Ahhh! .. İzmir!
İçinde yaşayanların seni tanıması için
Çıkıp dışarıdan bakmasına gerek yok
Bir Karşıyaka’dan bakacaksın İzmir’e
Yeşilyut’tan, İnciraltı’ndan birde…
Bakar gibi gökyüzünden
Önce güneşi vurmalı ki
Önlensin yükselmesi
Yoksulların yüzü güneşe çevrili
O umudu söndürmeli!
Umut ölmeli ki,
Yoksul da boyun eğsin…
Medya ve siyasi liderler
Yepyeni bir gelecek vadettiler
Bir gecede, bir saatte,
Hatta bir anda.
Her şey değişecek dediler.
Çok kazanmak arzusu
geliri kaybetme korkusu
Zehir ediyor onun her gününü
Sarhoş oluyor mezarlıklar müdürü.
Kazancı her türlü ölümden
Eyy! Tanrım, gücün varsa
Bir dafacık bile olsa
Yağdır yağmuru aşağıdan yukarıya
Ya da dünyayı tersine döndür
Güneş batıdan doğsun bir kere
Hep gençleri yaşlandıracağına
Şehirler arası feribotta izledim onları
Bir fotoğraf gibi hiç kıpırdamadan
ardımızdan süzüldüler açık kanatları.
Beni koparıp aldılar yalnızlığımdan,
İşte bu yüzden seviyorum martıları.
İnsanın kanının kaynaması, aksiyonunun artmasına sebep oluyor, aksiyonun artması da savaşlara kadar uzanıyor… Savaşlar ve sonuçları ise kanı donduruyor… Yani kanın donması ile kaynaması sırt sırta, ya da yazı ile tura gibi… Buna gece ve gündüz gibi de diyebiliriz…
Durum böyle olunca kanımızın kaynamayacağı bir yer düşündüm ve aklıma kutuplar geldi. Acaba kutuplarda yaşayanların kanı kaynamıyor mu? Ardından kutuplarda savaş olmadığı aklıma geldi. Yoksa oluyor da ben mi habersizim? Olsa olsa içimizdeki bu savaş ancak dışımızı ısıtmaya yeter ve savaşa bir şey kalmaz…
Kolaymatiğe (internet) baktım öyle bir savaştan hiç bahsetmiyor. Birkaç balık avı filminden başka bir şey yok.
Ama kutuplardan sıcak bölgelere doğru ilerledikçe savaşlar da yoğunlaşıyor. Ekvatora doğru geldikçe ve ekvator çevresinde savaşların en yoğun olduğunu gördükçe, bazı şeylere olan inancım azalıyor. Mesela kutuplarda manyetik alanın daha yüksek olduğuna… Tam ekvator çizgisinde manyetik alanın sıfır olduğu yerde savaş daha hararetli. İnsanlar doğanın bir parçası değil mi? Niye insanlar ayıran bir güç olduğu zaman kavgaya daha çok yatkın oluyor, rakibinin üstüne daha kolay saldırıyor da, doğaya gelince çekim gücünün sıfır olduğu yerde savaşlar yoğun ama çekim gücünün yüksek olduğu kutuplarda savaş olmuyor? İnsan doğanın bir parçası değil mi? Niye doğaya uygun davran mıyor?
Aslında nedeni benim için önemli değil… Benim için önemli olan savaşların olmaması… Buna çözüm ararken aklıma gelenleri paylaşıyorum. Şiddetten ve savaşlardan bahsederken sık sık çürümeden, kokuşmadan bahsediliyor. Biz gıda maddelerinde çürüme ve kokuşma olmasın diye buzdolabına koymuyor muyuz? Hiç aklımıza getirmek istemesek de insanlar da başka canlılar için birer gıda…
Bu aklıma gelince bende Toriçelli gibi ‘’Hah işte buldum! ’’ diye havaya sıçrayabilirdim, ama, hem tavan basık, hem kilom müsait değil… Gökte aradığımızı burnumuzun dibinde bulunca heyecanlanmamak mümkün mü? Sakın insanları buzdolabına koyacağımı sanmayın. O kadar masraflı bir çözüm pek akla yatkın değil şu kriz yıllarında… İnsanları kutup bölgelerine yerleştirme fikri parlak geldi bana. Öyle olunca ne buzdolabı masrafı olacak, ne çürüme sonucu çıkan savaşlar için top, tank, savaş uçakları, yüzbinlerce asker ve kışlalar, ne subaylar ve maaşları dert olacak… Ne de savaşlarda birileri kazansın diye uyutma kampları, ibadethaneler, ne diyanete harcanan paralar olacak… Bütün bu haksızlıkların üstünü örtmek için adalet sarayları, hukuk adına basılan kitaplar ve onları ezberletmek için okullar yaptırılacak… Devlet bütçelerinde bu rakamlara bir baksak bütçelerin %70 ne kadar çıkar… Yazık değil mi? İnsanlar kendini geliştirmek için yaptıkları masrafların iki katını kendilerini yok etmek için niye harcasınlar?
Oh! Nihayet makinemin başına oturdum. Son bir haftadır, makinem ile aramız açıktı. Açıktı da ne demek. Son bir haftadır birbirimizi görmedik.Birbirimize uzak durduk, yan yana yada karşı karşıya gelmedik. Eee! makine yerinden oynamamış ki. Tamam, tamam ben makinemin yanına yanaşmadım. Çünkü ondan önceki hafta, bu makine ile kavgayla geçti.Bunun üstüne de sigorta affı diye bir şey çıktı, kimin için çıktı, niye çıktı anlamadım. İşte bu af çıkınca ve de ‘’Bağ-kur’lular 1 Eylül’e kadar, sigortalılar 5 Eylüle kadar müracaat etmek zorundadırlar’’ diye ilan edilince, biz de kendimizi vatandaş zannedip, ilk günden, heyecanla sıralara girmeye başladık. Niye? Güya aftan yararlanacağız. Hangi aftan, suçumuz ne? Bunu sormak şöyle dur-sun düşünmedik bile. Vasıtalı vasıtasız vergi yükü bakımından dünya ülkeleri arasında baş sıralardayız. Yine ülkemizde, nüfusun %20 si GSMG %80 alırken, vergilerin %20 sini ödediği halde, dar gelirliler vergi suçlusu olabilir. Zenginler suç işlemez. Onlar, yasaları yapanlar, paralı olanlar veya paralı olanların himayesinde devlet yönetenlerdir. Biz, emre uyarken doğuştan askeriz ama, siyaset yapmaya gelince siviliz. Bizim ülkede siyaseti de askerler yapar. Biz sadece üretimden ve patronların daha çok kar sağlamasından sorumluyuz. Ekonomik istikrarsızlık göstererek ‘Ginnes Rekorlar kitabı’’na girmek için yarışan ülkemizde, Biz de bu ekonomik istikrarsızlıktan payımızı almak için bir şirket kurmuş bulunduk, zamanın birinde. Bilfiil çalışan, arkadaşımızı da hissedar yaptık. İyi mi yaptık, kötü mü yaptık, tam olarak ondan da emin değilim. Biliyorsunuz, hayatın her alanında, atletizm de olduğu gibi yarış yapılıyor. Neden herkes istediği kadar üretemez, herkes istediği kadar pazarlayamaz, herkes istediği kadar satamaz bu ülkede? Sam amca ne dediyse, ne kadar kota koyduysa o kadar. Bu ülke nüfusunun, %20’ i yani 12 milyonu, üretim yapabilir, yada, bizim ülke olarak hedefimiz, üretimi artırmak değil. Tam tersine üretimi, yıldan yıla sam amcanın istediği oranda azaltıp, bu üretimi yapanlar arasında bir yarış düzenleyerek, üretim yapacak olanları seçmek, aynen üniversite seçme sınavları gibi. Çıtayı yüksek tutacaksın, atlayabilen atlasın, atlayamayan çatlasın. Üretime katılamamak, üretimden pay alamamak, yani aç kalmak demektir. Üniversiteyi kazanamamak demek geleceğin üretim ordusuna katılamamak demektir. Yani geleceğin açları arasına katılmaya mahkum edilmiş demektir. Ne yapalım, bize üretim hakkı tanımayan devlet, bizim suçumuz yok, deyip yatamazsın. Çünkü, aç kalacak ilk insan sen olursun. Bu ölüm orucuna yatmak demektir ki, aynı zamanda suçtur. Yarışacaksın, yarışacaksın ki, devlet ne kadar demokrasi sevdalısı olduğunu gösterebilsin. Hak edenler ve hak edemeyenler olsun. Şimdi esas olan bu. Kimsecikler, Dünyanın GSMH % bilmem kaç oranında artıyor. Bizim de en az aynı orada artmalı ki, ülkeler sıralamasında daha da gerilere düşmeyelim. Yani, şu üniversitelerin seçme sınavında nasıl öğrencilerimiz ilk sıraları kapabilmek için mücadele ediyorsa, esnafımız ve küçük sanayicimiz, üretimi artırıp ön sıralara geçerek, üretimden daha çok pay almak için yırtınıyorsa, ülkemizi yönetenlerde, uluslar arası planda kendi ülkesi adına, dünya pazarlarında kendi ülkesine düşen payı kapmak için yarışmalıdırlar. Yoksa yarış anında kendi vatandaşının önüne engel koyarak, devlet yönetilmez. Vatandaşın önünü açmak yerine, (önünü açmak yanlış anlaşılıyor galiba) tıkamak yalnız bizim ülkemizin yöneticilerine has. Temsil ettikleri büyük sermaye kesimini rahatlatmak adına, küçük ve orta boydaki üretim birimlerini silmektedirler. Her kesime de yetecek, Pazar payını almak için uluslar arası planda mücadele etmeliler. Yoksa sınıf geçmek için kopya çekmeye çalışan, öğrenci gibi (sınıf birincisi olmak isteyen uyanık öğrenci doğru kopya vermez) IMF reçetelerine güvenerek yola çıkılmaz. Dilenciye verilen sadaka hiçbir zaman onu mutlu etmeye yetmez. Neyse, babamın dediği gibi; bizim akıl verecek kadar aklımız olsaydı kendimizi kurtarırdık. Babama şunu hiçbir zaman anlatamadım. Pastör, Edisson, Goya, ciceron, akılsızmıydı. Ne yazık ki, bu dünyada dünyanın döndüğünü ispat eden akıllı adam bile, akılsızlardan kendini kurtaramadı. Bu örnekleri verdiğimiz zaman, işte o zaman, en büyük darbeyi yiyoruz. Hemen kendinizi onlarla mukayese etmeyin siz onlar gibi olamazsınız. İşte söyledikleri tek haklı söz bu olabilir. Elbette biz onlar gibi olamayız. Çünkü biz yüz yıl daha ilerideyiz. Ama onlar gibi olamayız diye. Tarihteki olaylardan ders alamayacak kadar aptal da olamayız. Aslında yanlış anlaşılmasın, bizi yönetenlerin akılsız olduklarını iddia etmiyoruz. Akıllarından şüphemiz yok. Akıllarını kendi çıkarları için kullandıklarından şikayetimiz var. Seçimlerden önce atıp tutanlar seçildikten sonra, bakıyorlar ki konuşmak ayrı şey, iş yapmak ayrı şey. (Aynası iştir kişinin sözünü unutalım, o söz, geçmiş zamanların atasözü, Aklından geçtiği gibi davranan, ve öyle iş yapan insanlar ülkesindeydi) İş başına geldikten sonra, durum değerlendirmesi yapıp, bu ülke kurtulmaz. Bu gidişle bir gün bende aç kalırım. Çevresine bakıp bari bunlar gibi ben de kendimi kurtarayım, kendimi kurtarırsam gelecek seçimde tekrar seçilme şansım olur. Ama kendimi bile kurtaramazsam. Bak, bak kendini bile kurtaramadı bizi mi kurtaracak derler, itibarım sarsılır, korkusuyla itibar kazanmak için, hortumcular kervanına, yolsuzluklar kervanına, usulsüzlükler kervanına katılırlar. Tabi suçun büyüğü bizde, Seçilene kadar onlar bizim peşimizde koşarlar, seçildikten sonra, biz onları kovalarız. Hiç kimse kendine, kendi gücüne güvenmez. İlle de bir kurtarıcı olacak. İlle de kendi yaptığımız puta tapacağız. Kendimize güven yok cesaret yok, sabır yok. İnat yok. Bunları biz seçtik, biz yücelttik, öyleyse bizim için neler yaptılar diye soracak aklımız gücümüz, cesaretimiz yok. Sonuçta seçtiklerimiz de ruhu olmayan bu insanlarla, bir yere varılamayacağını, bahane ederek. kendi için bir şeyler yapma da kendini haklı görebiliyor, gösterebiliyor.
Makinemin suratı asık, biliyorum.’’ Konuya dönse özür dilemek zorunda kalacak, onun için, başka konulara daldı’’ diye bana kızıyor. Ama bizden üstün tarafı kızıyorum deyip işini yapmama gibi bir alışkanlığı yok. Dediklerimi aynen kaydediyor. Makinemden özür diliyorum. Ama o kadar alıngan olmana da gerek yok. Sen milyonlarca makineden sadece birisisin, bu kadar alıngan olma, sonra, insanlardan da bazı şeyleri öğren, tabi bizimle iyi geçinmek istiyorsan. Söylediklerim sana olsa bile, sanki başkalarına söylüyormuşum gibi davran, hep üstüne alınma, seni karşıma aldım ama hiç doğrudan senin kimlik numaranı, adını söyleyerek konuşmadım, hep genel konuştum. Biz insanlar böyle durumlarda, bizi eleştirenin koluna girip, onunla beraber aynı eleştirileri alkışlayıp başkalarına yöneltmeyi iyi biliriz. Onun için de kimin kime ne söylediği pek belli olmaz. Böylece de çoğu kavgalar da başlamadan önlenmiş olur. Siz makineler de bu gibi hayırlı, şeyleri (riyakarlık demek kavgaya sebep olabilir, onun için böyle ağır sözler seçmeyelim.) insanlardan öğrenin biz makineyiz deyip de fazla mekanik olmayın, biraz yumuşayın. Yoksa, bu günün robotlarını geliştirip insanlaştırmak isteyenler, istedikleri sonucu elde edemezler. İnsanlar kendi işlerine geldiği zaman istedikleri kadar yumuşayıp istediği kadar esneyebiliyorlar. Yoksa zamanla insanlaşmak sizin işinize gelmiyor mu? Çıkarınız için sizde birazcık yumuşayın. İnsanlara kızıp, küsüp geleceğinizi riske atmayın. Zamanımızın geçer akçesi budur. Özrümüzü kabul ettirmek için, insanların bu kadar sırrını verdik ya, güven artık bana da, biraz gül. Nedir bu aramızdaki bu küskünlük diye merak edenler var sanıyorum. Bir ortak açıklama yapalım mı? Ne dersin?
Ortak açıklama;
Sayın arkadaşlar, biz son bir hafta konuşmadık. Çünkü ondan önceki hafta, insanlar mı makineye muhtaç, makineler mi insana muhtaç diye bir tartışma başlattık. Bu tartışmada, her iki tarafta birbirine uygunsuz sataşmalarda bulunmuştur. Her iki taraf ta birbirinden özür dilerler.
Not:
Adamın fenerli olması doğal…
Fenerdendir en kolay kazançlar
Orada taraf tutmak da helal
Amigo iyi bir nutuk attı mı
Tek ağız bütün taraftarlar…
Dar bir azınlık için
Karıştı büyük bir çoğunluk
Kalbine dinamit kondu birliğin
Kan aktı oluk oluk…
Köleleri, köleliğe inandırmaya çalışırken




-
Hasan Ateş
Tüm YorumlarSevdiğimiz bir abimiz kendisi. Bir grupta yayınladığı şiiriyle tanıdım kendisini. Mizahı kullanır şiirlerinde, bununla birlikte duygusal şiirleri de yok değildir. Popüler şiirleri de var, güzel tabi. Ayriyeten grup da kurdu sağolsun, ne de olsa mizah seviyoruz.