruluyor Hz. Peygamber'e...
'Ya Rasûlullah, müminlerin hangisi daha akıllı, şuurludur? ..
Ölümle başına geleceği en çok hatırlayan ve ölümötesi hayatı için en güzel şekilde hazırlananı... İşte onlar en akıllı- şuurlu olandır...'
Gene bir başka ifadesinde şöyle buyuruyor:
'En şuurlu, ileri görüşlü insan odur ki, nefsini ilâhî hükümlere tâbi kılar ölümden sonra yararını göreceği fiîlleri yapar... Aciz de nefsinin arzularına tâbi olur, sonra da bir şeyler umar, ALLAH'dan! ..'
Yukaridaki Resullullah´in aciklamalarindan ölümün bir son olmadigini apacik anliyoruz ve bize uyarisinda ölüm ötesi icin hazirlik yapin diyor.
Ölümü düsünmeden bile korkmak yerine ölüm ötesi yasama ne yapabilirim diye arastirip gayrete gelmek lazim.
Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. (Tevbe 128)
Ey ölüm!
Sana hazır olmayanlar, seni kötü göstermek için ne kadar büyük gayret harcıyorlar? Onlara sormak geliyor içimden: Siz kaç kere öldünüz? Ölümü ne kadar tanıyorsunuz? Ölümü karalamakla ne umuyorsunuz?
Sana yapılan en büyük iftira, senin bir “intikal” değil, bir “unutuluş” ve “yok oluş” olduğunu söylemektir. Bunu söyleyenler, suçluluk psikolojisiyle sana iftira ediyorlar. Mahkeme kaçağı bir suçlu gibi davranıyorlar. İlahi adalet önünde yargılanmaktansa, yok olup gitmeyi, unutuluşa terk edilmeyi tercih ediyorlar.
Dünyaya kazık çakmak için elinden geleni yapan bu tip, neden ahiret diye bir hayatın olmasını istemez ki ey ölüm? Bu uğurda, neden var oluşundan vazgeçmeye kalkar? Nedir bu tipin gözünü bu kadar korkutan, aklını bu kadar dumura uğratan, kanını tepesine sıçratan? Sahi, insan hiç yok olmayı, unutuluşa terk edilmeyi ister mi? Bu talep, insanın kendi kendisini böceklerle, sineklerle, amiplerle eşitlemesi değil de nedir? İnsan neden kendisine bu hakareti reva görür? Ebedi bir hayatın kollarında yaşamak varken, niçin “keşke toprak olup gitseydim” der?
Sebebi, vahyin “küfür” dediği şeydir değil mi ey ölüm? Sebebi tek dünyalı bir hayat yaşamaktır: tek dünyalı ve dünyacı, dünyaya meftun, dünyaya bağlı… Böyle biri öbür dünya için hiçbir şey hazırlamaz. Değil mi ama; kim inanmadığı bir dünya için bir şeyler biriktirir? Eğer inandığı halde bir şeyler hazırlamamışsa, o da ayrı bir beladır. Suyu getirenle testiyi kıranı kim bir tutar? Bu Allah’a iftira olmaz mı?
mustafa islamoğlu
En ebleh insanın bile hakkında fikir sahibi olduğu 'tek' konu..
Kaçınılmazlardan..